25 Mart, 2020

HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU VE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK TEKLİFİ HAKKINDA ELEŞTİRİLERİMİZ

HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU VE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK TEKLİFİ HAKKINDA ELEŞTİRİLERİMİZ

I. GİRİŞ:

Daha önce HMK değişiklik teklifi tasarısı hakkında ki görüşlerimi ayrıntılı olarak belirtmiştim. TBMM'ne sunulan kanun teklifi değişiklik tasarısından önemli derecede farklılıklar içermektedir. Uygulamada çok büyük zorluklar yaşamamıza neden olacak olan yeni değişikliklerin eleştirileri aşağıdaki gibidir. 

II. HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU DEĞİŞİKLİK TEKLİFİ İLE İLGİLİ ELEŞTİRİLERİMİZ: 

HMK m. 42'de ki "Reddi istenen hâkim, ret hakkında merci tarafından karar verilinceye kadar o davaya bakamaz." hükmü kaldırılıyor. Reddi istenen hakimin ret sebebinin haklılığına merci tarafından karar verilmesi durumunda hakimin reddinin istenildiği andan ret istemine karar verecek mercinin kararına kadar geçen sürede yapılan işlemler nasıl geri alınabilecek? Yaratacağı hak kayıpları nasıl önlenebilecek? Bu değişiklikte bu soruların cevabı düşünülmemiştir. 

HMK m. 107'de yapılan en önemli değişikli hukukumuza eski usul kanunu zamanında uygulama ile giren ve 6100 sayılı HMK ile yer bulan tespit davası kaldırılmaktadır. Buna ilişkin bütün eski tartışmalarda yeniden başlayacaktır. 

HMK m. 107/II'de "Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağı miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda hakim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir. Aksi takdirde dava talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanır." değişikliği yapılmıştır. Böylece dava değeri belli olduktan sonra belli olan dava değeri üzerinden yargılamaya devam edileceği hüküm altına alınmış olunuyor. Ancak burada iki sorun ortaya çıkıyor birincisi dava değere belli olduktan sonra davacı davasına kısmi dava olarak devam edebilecek midir? İkincisi bu maddenin üçüncü fıkrası yürürlükten kaldırıldığından belirsiz alacak davalarında tespit davası da açılabilecek midir? 

Kısmi dava açma hakkı davacıya tanındığına göre dava değeri belli olduktan sonra ve hakim tarafından da taraflara bildirildikten sonra davacının belli olan dava değerinin ne kadarını talep hakkını kullanacağı davacının tasarrufunda olup davacının belirsiz alacak davasına dava değeri belli olduktan sonra kısmi dava olarak devam etmesinde hukuken bir sakınca bulunmamaktadır. Asıl sorun üçüncü fıkranın kaldırılmasıyla yaşanacaktır. 

HMK m. 107/III'de ki "Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir." hükmü kaldırılıyor. Bu hükmün kaldırılmasından ne anlamamız gerekiyor? Kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılamayacağı ve bu durumda hukuki yararın var olmadığını mı? Yoksa kanunda yazılı olmasa da kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabileceğini ve bu durumda hukuki yararın var olduğunu mu? 

Yasa hazırlama yöntemi açısından bakıldığında iki farklı görüş hakimdir. Birincisi kanunda yazılı olmayan hiç bir hak geçerli değildir. İkincisi ise kanunda açıkça yasaklanmayan hiç bir durum yok sayılamaz. Bu fıkranın kaldırılmasıyla yukarıdaki sorulara ne cevap vereceğiz? Tespit davaları bir ihtiyaçtan doğdu ve yukarıdaki sorulara lehte yorum getirilerek tespit davaları açılması yoluna gidildi. Bu düzenleme ile kısmi davaların ve belirsiz alacak davalarının tespit davalarına ihtiyacı ortadan kaldıracağı düşüncesiyle yeniden HMK'dan çıkartılıyor. 

Konuya ilişkin örnek verecek olursak; Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 1962 / 24 Esas; 1962 / 2 Karar ve 05.02.1962 Tarih sayılı kararında; "Yukarı ki açıklamalardan anlaşıldığı üzere, Genel Müdürlük telefon abonelerinden, her ne ad altında olursa olsun, tarife ile kabul edilen abone parasından başka bir istekte bulunamaz ve böyle bir istek, abone tarafından kabul edilse bile, sözü edilen 11'inci maddedeki kesin hükme aykırı olacağı cihetle Borçlar Kanununun 20'nci maddesi hükmünce bu kabul, muteber olmaz. O halde aboneler, tarife parasından başka kendilerinden alınmış olan paraları, Borçlar Kanununun 62 nci maddesi uyarınca geri isteyebilecekleri gibi Genel Müdürlüğün böyle bir alacak isteyemeyeceğinin tesbitini de dâva edebilir ki bu tesbit dâvasına bizim hukuk uygulamalarımızda eski hukuktan gelme bir alışkanlıkla (Muarazanm önlenmesi dâvası) denilmektedir." tespitinde bulunarak tespit davasının hukukumuzda eski hukuktan beri var olan ve çekişmenin önlenmesi / murazanın giderilmesi davası kapsamında ele alınan kısmi dava ile birlikte de görülmekte olan dava türü olduğunu tespit etmiştir. Bu içtihadı birleştirme kararı halen yürürlükte olduğuna göre bu durumda bu fıkranın HMK'ya getirilmesi olumlu bir düzenleme iken yürürlükten kaldırılmasının olumlu hiç bir tarafı bulunmamaktadır. 

HMK m. 116/I-c'de yer alan ve ilk itirazlar arasında sayılmış olan "İş bölümü itirazı" yürürlükten kaldırılmıştır. İş bölümü görevlendirmeleri halen devam etmektedir. Örneğin Asliye Ticaret Mahkemelerinin birden fazla olduğu yerlerde ilk üç mahkeme iflas ve konkordato işleri için özel görevlidir. Ya da Asliye Hukuk Mahkemelerinin birden çok olduğu yerlerde eğer Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesi yoksa üçüncü Asliye Hukuk Mahkemeleri Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesi olarak görevlidir. Bu görevlendirmeler iş bölümü görevlendirmeleridir. İş bölümü itirazının ilk itiraz olarak düzenlenmesinin nedeni yargılamanın başında itirazın yapılmasının sağlanması ve yargılamanın ortasında dosyanın el değiştirmesinin önlenmesidir. Çünkü iş bölümü getirilen davalar kendine özel yargılama usulleri olan dava türleridir. İş bölümü itirazının ilk itiraz olmaktan çıkartılması ile sözlü yargılama aşamasına gelmiş bir dosya hakkında bile hakimler dosyadan el çekme kararı verebileceklerdir. Bu da davaların gereksiz uzamasından başka bir işe yaramayacaktır. 

HMK m. 125/II'ye "Bu takdirde dava davacı aleyhine sonuçlanırsa dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderlerinden müteselsilen sorumlu olur." cümlesi eklenmiştir. Dava konusunun devri ile davacı taraf sıfatını kaybeder. Taraf sıfatını kaybeden taraf aleyhine yargılama giderlerine hükmedilmesi usul hukukunun mantığına aykırıdır. Dava konusunu devreden ile devralan arasında dava konusu ile ilgili görülmekte olan bir davanın varlığı konusunda bilgi sahibi olma yönünden bir anlaşmazlık varsa bu devreden ve devralan arasındaki iç ilişkiye ilişkin olup yargılama giderleri konusundaki anlaşmazlığı da kendi aralarında çözerler. Artık taraf sıfatını kaybetmiş biri hakkında hüküm kurulması usul hukukuna tamamen aykırıdır. 

HMK m. 139/I'e (ç) bendi olarak; "Davetiyenin tebliğinden itibaren iki haftalık kesin süre içinde tarafların dilediklerinde gösterdikleri ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirilecek belgelerin getirilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları bu hususların verilen süre içerisinde yerine getirilmemesi halinde o delile dayanmaktan vazgeçmiş sayılacaklarına karar verileceği." hükmü eklenmiştir. Şuan ki uygulamada tarafların delillerini tensip tutanağı ile istemekteyiz. Ancak bunun yasal bir dayanağı bulunmamaktadır. Tarafların delillerini dava ve cevap dilekçesiyle dosyaya sunmaları, getirtilmesini istedikleri delillerini de yine dava ve cevap dilekçesiyle bildirmeleri, bunu yapmamaları durumunda tensip tutanağı ile bu durumun taraflara ihtarı aksi takdirde o delillere dayanmaktan vazgeçmiş sayılmaları düzenlemesi getirilmesi daha doğru olacaktır. Bu hem mahkemeye zaman kazandıracaktır hem de dosyanın duruşma öncesinde hakimin önünde hazır olmasını sağlayacaktır. Getirilen yeni düzenleme ile taraflardan delilerini ön inceleme duruşmasına davet ile dosyaya sunması istenmektedir. Bu durumda delillerin sunulması için ne kadar süre verileceği belirlenmemiştir. Bu sürenin bitiminden sonra hakimin sunulan delilleri incelemesi ve getirtilmesi gereken delillerin getirtilmesi için de ilgili yerlere gerekli yazışmaları yaptırması gerekmektedir. Bu durum ister istemez ön inceleme duruşmasının getirtilmesi istenen deliller için yazılan yazı cevaplarının dönüşünün beklenilmesi ile geçecektir. Bu yargılamanın uzamasına neden olacaktır. 

HMK m. 140/V'e "139. madde uyarınca yapılan ihtara rağmen dilekçelerinde gösterdikleri belgeleri sunmayan veya belgelerin getirilmesi için gerekli açıklamayı yapmayan tarafın bu delillere dayanmaktan vazgeçmiş sayılmasına karar verilir." düzenlemesi getirilmiştir. Bu düzenleme yukarıda yaptığımız açıklamalar çerçevesinde olumlu sonuç doğuracaktır. 139'uncu madde de yapılan değişiklik hatalı olduğundan zaman darlığı yaratacak ve bu maddenin uygulanması ister istemez fiilen olanaksız hale gelebilecektir. Bu maddenin uygulanabilmesi için her hakimini ön inceleme duruşması davetiyesine her her bir taraf için özel olarak sunmadığı delillerini açıkça yazması ya da yazdırması gerekmektedir. Bu seviyede kâtip ve bu kadar zamanı olan hakim bulunmadığından hakimler "gösterdikleri ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirilecek belgelerin getirilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları" gibi genel ifadelerle matbu ön inceleme duruşma davetiyesi göndereceklerdir. Bu davetiyelerin hukuken geçerli olup olmayacağı da ayrı bir hukuki tartışma yaratacaktır. 

HMK m. 141/I "Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri ile serbestçe iddia ve savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebilirler. dilekçelerin karşılıklı verilmesinden sonra iddia ve savunma genişletilemez yahut değiştirilemez." şeklinde değiştirilmiştir. Maddenin eski halinde "ön inceleme aşamasında ise ancak karşı tarafın açık muvafakati ile iddia veya savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebilirler." düzenlemesi de vardı. Bu düzenleme basit yargılama usulü için önem taşımaktaydı çünkü basit yargılama usulünde cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesi bulunmamaktadır. Böylece basit yargılama usulünde karşı tarafın açık muvafakati ile de olsa iddia ve savunmanın genişletilmesi ya da değiştirilmesi mümkündü. Yapılan değişiklikle bu tamamen olanaksız hale gelmiştir. Ayrıca aşağıda inceleyeceğimiz üzere basit yargılama usulü uygulanacak ticari davalarda üst sınır 500.000,00 TL çıkartılmış olup bunun da çok büyük sakıncaları olacaktır. 

HMK m. 149/IV'e "Mahkeme, fiili engel veya güvenlik sebebiyle duruşmanın il sınırları içinde başka bir yerde yapılmasına da karar verebilir." fıkrası eklenmiştir. Gerek ceza gerekse hukuk yargılamasında bunun gibi düzenlemeler tamamen devletin egemenlik hakkına ve anayasaya aykırıdır. Devlet vatandaşında adliyedeki çalışanlarında duruşmanın yapılacağı yerin de güvenliğini sağlamak zorundadır. Bu devlet olmanın koşuludur. Bu madde kaldırılmalıdır. 

