içtihadı birleştirme kararı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
içtihadı birleştirme kararı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos, 2014

BORÇ ÖDEMEDEN ACİZ VESİKASI İLE İLGİLİ ÇELİŞKİLİ KARARLAR

BORÇ ÖDEMEDEN ACİZ VESİKASI İLE İLGİLİ
YARGITAY KARARLARINDAKİ ÇELİŞKİNİN GİDERİLMESİ İÇİN
İÇTİHADI BİRLEŞTİRME TALEBİ

GİRİŞ:

Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemelerinde yapmakta olduğum bilirkişilik görevim esnasında İİK m. 143 hükmüne göre verilen borç ödemeden aciz vesikasına dayanılarak açılan tasarrufun iptali davaları ile ilgili Yargıtay kararlarının bir kısmının çelişkili olduğunu fark ettim. Bu sebeple raporumu iki olasılık dâhilinde hazırlamak zorunda kaldım. Yargıtay kararları arasındaki bu içtihat farklılığının giderilmesi için 27.08.2014 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanlığı’na gönderdiğim aşağıdaki dilekçe ile kararlar arasındaki içtihat farklılığının giderilmesini talep ettim. Dilekçe ve ekindeki çelişkili Yargıtay kararlarının tam metni aşağıdadır. 

YARGITAY BİRİNCİ BAŞKANLIĞI’NA

İÇTİHATLARIN
BİRLEŞTİRİLMESİNİ İSTEYEN: Av. Bülent Nuri KURDOĞLU
                                                            Strazburg Caddesi 30/21 Sıhhiye Ankara

TALEP KONUSU                            : Yargıtay Kanun m. 45’e göre;                                                   

Yargıtay 12. HD E. 1976/3878; K. 1976/6023; T. 12.05.1976,

Yargıtay 12. HD E. 2007/2931; K. 2007/5898; T. 27.03.2007,

Yargıtay 12. HD E. 1973/3101; K. 1973/3385; T. 30.03.1973,

Yargıtay 15. HD E. 2001/2078; K. 2001/2451; T. 07.05.2001,

Yargıtay 15. HD E. 2004/3676; K. 2005/673; T. 10.02.2005 kararları arasındaki içtihat farklılığının giderilmesine karar verilmesi talebidir.

AÇIKLAMALAR                            :

I. İçtihatların Birleştirilmesine Konu Olay:

Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin tarafımı avukatlık hukuku alanında bilirkişi olarak görevlendirdiği dava dosyalarından birinde yapmakta olduğum inceleme esnasında yukarıda esas ve karar numarası ile tarihlerini belirttiğim Yargıtay kararları arasında içtihat farklılığı bulunduğunu tespit ettim. İçtihatlar arasındaki farklılık nedeniyle Sayın Mahkemeye sunduğum bilirkişi raporunu içtihat farklılığını dikkate alarak iki ihtimalli olarak hazırlamak durumunda kaldım. (Ek – 1 Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne sunulan bilirkişi raporu örneği)

Kararlar 2004 sayılı İİK m. 143’e göre alacaklı tarafından alınmış olan borç ödemeden aciz vesikasına dayanılarak İİK m. 277 ve devamı maddelerine göre açılan tasarrufun iptali davalarında davaya konu borç ve tazminat miktarı için faiz istenip istenemeyeceği hakkındadır. (Ek – 2 Kararların tam metni)

Kararların özeti aşağıdaki gibidir.

Yargıtay 12. HD E. 1976/3878; K. 1976/6023; T. 12.05.1976, Alacaklı, borçluya karşı yaptığı takipten sonuç alamayınca, söz konusu alacağı için aciz belgesi almıştır. Daha sonra iptal davası açmış ve bu davada, alacağı için faiz de istemiştir. Aciz belgesine bağlanan alacaklara faiz işlemeyeceğine ilişkin kural, bu durumda uygulanmaz. Çünkü alacaklının istemi, bu belgeye değil, iptal kararına dayalıdır.