HMK m. 177/II "Yargıtayın bozma kararından veya bölge adliye mahkemesinin kaldırma kararından sonra dosya ilk derece mahkemesine gönderildiğinde, ilk derece mahkemesinin tahkikata ilişkin bir işlem yapması halinde tahkikat sona erinceye kadar da ıslah yapılabilir. ancak bozma kararına uymakla ortaya çıkan hukuki durum ortadan kaldırılamaz." düzenlemesi getirilmiştir. Yargıtay ya da BAM kararından sonra ıslah yapabilme hakkının tanıması usulü kazanılmış hakların nasıl korunacağı sorununu da ortaya çıkartmaktadır. Bir taraftar taraflara ıslah hakkı verip diğer taraftan ıslah ile ileri sürülen durumların usulü kazanılmış hakları ihlal etmesi durumunda ıslah ile ileri sürülen taleplerin reddi kaçınılmaz olacaktır. Bu durumda da ıslah hakkını kullanan tarafın ıslah hakkını kullanmasından kaynaklı olarak ödemek zorunda kalacağı yargılama giderlerinden kimin sorumlu olacağı, Anayasa Mahkemesinin mülkiyet hakkının ihlali kararları çerçevesinde değerlendirmesinin hiç yapılmadığını göstermektedir. 

Örneğin Yargıtay ya da BAM'ın hatalı bilirkişi raporuna dayanarak verilmiş kararı bozması ya da kaldırması durumunda ilk derece mahkemesinin karara uyarak yeniden bilirkişi raporu aldığını kabul edelim. Hazırlanan bilirkişi raporunda davacının alacaklı olduğu miktarın daha yüksek çıkması durumunda davacı ıslah dilekçesi vererek dava değerini arttırabilecektir. Bu durumda davalı lehine oluşan usulü kazanılmış hak ıslah hakkının kullanılması ile ortadan kaldırılamaz. Eğer ıslah ile arttırılan değer üzerinden hüküm kurulması yoluna gidilirse o tekdirde temyiz ya da istinaf kanun yolunun sağlayacağı usulü güvenceler ortadan kaldırılmış olur. 

HMK'ya "Yedinci Ayrım" olarak "Toplu Mahkemelerde Tahkikat" başlığı altında 183 / A maddesi eklenmiştir. 

Öncelikle hukukumuzda "Toplu Mahkeme" kavramı bulunmamaktadır. 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun m. 5'de heyet halinde bakılacak davaları belirlemiştir. Ancak bunların yargılama usullerine ilişkin bir düzenleme getirilmemiştir. Örneğin müzakerelerin nasıl yapılacağı, müzakerelerde ilk hangi üyenin söz alacağı, üyelerin karşı oy hakkının sadece hüküm için mi geçerli olduğu yoksa tahkikat aşamasındaki iş ve işlemler için de geçerli olup olmayacağı konularında yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Bunlara açıklık getirecek düzenlemeler yapılması gerekirken daha fazla tartışma yaratacak yeni düzenleme getirilmiştir. 

Bu maddenin ikinci fıkrasında; "Heyet, diğer kanunlardaki hükümler saklı kalmak kaydıyla iş veya davanın özelliğine göre tahkikatın, tahkikat hakimi olarak görevlendirilen bir üye tarafından yapılmasına karar verebilir." düzenlemesi yer almaktadır. Burada tahkikattan neyin kastedildiği anlaşılamamaktadır. Tahkikattan kastedilen eğer duruşmaların yapılması ise ticaret mahkemelerindeki heyet duruşmalarının üye hakimlerin üzerine yıkılmasının önü açılmış demektir. Tahkikat aşamasında yapılan bir işleme diğer üyelerin onay vermemesi durumunda karşı oy yazımının nasıl yapılacağı bu durumda belirsizdir. Örneğin tahkikat aşamasında taraflardan birinin keşif talebinde bulunması ve tahkikatı yürütmekle görevlendirilen üyenin keşif talebini reddetmesi durumunda bu karara katılmayan diğer üyenin karşı görüşü dosyaya nasıl yansıyacaktır? Ya da mahkeme başkanının tahkikatın nasıl yürütüleceği konusunda üyeye "görevlendirme" adı altında doğrudan talimat vermesi gibi durumlarda yaşanacak sıkıntılar düşünülmemiştir. Tahkikatı yürüten üyenin tahkikat esnasında heyetin toplanmasını gerektirecek bir durum ortaya çıkarsa bu durum yargılamayı da uzatacaktır.  

HMK m. 125/II'ye "Bir adi senet bakımından kendisine ibraz olunduğu noter veya yetkili memur tarafından usulüne uygun olarak onaylanmış ise ibraz tarihi, resmi bir işleme konu olmuşsa işlem tarihi, imza edenlerden biri ölmüşse ölüm tarihi, imza edenlerden birinin imza etmesine fiilen imkan kalmamışsa bu imkanı ortadan kaldıran olayın meydana geldiği tarih üçüncü kişiler hakkında da hüküm ifade eder. Adi senette bahsedilen diğer senetlerin tarihleri, üçüncü kişiler hakkında ancak son senet tarihinin onaylanmış olduğunun kabul edildiği tarihte hüküm ifade eder." fıkrası eklenmiştir. 

Öncelikle "Adi senet" nedir? hukukumuzda bunun cevabını veren bir kanun hükmü yok. Kambiyo olmayan senede adi senet denir gibi tersten bir yorum getirilecek olursak o zaman bu adi senetlerde yer alması gereken ibareler neler olacaktır? Bu tartışmayı neden açıyorum?  Çünkü yeni düzenleme bu adi senet ibraz olunduğu noter veya yetkili memur tarafından usulüne uygun olarak onaylanmış ise ibraz tarihi üçüncü kişiler hakkında da hüküm ifade edecektir. Peki noter ya da resmi memur adi senedi neye bakarak onaylayacak? Örneğin ben bir kağıda "Ahmet'e 100,00 TL borçluyum." yazsam ve bu kişiye versem, adi senet hükmünde olan belgeyi noter ya da resmi memur, hangi resmi memursa, nasıl onay yapacaktır? 

Yeni eklenen madde ile ilgili bir diğer önemli sorun adi senedin kendisine ibraz olunduğu noter veya yetkili memur tarafından usulüne uygun olarak onaylanmış ise ibraz tarihi, resmi bir işleme konu olmuşsa işlem tarihi, imza edenlerden biri ölmüşse ölüm tarihi, imza edenlerden birinin imza etmesine fiilen imkan kalmamışsa bu imkanı ortadan kaldıran olayın meydana geldiği tarih üçüncü kişiler hakkında da hüküm ifade ediyor düzenlemesinin emredici kanun hükmü olarak ve iyiniyetli üçüncü kişi karinesi göz ardı edilerek getirilmesidir. Üçüncü kişi eğer iyiniyetli ise bu adi senet hiç bir şekilde üçüncü kişi için hüküm ifade etmeyecektir. İyiniyetli değilse ifade edip etmeyeceği somut olayın özelliğine göre değerlendirilecektir. Öyleyse bu düzenlemeye gerek duyulmasına neden ihtiyaç duyulmuştur? 

Madde metninde dikkat çeken bir diğer konu ise "Adi senette bahsedilen diğer senetlerin tarihleri" ibaresidir. Yani bir adi senette başka senetten de söz edilebileceği değerlendirilmektedir. Peki bir adi senette söz edilen diğer senetler ne tür senetler olabilir. 6102 sayılı TTK'ya göre kambiyo senetleri mi yoksa yine adi senet hükmünde olan belgeler mi? Burada sözü edilen belge uygulamada sıkça karşılaşılan aynı borç için verilmiş birden fazla ve birbirini takip eden bono ya da ileri tarihli çeklerin tarih ve bedellerinin belirtildiği, bu bono ya da çeklerin karşı tarafa belli bir borca karşılık olarak verildiğinin açıklandığı, daha çok alım satım, eser ya da tüketim ödüncü sözleşmelerinde ya da bu sözleşmelerin ekinde görülen belgelere atıf yapılmaktadır. Çoğu zaman bu sözleşme ya da sözleşme eki niteliğindeki bono ya da çekler borcun ödenmemesi durumunda ciro edilerek piyasada dolaşıma sokulmaktadır. Çoğu zamanda teminat amacıyla verilen bu bono ve çeklerin teminat özelliğinin sorun yaratmasını önlemek amacıyla piyasada dolaşıma sokulması muvazaalı / danışıklı ciro ile sağlanmaktadır. Bunun sonucunda açılan davalarda bono ya da çeki piyasaya dolaşıma sokan kişi ile üçüncü kişi durumunda olan son cirantanın ticari defterlerinin incelenmesi ile durum anlaşılmaktadır. Bu madde ile bu mu engellenmek istenmektedir tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Ayrıca maddede "son senet tarihinin onaylanmış olduğunun kabul edildiği tarihte hüküm ifade eder." düzenlemesi getirilmiştir ki adi senette sözü edilen senetlerin de "onaylanmış olması" aranmaktadır. Onaylama ile ilgili yukarıda yaptığımız açıklamalar bunun içinde geçerlidir. Madde gerekçesinde eski usul kanunundaki bir maddenin örnek alındığı ve işlem güvenliğinin sağlanması gerekçe gösterilmiştir. Eğer işlem güvenliği sağlanacaksa elektronik imza uygulamasının yaygınlaştırılması, elektronik bono ve çek gibi uygulamalara geçilmesi düşünülmelidir. Bu tür uygulamalar işlem güvenliğini sağlamaya yönelik bir sonuç doğurmayacaktır. Çünkü tarafları zorlayıcı bir etkisi bulunmamaktadır. 

HMK m. 222/III "İkinci fıkrada belirtilen şartlara uygun olarak tutulan ticari defter kayıtlarının sahibi ve halefleri lehine delil olarak kabul edilebilmesi için, diğer tarafın aynı şartlara uygun olarak tutulmuş ticari defterlerindeki kayıtların bunlara aykırı olmaması veya diğer tarafın ticari defterini ibraz etmemesi yahut defter kayıtlarının aksinin senet veya diğer kesin delillerle ispatlanmamış olması gerekir. Diğer tarafın ikinci fıkrada yazılan şartlara uygun olarak tutulan ticari defterlerinin ilgili hususta hiçbir kayıt içermemesi halinde ticari defterler, sahibi lehine delil olarak kullanılamaz. bu şartlara uygun olarak tutulan defterlerdeki sahibi lehine ve aleyhine olan kayıtlar birbirinden ayrılamaz." şeklinde değiştirilmiştir. 

Maddede ki en önemli değişiklik taraflardan birinin defter ibrazından kaçınmasının doğuracağı hukuki sonucun maddeye eklenmesidir. Bu maddenin uygulanmasında dikkat edilecek en önemli konu defter sunulması için taraflara usulüne uygun şekilde çağrıda bulunulması, defter sunulması için verilen süreye uyulmamasının sonuçlarının hatırlatılması ve ihtarı ile incelmeyi yapacak olan bilirkişiye yerinde inceleme yetkisi verilmesi durumunda bilirkişinin inceleme yapmasının engellenmesi durumunda yine sonuçlarının taraflara ihtar edilmesidir. 

HMK'ya "Hükmün Tamamlanması" başlığı ile 305 / A maddesi getirilmiştir. Bu maddede "Taraflardan her biri, nihai kararın tebliğinden itibaren bir ay içinde, yargılamada ileri sürülmesine veya kendiliğinden hükme geçirilmesi gerekli olmasına rağmen hakkında tamamen veya kısmen karar verilmeyen hususlarda, ek karar verilmesini isteyebilir. bu karara karşı kanun yoluna başvurabilir." düzenlemesi getirilmiştir. Bu madde kısa kararla hüküm fıkrasının ve gerekçeli kararın çelişmesi sonucunu doğurabilecek sonuç ortaya çıkartabilir. 

Öncelikle kısa kararlar gerekçeli karar birbiriyle uyumlu olmak zorundadır. Bu durum Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 1991 / 7 Esas; 1992 / 4 Karar ve 10.04.1992 Tarih sayılı kararında açıkça tespit edilmiştir. Eğer hakim gerekçeli kararında gerekçesini yazmadığı davaya ilişkin bir konu hakkında hüküm verdikten sonra ek karar verilmesi yoluna giderse hakkında karar verdiği konu için de ayrıca gerekçe yazması gerekecektir. Bu da hakimin hüküm kurduğu ve el çektiği bir dosyayı yeniden ele alarak yeniden yargılama faaliyeti içine girmesi anlamına gelir. Eğer sadece hüküm fıkrasını yazmakla yani tamamlamakla yetinir ve gerekçe yazmaz ise bu durumda verdiği ek karar gerekçesiz olacağı için kararların gerekçeli olması kuralını ihlal etmiş olur. Bu durum aynı zamanda hüküm fıkrasının gerekçe ile uyumsuzluğu sonucunu da doğuracağından gerekçeli kararla hüküm fıkrası arasında çelişki de oluşacak ve yukarıda belirttiğimiz Yargıtay İBK'na aykırı durum oluşacaktır. Bu nedenle bu maddenin kaldırılması gerekmektedir. 