Yargıtay 12. HD E. 2007/2931; K. 2007/5898; T. 27.03.2007, Tasarruf iptal edilmek suretiyle borçlunun mal varlığı meydana gelmiş olmakla acizden bahsedilemeyeceği için İİK’nun 143’üncü maddesinin 4’üncü fıkrasının uygulama yeri bulunmamaktadır. Bu nedenle icra müdürlüğünce alacağa faiz yürütülmesinde bir yanlışlık bulunmadığından şikâyetin reddi yerine kabulü isabetsizdir.

Yargıtay 12. HD E. 1973/3101; K. 1973/3385; T. 30.03.1973, Alacaklı, aciz belgesinde yazılı alacak tutarı için, borçludan aciz gününden sonrasına ilişkin faiz isteyemez.

Yargıtay 15. HD E. 2001/2078; K. 2001/2451; T. 07.05.2001, Aciz vesikasında yazılı alacak miktarı için faiz talep edilemez. İptal davası, üçüncü şahsın elinden çıkarmış olduğu mallar yerine geçen değere taalluk ediyorsa, bu değerler nispetinde üçüncü şahıs davacının alacağından fazla olmamak üzere tazmine mahkûm edilir. Açıklanan nedenlerle, gayrimenkulün elden çıkarılma tarihi itibarıyla tespit edilen değeri ile üçüncü şahsın sorumlu tutulması, bu miktara faiz yürütülmemesi gerekirken, takip dosyasında kesinleşen borç bir yana bırakılarak kefaletteki miktarın nazara alınarak dava tarihinden itibaren faizi ile tahsiline karar verilmesi hatalıdır.

Yargıtay 15. HD E. 2004/3676; K. 2005/673; T. 10.02.2005 Davalı 3. kişi Kemal Süha Kantarcı, taşınmazı 15.12.1998 tarihinde 4. kişiye devrederek elinden çıkardığından İİK’nun 283/II. maddesi uyarınca elinden çıkardığı mal bedeli ile sınırlı olarak tazminata mahkûm edilmiş ise de hüküm altına alınan tazminat tutarına dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi İİK’nun 143’üncü maddesine ve dairemizin yerleşmiş içtihatlarına aykırı olmuş bozma nedeni sayılmıştır.

Kararların tam metni incelendiğinde içtihat farklılığının İİK m. 143/IV hükmünde yer alan “Aciz vesikasında yazılı alacak miktarı için faiz istenemez” hükmünün aciz vesikasına dayanılarak İİK m. 277 ve devamı maddelerine göre açılacak tasarrufunu iptali davalarında uygulanıp uygulanamayacağı üzerine olduğu görülmektedir. 

II. Faiz İstenemeyeceğini Savunan Görüşün İncelenmesi:

Aciz vesikasına bağlanan alacak için aciz vesikasına dayanılarak açılan tasarrufun iptali davasında faiz istenemeyeceğini savunan görüşün hukuki dayanağı; aciz vesikasının borçlunun artık borcu ödeyemeyecek derecede ekonomik sıkıntı içerisine girdiğinin belgesi niteliğinde olmasıdır.

Yasa koyucunun aciz vesikasına bağlanmış olan alacağa faiz yürütülemeyeceğini İİK m. 143’de açıkça hüküm altına almasının nedeni borcunu ödeyemeyeceği kesinleşen bir borçluya karşı faiz yürütülmesinin hem borcun tahsil edilemeyeceğinin resmi belge ile belgelenmiş olması hem de borçluya karşı hakkaniyet ölçülerine sığmayacak olmasıdır. Çünkü artık tahsil yeteneği tamamen borçlunun yeni mal edinmesine kadar tamamen ortadan kalkmış bir alacak için faiz yürütülmesinin hukuk mantığı açısından bir gereği yoktur. Borcunu ödeyemeyecek borçluya daha fazla faiz yükü yüklemekte hakkaniyetle bağdaşmamaktadır.

Artık faiz yürütülemeyecek bir alacak için bu alacağın tahsilini sağlayacak olan tasarrufun iptali davası açılması da borçlunun içinde bulunduğu durumu değiştirmeyecek ve bu nedenle de iptal davası sonucunda verilecek karar sonucunda hükmedilecek miktara da faiz yürütülemeyecektir. Bu sebeple bu görüş İİK m. 143/IV hükmünün tasarrufun iptali davaları sonucunda hükmedilen miktar için de uygulanarak faiz talep edilmesine karşı çıkmaktadır.