III. TÜRK TİCARET KANUNU İLE İLGİLİ DEĞİŞİKLİK TEKLİFİ HAKKINDA ELEŞTİRİLERİMİZ: 

6102 sayılı TTK m.4/II'de ki basit yargılama ile ilgili parasal sınır beş yüz bin TL'ye çıkartılmıştır. Bu konuda daha önce yüz bin TL tutarlı parasal sınır getirildiğinde "Ticari Davalarda Parasal Sınır" isimli makalemizi yayınlamıştık. Orada yaptığımız eleştiriler aynen geçerliliğini korumaktadır. 

IV. TASARININ ÖNCEKİ HALİNDE OLUP DA KANUN TEKLİFİNE KONULMAYAN DÜZENLEMELER: 

Tasarının 28'inci maddesinde HMK'nın 301’inci maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinin “Hükmün gerekçesinin yazılarak imzalanmasından itibaren bir ay içinde taraflardan birinin başvurusu üzerine hükmün mühürlenmiş bir nüshası makbuz karşılığında başvuran tarafa verilir, diğer nüshası da gecikmeksizin diğer tarafa tebliğ edilir. Bu süre içinde herhangi bir başvuru olmazsa, hüküm yazı işleri müdürü tarafından takip eden bir ay içinde taraflara resen tebliğ edilir.” şeklinde değiştirilmesi öngörülüyordu. Buna göre maddenin yeni hali aşağıdaki gibi olacaktı.  

"Hükmün gerekçesinin yazılarak imzalanmasından itibaren bir ay içinde taraflardan birinin başvurusu üzerine hükmün mühürlenmiş bir nüshası makbuz karşılığında başvuran tarafa verilir, diğer nüshası da gecikmeksizin diğer tarafa tebliğ edilir. Bu süre içinde herhangi bir başvuru olmazsa, hüküm yazı işleri müdürü tarafından takip eden bir ay içinde taraflara resen tebliğ edilir. Hükmün bir nüshası da dosyasında saklanır."

Bizce mahkemenin eski hali de aynı anlama gelmekteydi ancak maddeyi aksi şekilde yorumlayanlarda vardı. Asıl sorun bu maddeden değil HMK yönetmeliğindeki ilamın tebliğe çıkarılması için tarafların talepte bulunmalarına ilişkin hükümden kaynaklanmaktaydı. Bazı mahkemelerin HMK 301’inci maddeyi uygulamak yerine HMK yönetmeliğindeki bu maddeye aykırı olan hükmü uygulamaları nedeniyle tebliğe çıkartılması talep edilmeyen ilamlar aylarca mahkeme kaleminde bekletilmekte ve adeta mahkemenin verdiği karar tebliğ edilemediği için askıda kalmaktaydı. Çoğunlukla aile mahkemelerinde görülen bu durum özellikle verilen karardan memnun olmayan tarafların mahkeme kararını adeta yok saymak için başvurdukları bir yöntem haline gelmişti. HMK yönetmeliğinin “İlam ve suretlerin verilmesi, kesinleşme kaydı ile harçların tahsili” başlıklı 58’inci maddesinin birinci fıkrası “Hâkimin re’sen harekete geçtiği haller ile kanunlardaki özel hükümler saklı kalmak kaydıyla taraflardan birinin talebi olmadıkça hüküm tebliğe çıkarılmaz. Taraflardan birinin talebi halinde hükmün bir nüshası makbuz karşılığında talep eden tarafa verilir, bir nüshası da diğer tarafa tebliğe çıkarılır.” hükmünü içermektedir. HMK m. 301’de yapılacak bu değişiklikle birlikte HMK yönetmeliğinin 58’inci maddesinde de değişiklik yapılması gerekecekti. Ancak bu maddedeki değişiklik tekliften çıkartılmış olup değişikliğin yapılması yerinde olurdu. 

17 Şubat, 2020

DAVACI YA DA DAVALININ İFLAS ETMESİ DURUMUNDA YAPILACAK USUL İŞLEMLERİ

DAVACI YA DA DAVALININ İFLAS ETMESİ DURUMUNDA 
YAPILACAK USUL İŞLEMLERİ

I. GİRİŞ: 

Yargılama devam ederken davacının ya da davalının iflas etmesi durumunda yargılamanın devamı diğer davalarda olduğu gibi 6100 sayılı HMK hükümlerine göre değil 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun iflas hükümlerinin bu konuya özel düzenlemelerine göre sağlanacaktır. Bu makalemizde örnek Yargıtay kararı çerçevesinde davacı ya da davalının iflas etmesi durumunda yargılamanın ne şekilde devam edeceğini açıklayacağız. 

II. GENEL KURAL: 

İflas eden isten davacı isterse davalı olsun 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu m. 194'e göre; "Acele haller müstesna olmak üzere iflasın açılması ile kural olarak müflisin davacı ve davalı olduğu hukuk davaları durur ancak alacaklıların ikinci toplantısından on gün sonra devam olunabilir." Bu madde hükmüne göre ikinci alacaklılar toplantısından on gün sonraya kadar bütün davaların duracağı esastır. Aşağıda açıklayacaklarımız ikinci alacaklılar toplantısından on gün sonrası için yapılacaklara ilişkindir. 

III. DAVACININ İFLAS ETMESİ: 

İflas edenin davacı olduğu davalarda; iflâs idaresi bir davanın başarı şansı olduğu düşüncesine varırsa, iflas masasının bu davayı takip etmesine karar verir; bu karar ikinci alacaklılar toplantısının uygun bulmasına yönelik karar alması ile kesinleşir ve yukarıda belirttiğimiz 2004 sayılı İİK m. 194'de ki ikinci alacaklılar toplantısından sonraki on günlük süre geçince, davaya, davacı olarak iflâs idaresi tarafından devam edilir. İflâs idaresi ve ikinci alacaklılar toplantısı, davanın başarı şansı olmadığı düşüncesine varırlarsa, masanın davayı takip etmemesine karar verirler. Bu halde o davayı takip yetkisi, isteyen alacaklıya devredilir. (İİK md. 245) Hiçbir alacaklı davayı takip etmek istemezse, o zaman, iflas edenin dava takip yetkisi yeniden doğar ve iflas eden iflâsın kapanmasını beklemeden davayı kendi adına devam ettirebilir. 

Bu sürecin işlemesi için davacının iflas ettiğini öğrenen mahkeme kendiliğinden öncelikle ikinci alacaklılar toplantısına kadar 2004 sayılı İİK m. 194'e göre yargılamayı durdurur. Daha sonra iflas idaresine yazı yazılarak ikinci alacaklılar toplantısının yapılıp yapılmadığı, yapıldıysa görülmekte olan dava hakkında bir karar alınıp alınmadığını sorması gerekir. İflas idaresinden gelecek yazı cevabı davacı sıfatıyla davayı takip edecek kişiyi belirleyecektir. Gelen yazı cevabına göre iflas idaresi, alacaklılardan biri ya da bir kaçı ve iflas edenin kendisi davacı olarak davaya devam edecektir. Bu işlemler yapılıncaya kadar dava dosyasında taraf teşkili askıda sayılır. Bu nedenle tarafların itiraz hakkının bulunduğu hiç bir usul işlemi yapılamaz. 

IV. DAVALININ İFLAS ETMESİ: 

İflas edenin davalı olduğu  davalarda ise; iflâs idaresi, alacakları incelerken iflas edene karşı dava açan alacaklının alacağının mevcut olup olmadığı hakkında bir karar vermeyecektir.   Sadece bu alacağı davalı çekişmeli alacak olarak sıra cetveline geçirir. Bu alacağın, dolayısıyla da alacağa konu davanın kabul edilip edilmeyeceği hakkındaki kararı ikinci alacaklılar toplantısında verilir. İkinci alacaklılar toplantısında davaya devam edilmesine  karar verilirse, iflâs idaresi, ikinci alacaklılar toplantısından on gün sonra davayı takip edeceğini mahkemeye bildirir. İflas idaresi davayı tayin edeceği bir avukat vasıtasıyla takip ettirebilir. 

İflas idaresi alacağı iflas masasına kabul etmez ise bu durumda dava sıra cetveline itiraz davasına ya da diğer adıyla kayıt kabul davasına dönüşür. Bu nedenle mahkemenin önündeki dosyanın davalı tarafının dava sırasında iflas etmesi durumunda öncelikle iflastan önce açılan ve 2004 sayılı İİK'nın 194'üncü madde hükmünde sayılan istisnalardan olmayan bir dava olduğunu tespit etmesi daha sonra da asıl dava konusu alacağın ikinci alacaklılar toplantısında, iflas masasına kaydedilip alacağın iflas masasınca kesin olarak kabul edilip edilmediğinin  araştırmasını yapması gerekir. Eğer kesin şekilde dava konusu alacak kayıt ve kabul edilmiş ise dava konusuz kaldığından karar verilmesine yer olmadığına yönelik karar vermesi gerekir. İflas masasına kayıt edilmesi istenip de davaya konu alacak kısmen ya da tamamen reddedilmiş ise ve ayrıca sıra cetveline itiraz/kayıt kabul davası açılmamışsa, davaya alacağın sıra cetveline itiraz/kayıt kabul davası olarak devam edilerek varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekir.


V. ÖRNEK YARGITAY KARARI: 

       T.C.
YARGITAY
3. HUKUK DAİRESİ

ESAS NO : 2017/7164 
KARAR NO : 2019/3248
TARİH           :10.04.2019

     Y A R G I T A Y  K A R A R I

Davacı, davalı ile imzalanan 11/06/2014 tarihli kira sözleşmesi uyarınca beton püskürtme makinesinin bir yıl süre ile davalıya kiraya verildiğini, fakat davalının sözleşmenin imzalandığı tarihten bu yana kira bedellerini ödemediğini, sözleşme süresi bitmeden 18/10/2014 tarihinde, sözleşme konusu makineyi  teslim ettiğini, kira bedellerinin ödenmesi amacıyla davalıya ihtarname gönderilmiş ise de davalının ödeme yapmadığını belirterek 105.020,00 TL tutarındaki kira bedelinin fatura tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep  etmiştir. 

Davalı, davacı ile imzalanan kira sözleşmesi uyarınca makinelerin teslim alındığını fakat kiralanan makinenin arızalı çıkıp çalışmadığını, kiralayan şirketle makinenin kontrolünün yapılması ve iade alınması için defalarca  görüşmeler yapıldığını, olumlu bir sonuç alınmayınca, 10/07/2014 tarihinde kiraya konu makinelerin teslim edildiğini, davacı şirket hakkında iflasın ertelenmesine karar verildiğini, dava açmak için kayyım onayı alınmadığını, davacı şirketin taraf ehliyetinin olmadığını ileri sürerek davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davacı şirket hakkında iflasın ertelenmesine karar verildiği, dava açabilmek için kayyum heyetinin dava açması veya onay vermesi gerektiği, böyle bir belgenin de dosyada olmadığı, bu nedenle davacının aktif husumet ehliyetinin bulunmaması gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 

Uyuşmazlık, kira alacağından kaynaklanan alacak talebine ilişkindir. 

2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 191. maddesi gereğince, borçlunun iflas açıldıktan sonra masaya ait mallar üzerinde her türlü tasarrufu alacaklılara karşı hükümsüzdür. Müflisin masa malları üzerindeki tasarruf yetkisi iflâs ile kısıtlandığından, aynı Kanun’un 226. maddesi uyarınca da  masanın kanuni mümessilinin iflas idaresi olduğu hükmü kabul edilmiştir. Belirtilen hükümler gereğince;  iflasın açılmasıyla taraf sıfatı ve dava takip yetkisi  artık müflise değil, iflas idaresine ait olup, adi tasfiyede İİK'nın 226-229. maddeleri gereği iflas masasını temsil yetkisi iflas idare memurlarına, şayet basit tasfiye (İİK'nın m. 218) usulü benimsenmişse, bu temsil yetkisi İflas Dairesine aittir. 

Müflisin, iflâsın açılması ile hak ehliyetini kaybetmediği gibi, dava ehliyetini de kaybettiği söylenemese de, müflisin masa malları üzerindeki tasarruf yetkisi kısıtlandığından, masa ile ilgili davalar hakkındaki taraf sıfatı ve dava takip yetkisi  artık müflise değil, iflâs idaresine ait olacaktır. İflâs idaresinin bu dava takip yetkisini kullanıp kullanmayacağını tespit edebilmek için, ilk önce iflâs organlarının oluşması ve her dava hakkında esaslı bilgi sahibi olunması gerekir. Bu ise, zaman isteyen bir husustur. İşte bu nedenle, İİK'nın 194. maddesi gereğince müflisin davacı ve davalı bulunduğu hukuk davalarının, iflâsın açılması ile belli bir süre için durması öngörülmüştür. 

İİK'nın 194. maddesine göre; "Acele haller müstesna olmak üzere iflasın açılması ile kural olarak müflisin davacı ve davalı olduğu hukuk davaları durur ancak alacaklıların ikinci toplantısından on gün sonra devam olunabilir. "

İflâsın açılması ile duracak olan davalar, iflâstan önce açılmış olup da halen derdest bulunan ve iflâs  masasına giren mal, alacak ve haklara ilişkin hukuk davalarıdır. Bunlar, müflisin açmış olduğu davalar ile müflise karşı açılmış olan davalardır. Davaların durduğu bu süre içinde, iflâs idaresi, duran davalar hakkında araştırma yapar ve bu davaların geleceği hakkında karar verir. Burada, müflisin davacı veya davalı olmasına göre, usul işlemleri farklılık arz eder. 

Müflisin davacı olduğu davalarda; iflâs idaresi bir  davanın başarı  şansı olduğu kanısına varırsa,  masanın bu davayı takip etmesine karar verir; bu karar ikinci alacaklılar toplantısının uygun bulması ile kesinleşir ve ikinci alacaklılar toplantısından sonraki on günlük süre geçince, bundan böyle davaya, davacı olarak iflâs idaresi tarafından devam edilir. İflâs idaresi ve ikinci alacaklılar toplantısı, davanın başarı şansı olmadığı kanısına varırlarsa, masanın davayı takip etmemesine karar verirler. Bu halde o davayı takip  yetkisi, isteyen alacaklıya devredilir. (İİK md. 245). Hiçbir alacaklı davayı takip etmek istemezse, o zaman, müflisin dava takip yetkisi yeniden doğar ve müflis iflâsın kapanmasını beklemeden, davayı kendi adına devam ettirebilir. 

Müflisin   davalı   olduğu  davalarda ise;  iflâs idaresi,  alacakları   tahkik  ederken, (İİK md. 230 vd) müflise karşı dava açan alacaklının alacağının mevcut olup olmadığı   hakkında bir  karar  vermez;   sadece,  bu  alacağı davalı çekişmeli alacak  olarak sıra  cetveline geçirir.  Bu alacağın, dolayısıyla  davanın kabul  edilip  edilmeyeceği  hakkındaki kararı, ikinci alacaklılar  toplantısında karar verilir. İkinci alacaklılar toplanması davaya devam edilmesine  karar verirse, iflâs idaresi, ikinci alacaklılar toplantısından on gün sonra davayı takip eder veya tayin edeceği bir avukat vasıtasıyla davayı takip ettirir. Bir hukuk davasının kayıt-kabul davasına dönüşmesi için davalının iflas etmesi, iflas idaresinin de dava konusu alacağı iflas masasına kabul etmemesi gerekir. Davalı tarafı dava sırasında iflas eden aleyhine iflastan önce açılan ve İİK'nın 194. madde hükmünde sayılan istisnalardan olmayan bir davaya bakan mahkemenin asıl dava konusu alacağın, ikinci alacaklılar toplanmasında, iflas masasına kaydedilip, alacağın masaca kesin olarak kabul edilip edilmediğinin  araştırması ve şayet kesin suretle kayıt ve kabul edilmiş ise, konusu  kalmayan  davada hüküm tesisine yer olmadığına karar vermesi; masaya kayıt edilmesi istenip de alacak  kısmen veya tamamen reddedilmiş ise ve kayıt-kabul davası ayrıca açılmamışsa, davaya alacağın iflas masasına kayıt ve kabulü davası olarak devam edilerek,  varılacak sonuç dairesinde  bir karar vermesi gerekir.

Yukarıdaki yasal hükümler ve açıklamalar ışığında somut uyuşmazlık değerlendirildiğinde; yargılama devam ederken Ankara 8. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 24.06.2015 tarihli,  2013/32 Esas ve 2013/136 Karar sayılı ilamı ile davacı şirketin iflasına karar verildiği anlaşılmaktadır.  Mahkemece, yukarıda açıklanan usullere göre yargılamaya devam edilip, sonucuna göre  hüküm kurulması gerekirken, eksik inceleme ve yerinde olmayan gerekçelerle yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırıdır.

2- Adi ortaklık sözleşmesi, iki yada daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri sözleşmedir. Bilindiği üzere, adi ortaklığın tüzel kişiliği yoktur. Bu nedenle adi ortaklığa karşı açılan dava, diğer ortakların tümüne karşı yöneltilmiş demektir. Başka bir anlatımla, aktif ve pasif taraf ehliyeti tüm ortaklara aittir. Bu açıdan ortaklar arasında mecburi dava arkadaşlığı vardır. Adi ortaklık aleyhine açılan davada, tüm ortaklar davaya dahil edilmelidir.

Somut olayda, davacı tarafından adi ortaklığa karşı açılan dava ile temsilcide hata yapıldığı açıktır. Temsilcide yanılma halinde, gerçek temsilci belirlenip, dava dilekçesi ona tebliğ edilerek, yargılamaya devam edilmesi zorunludur. Buna göre verilecek ara kararla, davanın doğru hasma yöneltilmesi için davacıya imkan sağlanması gerekir. 

Hal böyle olunca mahkemece; temsilcide hata sonucu tüzel kişiliği bulunmayan A-A Enerji Adi Ortaklığı’na husumet yöneltilerek açılan davada, gerçek temsilci durumundaki adi ortaklara davanın yöneltilmesinin sağlanması; adi ortaklara dava dilekçesi ve duruşma günü bildirir tebliğ yapılarak, savunma hakkının tanınması, hasıl olacak sonucu göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu, yazılı biçimde karar verilmesi usul ve yasaya  aykırı görülmüş, bu husus bozmayı gerektirmiştir. 

SONUÇ: Yukarıda birinci ve ikinci bentte açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, müflis davacı şirketin temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK' un 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK'nın geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK' un 440.maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 10.04.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

30 Mart, 2019

TAŞIYICI ANNELİK YÖNTEMİ İLE ÇOCUK SAHİBİ OLAN EŞLERDEN KADININ ÇOCUĞUN SOYBAĞINI REDDETMESİ DAVASI

TAŞIYICI ANNELİK YÖNTEMİ İLE ÇOCUK SAHİBİ OLAN EŞLERDEN
KADININ ÇOCUĞUN SOYBAĞINI REDDETMESİ DAVASI

I. GİRİŞ:

Bilim o kadar ilerledi ki hukuk bilimsel gelişmeler karşısında çoğu zaman yetersiz kalabilmektedir. Bilimsel buluşları yapan ülkeler artık bilimsel buluşların hukuk düzenine etkilerini araştırıp gerekli hukuki düzenlemeleri yaptıktan sonra bilimsel buluşun teknolojiye dönüştürülerek toplumun hizmetine girmesine izin vermekteler. Çocuk sahibi olma yöntemlerinden biri olarak bulunan taşıyıcı annelik yöntemi de bu bilimsel yöntemlerden biri olup yöntemi bulan ülkeler kendi ülkelerinde bu yöntemin hukuki alt yapısını oluşturduktan sonra uygulanmasına izin verdiler. Bizim ülkemizde ise henüz taşıcıyı annelik yöntemi ile çocuk sahibi olunmasına ilişkin tıbbi çalışma yapılmadığı gibi buna ilişkin bir hukuki düzenleme de bulunmamaktadır. Çocuk sahibi olamayan eşler taşıcıyı annelik yöntemi ile çocuk sahibi olmak için yabancı ülkelere gitmekte ve bu ülkelerde bu yöntemle sahip oldukları çocukları yine bu ülkelerin hukuk düzenlerine göre aldıkları mahkeme kararları ile kendi nüfuslarına kaydettirip Türkiye’ye getirmektedirler. Taşıyıcı annelik yöntemi ile çocuk sahibi olan eşler arasında daha sonradan anlaşmazlık çıkması ve evliliğin boşanma ile sonuçlanması durumunda ise bizim hukukumuzda çözümü düzenlenmemiş hukuki sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bu makalemizde belli bir somut olay ele alınarak taşıyıcı annelik yöntemi ile çocuk sahibi olan eşlerden kadının çocuğun soybağını reddetmesi davasını ele alacağız.

II. TAŞICIYI ANNELİK NEDİR:

Taşıyıcı annelik, başkasına ait sperm ve yumurtanın laboratuvar koşullarında döllenmesi ve embriyo haline gelmesinden sonra bir başka kadının rahmine yerleştirilerek rahmine yerleştirilen kadının doğum yaptıktan sonra çocuğu genetik ebeveynlerine teslim etmesine verilen isimdir.

Bu yöntem iki şekilde gerçekleştirilmektedir. Birincisi çocuk sahibi olamayan eşler kendi sperm ve yumurtalarını taşıcı annelik işlemini yapacak olan laboratuvara vermekte, bu sperm ve yumurtaların burada döllenerek embriyo haline getirilmesinden sonra laboratuvarın anlaşmalı olduğu taşıcı anneliği kabul etmiş bir başka kadının rahmine yerleştirilmektedir. Dünyaya gelen çocuk eşlerin biyolojik çocuğu olma özelliğini taşımaktadır.

İkinci yöntem ise eşlerden birinin sperminin ya da yumurtasının döllemeye yani çocuk dünyaya getirmeye elverişli olmaması durumunda taşıyıcı annelik yöntemini uygulayan laboratuvardaki sperm ya da yumurta bankasından buraya sperm ya da yumurta bağışlayan başkalarına ait sperm ya da yumurta alınarak sağlıklı olan eşin sperm ya da yumurtasıyla dölleme ve embriyo haline getirme işlemi yapılmaktadır. Sonrasında da taşıcı anne tarafından çocuk dünyaya getirilmektedir. Bu şekilde dünyaya gelen çocuk sadece sağlıklı eşin biyolojik çocuğu olma özelliğini taşımaktadır. Diğer eşten sperm ya da yumurta alınmadığından çocukla sperm ya da yumurta vermeyen eş arasında biyolojik bağ söz konusu olmayacaktır.

Bu yöntem tarihte ilk olarak 1986 yılında ABD’de uygulanmıştır. Dünyaya yayılması zaman almış olup henüz ülkemizde uygulanan bir çocuk edinme yöntemi değildir. Bu konuda ülkemizde yasal bir düzenleme de bulunmamaktadır. Bu nedenle sağlık sorunları nedeniyle çocuk sahibi olamayan eşler yurt dışına giderek bu yöntemle çocuk sahibi olma yolunu seçmektedirler.

Aşağıda hukuki incelemesini yapacağımız somut olayda eşler ikinci yöntemi kullanarak taşıcı annelik yoluyla çocuk edinmişlerdir. Yani eşlerden kadının yumurtasının döllemeye yani çocuk dünyaya getirmeye elverişli olmaması nedeniyle taşıyıcı annelik yöntemini uygulayan laboratuvardaki yumurta bankasından buraya yumurta bağışlayan başka birinin yumurtası alınarak sağlıklı olan kocanın spermi ile dölleme ve embriyo haline getirme işlemi yapılmış, sonrasında da taşıcı anne tarafından çocuk dünyaya getirilmiştir. İşlemin yapıldığı ülkenin yargı makamları tarafından verilen karar o ülkedeki Türk Konsolosluğuna götürülmek suretiyle işleme konulmuş ve çocuk eşlerin nüfusuna kaydedilmiştir.

III. KADIN SOYBAĞININ REDDİ DAVASI AÇAMAZ:

İncelemesini yaptığımız olayda davacı kadın davalı kocası ile evli oldukları dönemde çocuk sahibi olamadıklarını, davalının bu durumu evlilik birliği içinde sorun haline getirdiğini ve kendisinden habersiz şekilde Gürcistan’a giderek Gürcü bir kadından alınan yumurta ve başka bir Gürcü kadın tarafından taşıyıcı anne olarak dünyaya getirilen çocuğu kendi nüfusuna geçirmesi için kendisine bir takım belgeler imzalattığını, kendi nüfusuna kayıtlı bulunan (...) TC kimlik numaralı (...) isimli bu çocuğun kendi çocuğu olmadığını, bu durumdan davalının kendisini sorumlu gibi göstermeye çalıştığını ancak taşıcı annelik yöntemini başlatanın da kendisi olduğunu belirterek çocuğun kendi nüfusundan silinmesine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı koca verdiği cevap dilekçesinde davacı kadının kanser hastası olması nedeniyle çocuk sahibi olmalarının mümkün olmadığının anlaşıldığını, tüp bebek tedavilerinin devam ettiği dönemde davacı kadının kendisinin Gürcistan’daki taşıcıyı annelik uygulamasını kendisine önerdiğini, bunun üzerine İstanbul’da faaliyette bulunan aracı bir şirket aracılığı ile 22.09.2014 tarihinde Gürcistan’a giderek işlemleri başlattığını, (...) isimli donörden alınan yumurtaların (...) isimli taşıcıyı anneye aşılandığını ve çocuğun dünyaya geldiğini, davacı kadının yakın çevresinde taşıyıcı annelik uygulamasından yararlanıldığının gizli tutulduğunu, çocuğun doğumundan önce davacının İngiltere’den getirttiği silikon göbekle çevresine hamile taklidi yaptığını, ancak davacı kadının annesinin durumu öğrenmesi üzerine aile içinde huzursuzluk çıktığını, tarafların boşanma noktasına geldiklerini, dünyaya gelen çocuğun Gürcistan yasalarına göre Türkiye’ye getirilebilmesi için davacı ve davalı adına konsoloslukta nüfus siciline kaydının yapılması gerektiğini, davacı kadının dünyaya gelen çocuğun annesi olmadığını 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu m. 282’ye göre çocuğu dünyaya getiren kişinin taşıcı anne olduğunu, bu nedenle de çocuğun nüfus kaydındaki anne kaydından davacı kadının isminin silinerek çocuğu doğuran taşıyı annenin isminin yazılmasını talep etmiştir.
4721 sayılı Türk Medeni Kanununun “Soybağının Reddi” başlıklı 286’ncı maddesine göre; “Koca, soybağının reddi davasını açarak babalık karinesini çürütebilir. Bu dava ana ve çocuğa karşı açılır. Çocuk da dava hakkına sahiptir. Bu dava ana ve kocaya karşı açılır.” hükmünü düzenlemektedir. Bu maddeye göre soybağının reddi davası baba ile çocuk arasındaki soybağının kesilmesini sağlamak için baba ya da çocuk tarafından açılabilmekte olup anne ile çocuk arasındaki soybağının kesilmesi için soybağının reddi davası açılması hukukumuzda düzenlenmiş değildir. Dolayısıyla davacı kadının açmış olduğu davanın esası soybağının reddi davası olmakla birlikte nüfus kayıtlarında anne olarak gözüken kişiye böyle bir dava hakkı tanınmamıştır.

IV. GÖREVLİ MAHKEME:

Kadının 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun “Soybağının Reddi” başlıklı 286’ncı maddesine göre; soybağının reddi davası açma hakkı bulunmamaktadır. Bu nedenle taşıcı annelik yöntemi ile kendi nüfusuna kaydı yapılmış olan çocuğun biyolojik olarak kendi çocuğu olmadığını iddia eden kadının açacağı davaya 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu 35’inci maddesine göre nüfus kaydının düzeltilmesi davası olarak bakılabilir. Soybağının reddi davasında görevli mahkeme aile mahkemesi olmasına karşın nüfus kaydının düzeltilmesi davasında görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir.

V. DAVACI KADININ BİYOLOJİK ÇOCUĞUN ANNESİ OLUP OLMADIĞININ TESPİTİ:

Yukarıda da açıkladığımız gibi iki tane taşıyıcı annelik yöntemi bulunmaktadır. Birincisi çocuk sahibi olamayan eşler kendi sperm ve yumurtalarını taşıcı annelik işlemini yapacak olan laboratuvara vermekte, bu sperm ve yumurtaların burada döllenerek embriyo haline getirilmesinden sonra laboratuvarın anlaşmalı olduğu taşıcı anneliği kabul etmiş bir başka kadının rahmine yerleştirilmektedir. Dünyaya gelen çocuk eşlerin biyolojik çocuğu olma özelliğini taşımaktadır.

İkinci yöntem ise eşlerden birinin sperminin ya da yumurtasının döllemeye yani çocuk dünyaya getirmeye elverişli olmaması durumunda taşıyıcı annelik yöntemini uygulayan laboratuvardaki sperm ya da yumurta bankasından buraya sperm ya da yumurta bağışlayan başkalarına ait sperm ya da yumurta alınarak sağlıklı olan eşin sperm ya da yumurtasıyla dölleme ve embriyo haline getirme işlemi yapılmaktadır. Sonrasında da taşıcı anne tarafından çocuk dünyaya getirilmektedir. Bu şekilde dünyaya gelen çocuk sadece sağlıklı eşin biyolojik çocuğu olma özelliğini taşımaktadır. Diğer eşten sperm ya da yumurta alınmadığından çocukla sperm ya da yumurta vermeyen eş arasında biyolojik bağ söz konusu olmayacaktır.

İncelemesini yaptığımız somut olayda ikinci yöntemin uygulandığı belirtilerek davacı kadın dünyaya gelen çocuğun kendi yumurtasından olmadığını dolayısıyla da kendisinin biyolojik çocuğu olmadığını ileri sürmektedir. Bu durumun tespiti için davacı kadın ile çocuk Adli Tıp Kurumuna gönderilmiş ve DNA incelemesi yaptırılmıştır. Hazırlanan raporda davacı kadının çocuğun biyolojik annesi olmadığı tespit edilmiştir.

VI. ÇOCUĞUN NÜFUSTAKİ ANNE HANESİNE KİMİN İSMİ YAZILACAK:

Mahkemece yaptırılan Adli Tıp incelemesi ve bunun sonucunda hazırlanan DNA raporu sonucunda davacı kadının çocuğun biyolojik annesi olmadığının anlaşılması üzerine davacı kadının talebinin kabulü ile kendi nüfus kaydından çocuğun isminin silinmesine karar verilmesi gerekecektir. Ancak çocuğun nüfus kaydında anne ismi hanesinin boş bırakılması hukuken mümkün değildir. Hukuk düzenimizdeki boşlukta bu aşamada ortaya çıkmaktadır. Çocuğu dünyaya getiren taşıcı annenin ismi mi yoksa çocuğa yumurtasını veren ve çocuk ile biyolojik bağ kuran kişinin ismi mi yazılacak? Bu hukuki sorunun çözülmesi gerekmektedir.

VII. TÜRK HUKUKU AÇISINDAN KONUNU TARTIŞILMASI:

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu m. 282’ye göre; “Çocuk ile ana arasında soybağı doğumla kurulur.” Bu madde hükmüne göre çocuğun soybağı kurulacak “annesi” kendisini dünyaya getiren taşıyı annedir. Yasa maddesinin sözel yorumundan yola çıkılırsa kocanın talebinin kabulü ve çocuğun anne hanesine taşıyı annenin isminin yazılması ile sorun çözülür. Ancak TMK m. 282’nin içerik yoruma girildiğinde taşıcı annenin isminin anne hanesine yazılması ile davaya konu hukuki sorunun çözülemeyeceği de anlaşılacaktır. TMK m. 282’de yasa koyucu “doğumla soybağı kurmaktan” ne amaçlamıştır bu konunun incelenmesi gerekmektedir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanununun “Genel Gerekçesi”nin “Hısımlık”, “Soybağının Kurulması Bölümü” başlıklı bölümünün üçüncü paragrafında “Bu ayırımda 282’inci maddenin birinci fıkrası, aslında doğal ve hukuki bir gerçeği dile getirmekle birlikte, Medeni Kanunun soybağını düzenleyen hükümlerinde çocuk ile baba arasında olduğu gibi, çocuk ile ana arasındaki soybağının da nasıl kurulduğunu açıklayan bir hükmün bulunması gerektiğini, yerine getirmektedir. (...) Yürürlükteki kanunda (Eski MK) mevcut olmayan 282’inci madde kaleme alınırken kaynak İsviçre Medeni Kanununda yapılan ve 1978 yılı başında yürürlüğe giren değişiklik örnek alınmıştır.” gerekçesine yer verilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 282’inci maddesi ile ilgili olarak Genel Gerekçede yazılı olan bu açıklama yasa koyucunun “doğumla soybağı kurmaktan” amaçladığı hukuki işlemin dünyaya gelen çocukla anne arasındaki “biyolojik bağın kurulması” olduğu anlaşılmaktadır.

İsviçre Medeni Kanununda yapılan ve çocuk ile anne arasında ki biyolojik bağın kurulmasını tanımlayan yasa değişikliğinin yapıldığı 1978 yılında henüz taşıcı annelik yöntemi dünyada yoktu. 4721 sayılı TMK’nun ülkemizde kabul edildiği 2001 yılında taşıcı annelik yöntemi dünyada bir çok ülkede uygulanmaya başlanmıştı ancak bu gün dahi ülkemize bu yöntem gelmiş değildir. Dolayısıyla ülkemizde halen hukuki düzenlemesi bulunmamaktadır.

4721 sayılı TMK m. 282 “doğumla soybağı kurmaktan” açıkça anne ile çocuk arasındaki biyolojik bağın kurulmasını amaçlamıştır. Ancak tıp bilimindeki gelişmeler karşısında hukukumuz yetersiz kalmıştır. Bu nedenle hukukumuzda bu konuda “hukuk boşluğu” bulunduğu açıktır.

4721 sayılı TMK m. 1’e göre; “Kanun, sözüyle ve özüyle değindiği bütün konularda uygulanır. Kanunda uygulanabilir bir hüküm yoksa, hakim, örf ve adet hukukuna göre, bu da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar verir. Hakim, karar verirken bilimsel görüşlerden ve yargı kararlarından yararlanır.” 4721 sayılı TMK’nun bu maddesine göre aşağıdaki gerekçelerle hukuk boşluğunun doldurulması yoluna gidilmesi gerekmektedir.

2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90’ıncı maddesinin son fıkrasına göre; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” Anayasamız temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmaları kanun hükümlerinin üzerinde bir noktaya koyarak öncelikle uygulanmasını hükme bağlamıştır.

Türkiye’nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’nin 7’inci maddesine göre; “Çocuk doğumdan hemen sonra derhal nüfus kütüğüne kaydedilecek ve doğumdan itibaren bir isim hakkına, bir vatandaşlık kazanma hakkına ve mümkün olduğu ölçüde ana-babasını bilme ve onlar tarafından bakılma hakkına sahip olacaktır.” Aynı sözleşmenin 8’inci maddesine göre de; “Taraf Devletler, yasanın tanıdığı şekliyle çocuğun kimliğini; tabiiyeti, ismi ve aile bağları dahil, koruma hakkına saygı göstermeyi ve bu konuda yasa dışı müdahalelerde bulunmamayı taahhüt ederler.” Sözleşmenin 7’inci maddesinde çocuğun “ana-babasını bilme hakkı”, 8’inci maddesinde de “aile bağlarının korunması hakkı” açıkça düzenlenmiştir.

Sözleşmede yer alan anne babasını bilme hakkından kastedilenin çocuğun biyolojik anne ve babası olduğu açıktır. Aile bağlarının korunması hakkından kastedilenin de yine öncelikle biyolojik anne ve babası ile olan aile bağları olduğu açıktır. 4721 sayılı TMK m. 282’de belirtilen “doğumla soybağı kurmaktan” amaçlanan durum ile Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’nin 7’inci ve 8’inci maddelerindeki temel çocuk hakları birbiriyle örtüşmektedir.

Bu durumda kocanın talebinin kabulü ve çocuğun anne hanesine taşıyıcı annenin isminin yazılması ile yetinilmesi hem 4721 sayılı TMK m. 282’nin içerik yorumu ile ortaya çıkan biyolojik soybağını kurma amacını karşılamaya yetmeyecek hem de Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’nin tanıdığı çocuğun “ana-babasını bilme hakkı” ile “aile bağlarının korunması hakkı” karşılanmış olmayacaktır. Çocuğun biyolojik annesinin isminin de nüfus kayıtlarında yer almasının sağlanarak çocuğun “ana-babasını bilme hakkı” ile “aile bağlarının korunması hakkı” da karşılanmalıdır.

VIII. SONUÇ:

Bu gerekçelerle çocuğun davacı kadının nüfusundan silinmesine karar verilmiş; 4721 sayılı TMK m. 1 uyarınca da çocuğun nüfustaki anne hanesine taşıyıcı annenin isminin yazılmasına, çocuğun biyolojik annesinin kim olduğunun olduğunun tespitine ve 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu m. 6’ya göre çocuğun nüfus kaydının “Açıklamalar” kısmına tesciline, verilen kararın da çocuğun nüfus kaydının eki sayılmasına yönelik olarak hüküm kurulmuştur.

Verdiğimiz karar sözel anlamda 4721 sayılı TMK m. 282’ye uygundur. İçerik olarak yani biyolojik bağ kurmak anlamında uygun olduğu söylenemez. Çünkü çocuk ile biyolojik annesi arasında Türk hukukuna göre miras ilişkisi kurulması mümkün olamayacaktır. Bu açıdan bir mağduriyet olduğu açıktır. Ancak ileride taşıcı annelik ile ilgili yasal düzenleme yapılır ve yumurta ya da spermi kullanılan kişilere çocukların mirasçı olabilmelerine ilişkin hak tanınırsa dava konusu çocuğun biyolojik annesinin kim olduğunu resmi nüfus kayıtları yoluyla kanıtlaması sağlanmış olacaktır.

Evrensel hukuk ilkeleri açısından ise Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’nin tanıdığı çocuğun “ana-babasını bilme hakkı” ile “aile bağlarının korunması hakkı” karşılanmıştır.

Duruşmaya katılan nüfus temsilcisi, çocuğun biyolojik annesinin isminin nüfus kaydının “Açıklamalar” kısmında yer almasına nüfus kayıt sisteminin izin vermediğini belirtmiştir. Bilgisayar sisteminin hukukun önünü tıkaması düşünülemeyeceğinden bu açıklaması dikkate alınmamıştır.

26 Mart, 2019

GEÇERSİZ KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMELERİNDEUYUŞMAZLIĞIN ÇÖZÜMÜNDE UYGULANACAK HUKUK KURALLARININ TARTIŞILMASI

GEÇERSİZ KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMELERİNDE
UYUŞMAZLIĞIN ÇÖZÜMÜNDE UYGULANACAK HUKUK KURALLARININ TARTIŞILMASI

I. GİRİŞ:

Ülkemizdeki en güçlü ekonomik alanlardan biri inşaat alanı olup yaşanan her krizde bu alanda çok fazla sayıda hukuki uyuşmazlık da yargıya yansımaktadır. Bu makalemizde hukuken geçersiz olan kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde uyuşmazlığın çözümünde uygulanacak hukuk kurallarının neler olması gerektiği konusunu tartışacağız.

II. KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMELERİNİN GEÇERLİLİK KOŞULU:

Kat karşılığı inşaat sözleşmeleri; özünde taşınmaz sahibinin taşınmazı üzerinde bir eser meydana getirmesi için bir yüklenici ile anlaştığı ve yükleniciye sözleşmenin imzalanmasından sonra sözleşme süresi içinde meydana getireceği eserin niteliğine göre eserde yer alan bağımsız bölümlerin taşınmaz mülkiyeti oluştuktan sonra yüklenicinin payına düşen kısımlarının satışını ve devrini vadettiği verdiği kendine özgü ve eser sözleşmesinin özelliklerini taşıyan sözleşmelerdir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu m. 706’ya göre; “Taşınmaz mülkiyetinin devrini amaçlayan sözleşmelerin geçerli olması, resmi şekilde düzenlenmiş bulunmalarına bağlıdır.” aynı şekilde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 237’ye göre; “Taşınmaz satışının geçerli olabilmesi için, sözleşmenin resmî şekilde düzenlenmesi şarttır. Taşınmaz satışı vaadi, geri alım ve alım sözleşmeleri, resmî şekilde düzenlenmedikçe geçerli olmaz.” Kat karşılığı inşaat sözleşmeleri de niteliği itibariyle taşınmaz satışı ve taşınmaz satış vaadi içerdiği için bu kanun hükümlerine bağlı olup geçerliliği resmi şekilde yapılmış olmasına bağlıdır.

Yasa koyucu resmi şekilde sözleşme düzenleme yetkisini noterlere vermiştir. 1512 sayılı Noterlik Kanunu m. 60’a göre; “Gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi yapmak” noterlerin yetkisindedir. Taşınmaz sahibi ile yüklenici arasında yapılan sözleşme noterde resmi ve düzenleme şeklinde yapılmamış ise hukuken geçerli değildir. Yasa koyucu taşınmaz satışlarını resmi şekilde yapılmasını emredici kanun hükmü ile düzenlediğinden bu durum kamu düzenine ilişkin olup mahkemelerce kendiliğinden dikkate alınmak zorundadır. Yargıtay 15. HD 1990 / 3418 – 4382 sayılı ve 30.10.1990 tarihli kararında “Kat karşılığı inşaat sözleşmeleri taşınmaz devrini de içerdiğinden, MK 634 (TMK m. 706) BK m. 213 (TBK m. 237) ve Tapu Kanunu m. 26 ile Noterlik Kanunu m. 60 hükümleri uyarınca resmi şekilde yapılmalıdır. Bu husus kamu düzeni ile ilgili olup, hakim görevi nedeniyle bu hususu resen göz önünde bulundurmak zorundadır” (Cengiz Kostakoğlu; İnşaat Hukuku ve Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri; s. 82) tespitinde bulunmuştur. Bu nedenle resmi şekilde yapılmamış kat karşılığı inşaat sözleşmelerinden kaynaklı davalarda mahkemeler öncelikle sözleşmenin geçersizliğinin tespitine kendiliklerinden karar vermek zorundadırlar.

III. GEÇERSİZ KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMELERİNDE UYUŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜMÜNDE UYGULANACAK HUKUK KURALLARI:

Noterde resmi şekilde yapılmamış dolayısıyla da hukuken geçersiz olan kat karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklı davalarda uyuşmazlığın çözümünde Yargıtay çok eski kararlarında taraflar arasında vekâlet ilişkisi varsa vekâlet sözleşmesi hükümlerine göre, vekâlet ilişkisi yoksa vekâletsiz iş görme hükümlerine göre uyuşmazlığın çözülmesi gerektiği görüşündeydi. Ancak Yargıtay bu görüşünden dönerek bu tür uyuşmazlıklarda sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanması gerektiğine karar vermiştir. Aşağıda her iki hukuk kuralının incelemesini yaparak konunun incelemesin yapacağız.

IV. SEBEPSİZ ZENGİNLEŞME HÜKÜMLERİNE GÖRE UYUŞMAZLIĞIN ÇÖZÜMÜ:

Hukukumuzda sebepsiz zenginleşme hükümleri 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 77’de “Haklı bir sebep olmaksızın, bir başkasının mal varlığından veya emeğinden zenginleşen, bu zenginleşmeyi geri vermekle yükümlüdür. Bu yükümlülük, özellikle zenginleşmenin geçerli olmayan veya gerçekleşmemiş ya da sona ermiş bir sebebe dayanması durumunda doğmuş olur.” şeklinde düzenlenmiştir.

Bu maddeye göre sebepsiz zenginleşme nedeniyle talepte bulunma hakkının doğabilmesi için haklı bir sebep olmaksızın, bir başkasının mal varlığından veya emeğinden zenginleşme durumunun olması gerekmektedir.

Maddenin ikinci fıkrasına göre de sebepsiz zenginleşme nedeniyle geri verme yükümlülüğünün ise zenginleşmenin geçerli olmayan veya gerçekleşmemiş ya da sona ermiş bir sebebe dayanması durumunda doğduğu kabul edilmiştir.

Maddenin her iki fıkrasını ayrı ayrı geçersiz kat karşılığı inşaat sözleşmelerine uygulayacak olursak maddenin uyuşmazlığın çözümünde yetersiz kaldığı görülecektir.

Öncelikle sebepsiz zenginleşme için zenginleşmenin haklı bir sebep olmama durumu aranmaktadır. Taraflar arasındaki sözleşmenin geçersiz olması tarafların haklı olmadıkları anlamına gelmemektedir. Sözleşmenin resmi şekilde yapılması hukuki geçerlilik koşulu olup geçersizlik her iki taraf içinde söz konusudur. Bu sözleşmeye göre taraflardan birinin diğer için yaptığı işlemler diğer taraf nezdinde bir yarar doğurmuşsa ya da bir harcama yapılmasını gerektirmişse bu durum zaten haklı bir nedendir. Ancak asıl önemli nokta geçersiz kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde özellikle yükleniciler yaptıkları işlerle iş sahiplerinin zenginleşmelerine neden olmadan da bir takım harcamalar yapmakta ve tarafların arasında anlaşmazlık ortaya çıkması durumunda da bu harcama kalemlerini talep etmektedirler. Bu durumda iş sahibi açısından bir zenginleşme olmamışsa yüklenici bu maddeye göre talepte bulunamayacaktır. Örneğin yüklenici iş sahibinin taşınmazında harita mühendisine aplikasyon ölçümü yaptırmış ise bu ölçüm için belli bir masraf yaptırmış ve bu masraf yüklenicinin mal varlığında bir azalmaya neden olmuştur. Ancak iş sahibinin mal varlığında bir artışa neden olmamıştır. Bu durumda sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre yüklenicinin bu masraf iş sahibinde talep etmesi mümkün olamayacaktır.

Geçersiz kat karşılığı inşaat sözleşmesi nedeniyle talep edilecek alacaklarda sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanması durumunda zenginleşilen miktarın talep dilebilmesi için zenginleşmenin doğduğu anın tespit edilmesi gerekmektedir. Maddenin ikinci fıkrasına göre sebepsiz zenginleşme nedeniyle geri verme yükümlülüğü ise zenginleşmenin geçerli olmayan veya gerçekleşmemiş ya da sona ermiş bir sebebe dayanması durumunda doğduğu kabul edilmiştir. Geçersiz kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde geçerli olmayan veya gerçekleşmemiş ya da sona ermiş bir sebebe dayanma hali yüklenicinin yapmakta olduğu işin niteliği gereği somut olayın özelliğine göre çok iyi belirlenmelidir. Ancak yüklenici yapmayı üzerine aldığı işi yerine getirmek için bir takım işlere başladıysa artık bu işlerin iş sahibi açısından geçerli olmayan veya gerçekleşmemiş ya da sona ermiş bir sebebe dayanma hali söz konusu olmayacaktır. Örneğin yüklenici inşaat mühendisine statik proje hazırlatmış, taşınmazın üzerinde inşaat hazırlık için hafriyat yapmış ise bu işlerin geçerli olmayan veya gerçekleşmemiş ya da sona ermiş bir sebebe dayanma hali söz konusu olmayacaktır. Sona erme hali için de sözleşmenin iş sahibi tarafından feshedilmesi durumu örnek gösterilemeyecektir. Çünkü sözleşme resmi şekilde yapılmadığı için başından itibaren geçersizdir. Dolayısıyla feshi de hukuken söz konusu değildir. Bu gerekçelerle geçersiz kat karşılığı inşaat sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklarda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 77’ye göre sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanamayacağı düşüncesindeyim.

Bu konuda Prof. S. S. Tekinay ise, “...haksız iktisap kurallarının uygulanabilmesi için vuku bulan iktisabın, sebepsiz iktisap kuralları dışında özel bir hukuk kuralına dayanılarak iadesinin mümkün olmaması gerekir. Zira böyle bir imkân varsa, artık sebepsiz iş görme kuralları kuralları değil sözü edilen sözü edilen özel kurallar uygulanır, daha açık bir ifade ile iadenin, sözleşmeden dönme sebebiyle iade, vekâletsiz iş görmeye dayanan iade davası gibi yollarla gerçekleştirilmesi mümkünse artık sebepsiz iktisap kurallarına başvurulamaz.” ( Prof. S. S. Tekinay, Borçlar Hukuku, IV. Baskı s. 559’dan aktaran Cengiz Kostakoğlu; İnşaat Hukuku ve Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri; s. 85)

V. VEKÂLET SÖZLEŞMELERİNE GÖRE UYUŞMAZLIĞIN ÇÖZÜMÜ:

Vekâlet sözleşmeleri 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 502 ve devamı maddelerde, vekâletsiz iş görme ise 526 ve devamı maddelerde düzenlenmiştir. Her birini sırasıyla aşağıdaki olası durumlara göre inceleyelim.

Geçersiz kat karşılığı inşaat sözleşmesi ile birlikte yükleniciye iş sahibi vekâlet vermişse eğer taraflar arasında aynı zamanda vekâlet sözleşmesi kurulmuş demektir. Bu durumda TBK m. 502 ve devamı maddeler uygulanacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli konu resmi şekilde yapılan kat karşılığı inşaat sözleşmeleri çoğu zaman yükleniciye inşa edilecek bağımsız bölümleri devretme yetkisini de içermektedir. TBK m. 504’e göre taşınmaz devrine ilişkin vekâletlerde taşınmaz devri için özel yetki bulunması gerekmektedir. Geçersiz kat karşılığı inşaat sözleşmeleri resmi olarak yapılmadığı için bu sözleşmelerde yazılı olan devir yetkisi de geçerli değildir. Ancak bu sözleşme haricinde bu sözleşmeye bağlı olarak verilmiş ayrı bir vekâletname varsa o vekâletnamede taşınmaz devrine ilişkin özel yetki de olmak zorundadır.

TBK m. 505’e göre; “Vekil, vekâlet verenin açık talimatına uymakla yükümlüdür.” Taraflar arasındaki geçersiz kat karşılığı inşaat sözleşmeleri hukuken geçersiz olsa da eğer iş sahibi tarafından varlığı inkâr edilmiyorsa ya da imza inkârı yapılmıyorsa iş sahibi açısından vekâlet verenin açık talimatı olarak kabul edilmelidir. Dava yüklenicinin yaptığı masrafları iş sahibinden talep etmesine ilişkin bir alacak davası ise bu durumda yüklenicinin talep ettiği alacak kalemlerinin bu açık talimata aykırı olup olmadığının tespiti gerekecektir.

TBK m. 506/II’ye göre; “Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür.” Yüklenici, iş sahibinden talep ettiği alacak kalemlerini eğer yapmaması gereken bir masraf olarak yapmış ise özen yükümlülüğünü yerine getirmediğinden isteyemeyecektir. Örneğin iş sahibi ile altı kat için geçersiz kat karşılığı inşaat sözleşmesi yaptıktan sonra imar planındaki değişiklikle iş sahibinin taşınmazının bulunduğu alanda kat izninin beşe düşürülmesine karşın yüklenici altı kata göre mimari proje hazırlayıp projenin belediyeden ruhsat alamaması durumunda proje bedelini iş sahibinden talep edemeyecektir. Çünkü yüklenicinin inşaat yapacağı alandaki imar durumunu araştırması ve ona göre mimari proje hazırlaması sadakat ve özen yükümlülüğünün bir gereğidir.

TBK m. 508’e göre; “Vekil, vekâlet verenin istemi üzerine yürüttüğü işin hesabını vermek ve vekâletle ilişkili olarak aldıklarını vekâlet verene vermekle yükümlüdür.” Bu madde uyuşmazlıkların çözümün de karşılıklı yükümlülüklerin esas alındığını göstermektedir. Yüklenici konumunda olan davacının geçersiz kat karşılığı inşaat sözleşmesi nedeniyle talep ettiği alacak kalemlerine karşılık vekillik görevi süresince iş sahibi adına elde ettiği ve iş sahibine yarayacak her türlü faydalı belgeyi de iş sahibine vermekle yükümlüdür. Örneğin geçersiz kat karşılığı inşaat sözleşmesi nedeniyle yaptığı, zemin etüt çalışma raporunun bedelini talep etmekte ise bu raporu da iş sahibine teslim etmelidir.

VI. VEKÂLETSİZ İŞ GÖRME SÖZLEŞMELERİNE GÖRE UYUŞMAZLIĞIN ÇÖZÜMÜ:

Geçersiz kat karşılığı inşaat sözleşmesi ile birlikte yükleniciye iş sahibi vekâlet vermemişse bu durumda TBK m. 526’ya göre taraflar arasında vekâletsiz iş görme ilişkisi var demektir.

TBK m. 526’ya göre; “Vekâleti olmaksızın başkasının hesabına iş gören, o işi sahibinin menfaatine ve varsayılan iradesine uygun olarak görmekle yükümlüdür.” Taraflar arasındaki geçersiz kat karşılığı inşaat sözleşmeleri hukuken geçersiz olsa da eğer iş sahibi tarafından varlığı inkâr edilmiyorsa ya da imza inkârı yapılmıyorsa iş sahibi açısından bu sözleşme iş sahibinin varsayılan iradesi olarak kabul edilmelidir. Dava yüklenicinin yaptığı masrafları iş sahibinden talep etmesine ilişkin bir alacak davası ise bu durumda yüklenicinin talep ettiği alacak kalemlerinin bu varsayılan iradeye aykırı olup olmadığının tespiti gerekecektir.

TBK m. 527’ye göre; “Vekâletsiz iş gören, her türlü ihmalinden sorumludur.” Yüklenici, iş sahibinden talep ettiği alacak kalemlerini eğer kendi ihmalinden gereken ötürü yapmış ise bu durumdan kendisi sorumlu olacak ve geri isteyemeyecektir. Örneğin iş sahibi ile altı kat için geçersiz kat karşılığı inşaat sözleşmesi yaptıktan sonra imar planındaki değişiklikle iş sahibinin taşınmazının bulunduğu alanda kat izninin beşe düşürülmesine karşın yüklenici altı kata göre mimari proje hazırlayıp projenin belediyeden ruhsat alamaması durumunda proje bedelini iş sahibinden talep edemeyecektir. Çünkü yüklenicinin inşaat yapacağı alandaki imar durumunu araştırması ve ona göre mimari proje hazırlaması gerekirken bu özeni göstermemesi kendi ihmalidir.

TBK m. 529’a göre “İş sahibi, işin kendi menfaatine yapılması hâlinde, iş görenin, durumun gereğine göre zorunlu ve yararlı bulunan bütün masrafları faiziyle ödemek ve gördüğü iş dolayısıyla üstlendiği edimleri ifa etmek ve hâkimin takdir edeceği zararı gidermekle yükümlüdür. Bu hüküm, umulan sonuç gerçekleşmemiş olsa bile, işi yaparken gereken özeni göstermiş olan iş gören hakkında da uygulanır. İş gören, yapmış olduğu giderleri alamadığı takdirde, sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre ayırıp alma hakkına sahiptir.” Dolayısıyla yüklenicinin bu maddeye göre geçersiz kat karşılığı inşaat sözleşmesi kapsamında aplikasyon ölçüm ücreti, hafriyat bedeli, jeoloji mühendisi tarafından yapılan zemin etüt çalışması ücretinin, statik proje bedeli, mimari proje bedeli gibi iş sahibinin yararına yapıldığı açıkça belli olan işlerin bedelini talep etmekte hukuki yararı bulunmaktadır.

Bu maddede dikkat çeken konu iş görene yani yükleniciye, yapmış olduğu giderleri alamadığı takdirde, sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre ayırıp alma hakkının tanınmış olmasıdır. Dolayısıyla vekâlet sözleşmeleri ve ona bağlı olarak vekâletsiz iş görme hükümleri sebepsiz zenginleşme hükümlerini de kapsayan daha geniş bir hukuki alan oluşturmaktadır.

TBK m. 530’a göre; “İş sahibi, kendi menfaatine yapılmamış olsa bile, iş görmeden doğan faydaları edinme hakkına sahiptir; ancak zenginleştiği ölçüde, iş görenin masraflarını ödemek ve giriştiği borçlardan onu kurtarmakla yükümlüdür.” Bu maddeye göre de aynen vekâlet sözleşmelerinde ki 508’inci maddede ki gibi iş sahibinin yüklenicinin yaptığı iş nedeniyle doğan faydaları edinme hakları bulunmaktadır. Yüklenicinin bedelini talep ettiği ve iş sahibine yarayacak her türlü faydalı belgeyi de iş sahibine vermekle yükümlüdür. Örneğin geçersiz kat karşılığı inşaat sözleşmesi nedeniyle yaptığı, zemin etüt çalışma raporunun bedelini talep etmekte ise bu raporu da iş sahibine teslim etmelidir.

Yine bu maddede de sebepsiz zenginleşme hükümlerine yollama yapılmaktadır. İş sahibinin zenginleştiği ölçüde, iş görenin yani yüklenicinin masraflarını ödemek ve giriştiği borçlardan onu kurtarmakla yükümlü olduğu belirtilmiştir.

VII. SONUÇ:

Madde madde açıkladığımız sebepsiz zenginleşme, vekâlet sözleşmeleri ve vekâletsiz iş görme durumları birlikte değerlendirildiğinde vekâlet sözleşmeleri ve ona bağlı olarak vekâletsiz iş görme hükümlerinin sebepsiz zenginleşme hükümlerini de kapsayan daha geniş bir hukuk alanı oluşturduğu açıktır.

Eser sözleşmeleri gibi içinde hem eser hem de vekâlet sözleşmesi ilişkilerinin bulunduğu karma nitelikli sözleşmesel ilişkilerin olduğu uyuşmazlıkların sadece 6098 sayılı TBK m. 77 kapsamında çözülmeye çalışılması doğru ve adaletli bir sonucun ortaya çıkmasını engelleyecektir. Bu nedenle Yargıtay’ın bu konudaki uyuşmazlıkların TBK m. 77 kapsamında çözülmesi konusundaki içtihatlarına katılmıyorum.

26 Şubat, 2019

6769 SAYILI SINAİ MÜLKİYET KANUNU MADDE 156/III’DE DÜZENLENEN YETKİNİN KESİN YETKİ OLMADIĞI HAKKINDA YARGITAY VE İZMİR BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARININ İNCELENMESİ

6769 SAYILI SINAİ MÜLKİYET KANUNU MADDE 156/III’DE DÜZENLENEN YETKİNİN KESİN YETKİ OLMADIĞI HAKKINDA YARGITAY VE İZMİR BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARININ İNCELENMESİ

I. GİRİŞ:

551 sayılı Patent Haklarının Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, 554 sayılı Endüstriyel Tasarımların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, 555 sayılı Coğrafi İşaretlerin Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ve 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanununun yürürlüğe girmesi ile birlikte yürürlükten kalkmıştır. 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanununun 156’ncı maddesinin üçüncü fıkrasında bu kanun kapsamında görülecek davalarla ilgili olarak yetkili mahkemelerin neresi olacağı düzenlenmiş olup bu makalede bu madde kapsamında belirlenen yetkinin kesin yetki durumu olup olmadığını tartışacağız.

II. KESİN YETKİLİ MAHKEMENİN TANIMI:

Kesin yetkili mahkeme; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ya da diğer kanunlarda yer alan yetkiye ilişkin hükümlerde mahkemenin yetkisinin “kesin yetki” şeklinde açık olarak tanımlandığı ve taraflara yetkili mahkemeyi seçmek konusunda seçimlik hak verilmeyen, mahkemenin de yetki durumunu kendiliğinden inceleyerek yetkili ise o davayı görmeye zorunlu olduğu, yetkisiz ise tarafların talebi olmaksızın kendiliğinden yetkisizlik kararı vermek durumunda olduğu mahkemedir.

Birkaç örnek verecek olursak 6100 sayılı HMK m. 11’e göre; terekenin paylaşılmasına, yapılan paylaşma sözleşmesinin geçersizliğine, ölüme bağlı tasarrufların iptali ve tenkisine, miras sebebiyle istihkaka ilişkin davalar ile mirasçılar arasında terekenin yönetiminden kaynaklanan davalar. Terekenin kesin paylaşımına kadar mirasçılara karşı açılacak tüm davalarda ölen kimsenin son yerleşim yeri mahkemesi kesin yetkilidir.

6100 sayılı HMK m. 12’ye göre; taşınmaz üzerindeki ayni hakka ilişkin veya ayni hak sahipliğinde değişikliğe yol açabilecek davalar ile taşınmazın zilyetliğine yahut alıkoyma hakkına ilişkin davalarda, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir.

6100 sayılı HMK m. 14/II’ye göre; özel hukuk tüzel kişilerinin, ortaklık veya üyelik ilişkileriyle sınırlı olmak kaydıyla, bir ortağına veya üyesine karşı veya bir ortağın yahut üyenin bu sıfatla diğerlerine karşı açacakları davalar için, ilgili tüzel kişinin merkezinin bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir.

6100 sayılı HMK m. 15/II’ye göre; can sigortalarında, sigorta ettirenin, sigortalının veya lehtarın leh veya aleyhine açılacak davalarda onların yerleşim yeri mahkemesi kesin yetkilidir.

“kesin yetkilidir” ifadesi HMK m. 11, 12, 14/II ve 15/II’de açıkça belirtilmiştir. Dolayısıyla yetkinin kesin olup olmadığı yetkiyi düzenleyen yasa maddesinin metninde yani lafzında “kesin yetkilidir” ifadesinin bulunup bulunmadığına bakılarak ya da yasa metninin karşı yorumundan “kesin yetkilidir” anlamı çıkacak bir ifadenin bulunup bulunmadığına bakılarak belirlenecektir. İkinci duruma yani yasa metninin karşı yorumundan “kesin yetkilidir” anlamı çıkan bir ifadenin yer aldığı bir yetki maddesi içeren yasa örneği bulamadım.

III. 6769 SAYILI SINAİ MÜLKİYET KANUNU MADDE 156/III’DE DÜZENLENEN YETKİ:

6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu Madde 156/III’e göre; “Sınai mülkiyet hakkı sahibi tarafından, üçüncü kişiler aleyhine açılacak hukuk davalarında yetkili mahkeme, davacının yerleşim yeri veya hukuka aykırı fiilin gerçekleştiği yahut bu fiilin etkilerinin görüldüğü yer mahkemesidir.” Madde metninden anlaşılacağı üzere yasa koyucu davacı tarafa seçimli yetki hakkı tanımıştır. Yani davacı kendi yerleşim yerinde, hukuka aykırı fiilin gerçekleştiği yerde ya da hukuka aykırı fiilin etkilerinin görüldüğü yerde davasını açabilecektir. Madde bu yönüyle yukarıda yaptığımız kesin yetkili mahkeme tanımında belirttiğimiz taraflara yetkili mahkemeyi seçmek konusunda seçimlik hak verilmemesi koşulunu taşımamaktadır. Maddenin ikinci özelliği ise maddede hem “kesin yetkilidir” ifadesi geçmemekte hem de madde metninin karşı yorumundan “kesin yetkilidir” anlamı çıkan bir ifade yer almamaktadır. Madde bu yönüyle de yukarıda yaptığımız kesin yetkili mahkeme tanımına uymamakta ve davanın açıldığı mahkemeyi kendiliğinden yetki durumunu araştırmaya iten bir duruma sokmamaktadır. Aynı durum 6769 sayılı yasanın 156/V maddesi içinde geçerlidir.

Aşağıya tam metnini aldığımız İzmir Bölge Adliye Mahkemesinin 11. Hukuk Dairesinin kararında ve bu kararın yollama yaptığı Yargıtay 11. H.D'nin 2011 / 10681 Esas; 2012 / 7541 Karar; 2009 / 11468 Esas; 2011 / 5547 Karar sayılı kararında bu durum “Dava tarihinde yürürlükte bulunan 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunun 156/3. maddesinde sınai mülkiyet hakkı sahibi tarafından, üçüncü kişiler aleyhine açılacak hukuk davalarında, davacının yerleşim yeri veya hukuka aykırı fiilin gerçekleştiği yahut bu fiilin etkilerinin görüldüğü yer mahkemesinin, aynı kanunun 156/5. maddesinde de üçüncü kişiler tarafından sınai mülkiyet hakkı sahibi aleyhine açılacak davalarda, davalının yerleşim yerinin bulunduğu yer mahkemesinin yetkili mahkeme olacağı düzenlenmiştir. Mülga KHK'larda aynı yönde yetki düzenlemeleri bulunup Yargıtay içtihatlarında anılan yetki düzenlemelerinin sınai mülkiyet hakkı sahibinin haklarını korumaya yönelik olmakla birlikte kamu düzenine ilişkin kesin yetki niteliği taşımadığı belirtilmiştir. (Yargıtay 11. H.D'nin 2011/10681E- 2012/7541K, 2009/11468E-2011/5547K). Somut uyuşmazlıkta davacı sadece davalının markasının hükümsüzlüğünü istememiş marka, patent ve tasarım haklarına dayanarak sınai mülkiyet haklarına tecavüz nedeniyle maddi tazminat isteminde de bulunmuş olmakla 6769 sayılı Kanunun 156/3. maddesi uyarınca davacının yerleşim yeri veya hukuka aykırı fiilin etkilerinin görüldüğü yer mahkemesi yetkilidir.” şeklinde tespit edilmiştir.

Dolayısıyla 6769 sayılı yasanın 156’ncı maddesinde düzenlenen yetkiye ilişkin hükümlerin hiç biri kesin yetki durumu oluşturmamaktadır.

IV. İZMİR BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARI:

T.C.
İZMİR
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
11. HUKUK DAİRESİ

DOSYA NO : 2018/2450
KARAR NO : 2018/1581
TARİH : 28.12.2018

Taraflar arasındaki davadan dolayı İzmir Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesince verilen 10.05.2018 gün ve 2017/177 Esas 2018/73 Karar sayılı hükmün istinaf yoluyla Dairemizce incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve istinaf dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için raportör üye Sonay Demiralp Yavaş tarafından düzenlenen rapor dinlenip ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendi.

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

DAVA: Davacı vekili, müvekkili Tong Shen Enterprise Co. Ltd'in marka, patent ve tasarım tesciline sahip olduğu "Evobond 502 Super Glue" ürününü 08.10.1997 tarihinden bu yana tescilli olarak kullandığını, diğer müvekkilinin lisans sözleşmesiyle Türkiye'de satışa tek yetkili olduğunu, davalı adına tescilli 2015/70176 sayılı "504 Super Glue Baybond" markasının müvekkili Tong Shen Enterprise Co. Ltd. adına tescilli "Evobond 502 Super Glue" markasıyla iltibas oluşturduğunu, davalının bu markayla yaptığı üretimin ve satışın müvekkilinin sınai mülkiyet haklarına tecavüz oluşturduğunu, davalının kötü niyetli olduğunu ileri sürerek, davalı markasının hükümsüzlüğüne, şimdilik 1.000,00 TL maddi tazminatın tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

CEVAP: Davalı vekili, HMK'nın 6. maddesine göre yetkili mahkemenin davalının ikametgah mahkemesi olduğunu, yine 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunun 156/5. maddesinde üçüncü kişiler tarafından marka başvurusu veya marka sahibi aleyhine açılacak davalarda yetkili mahkemenin davalının ikametgah mahkemesi olduğunun belirtildiğini, müvekkilinin adresine göre Adana mahkemelerinin yetkili olduğunu belirterek yetki itirazında bulunmuş, davanın esasına ilişkin olarak da davanın reddini istemiştir.

İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ ÖZETİ: Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunun 156. maddesi uyarınca 3. kişilerin marka sahibine karşı açacağı hükümsüzlük davasında yetkili mahkemenin marka sahibinin yerleşim yeri mahkemesi olduğu, davacının marka hakkı sahibi olmasının onu üçüncü kişi sıfatından çıkarmayacağı, tecavüz iddiasının da hükümsüzlük davasına bağlı olduğu gerekçesiyle yetkinin dava şartı olup Adana Asliye Hukuk Mahkemesinin yetkili olduğundan dava dilekçesinin yetki yönünden reddine karar verilmiştir.

Karara karşı davacı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur.

İSTİNAF NEDENLERİ: Davacı vekili, 556 sayılı KHK'nın 63/1. maddesi ve 6769 sayılı KHK'nın 156/3. maddesi uyarınca yetkili mahkemenin, davacının yerleşim yeri veya hukuka aykırı fiilin gerçekleştiği yahut bu fiilin etkilerinin görüldüğü yer mahkemesi olduğunu, "Everbond 502 Super Glue" ibareli yapıştırıcının marka, patent ve tasarım tescillerine sahip müvekkili olan yabancı şirket ile lisans sahibi diğer müvekkili şirketin hükümsüzlük ve tecavüz davası açma yetkisi bulunduğunu, SMK'nın tescil sahibinin korunması anlayışı içerdiğini, müvekkillerinin davayı üçüncü kişi değil, sınai mülkiyet hakkı sahibi olarak açtığını, lisans sahibi müvekkilinin ikamet adresine göre mahkemenin yetkili olduğunu istinaf nedenleri olarak ileri sürmekle kararın kaldırılmasını istemiştir.

GEREKÇE: Dava, iltibas ve kötü niyet nedenlerine dayalı olarak markanın hükümsüzlüğü ve sınai mülkiyet hakkına tecavüz nedeniyle tazminat istemine ilişkin olup ilk derece mahkemesince yukarıda yazılı gerekçeyle dava dilekçesinin yetki yönünden usulden reddine karar verilmiştir.

Dava tarihinde yürürlükte bulunan 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunun 156/3. maddesinde sınai mülkiyet hakkı sahibi tarafından, üçüncü kişiler aleyhine açılacak hukuk davalarında, davacının yerleşim yeri veya hukuka aykırı fiilin gerçekleştiği yahut bu fiilin etkilerinin görüldüğü yer mahkemesinin, aynı kanunun 156/5. maddesinde de üçüncü kişiler tarafından sınai mülkiyet hakkı sahibi aleyhine açılacak davalarda, davalının yerleşim yerinin bulunduğu yer mahkemesinin yetkili mahkeme olacağı düzenlenmiştir. Mülga KHK'larda aynı yönde yetki düzenlemeleri bulunup Yargıtay içtihatlarında anılan yetki düzenlemelerinin sınai mülkiyet hakkı sahibinin haklarını korumaya yönelik olmakla birlikte kamu düzenine ilişkin kesin yetki niteliği taşımadığı belirtilmiştir. (Yargıtay 11. H.D'nin 2011/10681E- 2012/7541K, 2009/11468E-2011/5547K). Somut uyuşmazlıkta davacı sadece davalının markasının hükümsüzlüğünü istememiş marka, patent ve tasarım haklarına dayanarak sınai mülkiyet haklarına tecavüz nedeniyle maddi tazminat isteminde de bulunmuş olmakla 6769 sayılı Kanunun 156/3. maddesi uyarınca davacının yerleşim yeri veya hukuka aykırı fiilin etkilerinin görüldüğü yer mahkemesi yetkilidir. Lisans sahibi davacı Bilgesan Teknik Hırd....Ltd. Şti'nin adresi İzmir olmakla davaya bakmakla İzmir Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesi yetkilidir. Tecavüzden kaynaklanan tazminat davası ile hükümsüzlük davasının birlikte görülmesinde de bir sakınca bulunmamaktadır. Mahkemece ilk itiraz olan yetki düzenlemesinin dava şartı olarak belirtilmesi doğru olmadığı gibi, hükümsüzlük davasına öncelik verilerek ve davacı taraf da üçüncü kişi olarak kabul edilerek yetkili mahkemenin 6769 sayılı Kanunu 156/5. maddesine göre belirlenmek suretiyle Adana Asliye Hukuk Mahkemesi (Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi Sıfatıyla) yetkili olduğu gerekçesiyle yetkisizlik kararı verilmesi yerinde görülmemiştir. (Yargıtay 11. HD’nin 2013/11573E- 2014/710K, 2012/18391E- 2013/17416K, 2006/4570E- 2007/7347K)

Bu durumda, ilk derece mahkemesi yetkili olmasına rağmen yetkisizlik kararı verilmiş olması nedeniyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 353/1-a-3 maddesi uyarınca istinaf başvurusunun kabulüne ve ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar verilmesi gerekmiştir.

HÜKÜM :Yukarıda açıklanan nedenlerle;

1-Davacılar vekilinin istinaf başvurusunun KABULÜNE,

2-İzmir Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinin 10.05.2018 tarih 2017/177 Esas 2018/73 Karar sayılı kararının HMK'nın 353/1-a-3 maddesi uyarınca KALDIRILMASINA, yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın mahal mahkemesine GÖNDERİLMESİNE,

3-İstinaf yoluna başvuran tarafından yatırılan istinaf harcının istek halinde istinaf yoluna başvurana iadesine,

Dosya üzerinden yapılan inceleme neticesinde, kararın tebliğinden itibaren iki hafta içinde Yargıtay ilgili Hukuk Dairesinde temyiz yolu açık olmak üzere oy birliğiyle karar verildi. 28.12.2018