III. Faiz İstenebileceğini Savunan Görüşün İncelenmesi:

Aciz vesikasına bağlanan alacak için aciz vesikasına dayanılarak açılan tasarrufun iptali davasında faiz istenebileceğini savunan görüş ise; aciz vesikasının borçlunun borcunu ödemeye gücünün kalmadığını göstermesine karşın, bu belgeye dayalı olarak açılan tasarrufun iptali davası sonucunda verilen kararın borçlunun hacizden kaçırdığı malların tespit edilmiş olduğunu gösterdiğini savunmaktadır.

Böylece alacaklı açısından alacağının bir kısmının tahsilâtını sağlayacak derecede borçluya ait bir malın haczedilebilme fırsatı doğmuştur. Bu dava aynı zamanda borcun tahsil edilebilir kısmı için yani tasarrufunu iptali davası sonucunda hükmedilecek miktar için alacaklının faiz isteme hakkını yeniden canlandırmaktadır. Çünkü aciz vesikasının verilmesindeki asıl amaç borçlunun borcunu ödeyecek kadar malının bulunmamasıdır. Eğer tasarrufun iptali davasına konu mallar borçlu tarafından hacizden mal kaçırmak amacıyla üçüncü şahıslara devredilmemiş olsaydı bu mallar haczedilebilecek ve alacak bu malların değeri ölçüsünde tahsil edilebilecekti. Böylece aciz vesikası alınmasına da gerek kalmayacaktı.

Tasarrufun iptali davası sonucunda verilen karar bir bakıma alacağın hukuki durumunun aciz vesikası öncesi duruma dönülmesini bağlamakta ve alacağa kısmen de olsa tahsil yeteneği kazandırmaktadır.

Diğer bir ifadeyle İİK m. 143/IV hükmü haczedilir malı olmayan borçlunun hakkaniyet ölçülerinde korunması için getirilmiştir. Ancak iptal davası sonucunda haczedilir malı ortaya çıkan borçlu açısından bu hakkaniyet ölçütünün uygulanmasının hukuki temeli ortadan kalkmıştır. Bu nedenle bu görüş iptal davası sonucunda hükmedilecek rakama faiz yürütülmesinin hukuken bir sakıncası olmadığını savunmaktadır.

SONUÇ                               : Yukarıda sunulan nedenlerle; Yargıtay Kanun m. 45’e göre;                                                   

Yargıtay 12. HD E. 1976/3878; K. 1976/6023; T. 12.05.1976,

Yargıtay 12. HD E. 2007/2931; K. 2007/5898; T. 27.03.2007,

Yargıtay 12. HD E. 1973/3101; K. 1973/3385; T. 30.03.1973,

Yargıtay 15. HD E. 2001/2078; K. 2001/2451; T. 07.05.2001,

Yargıtay 15. HD E. 2004/3676; K. 2005/673; T. 10.02.2005 kararları arasındaki içtihat farklılığının giderilmesine karar verilmesini, başvuru sonucundan tarafımın haberdar edilmesini saygılarımla dilerim. 26.08.2014

Eki: 1- Bilirkişi raporu örneği,
        2- Çelişkili kararların örnekleri.
                                                                                                         AVUKAT
                                                                                        BÜLENT NURİ KURDOĞLU

FAİZ YÜRÜTÜLEBİLECEĞİNİ HÜKÜM ALTINA ALMIŞ KARARLAR

T.C.
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ

E. 1976/3878
K. 1976/6023
T. 12.05.1976

DAVA: Merci kararı, alacaklı vekili tarafından temyiz olunması üzerine, bu işle ilgili dosya, mahallinden daireye 12.4.1976 tarihinde gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR: İncelenen Bursa Üçüncü İcra Memurluğu`nun 1976/444 sayılı dosyası münderecatına göre ( T ); 31.500 liralık alacağının masraf, %10,5 faiz, % 3 komisyon ve vekillik ücreti ile birlikte tahsili için ( R ) aleyhine 11.8.1971 günlü talepname ile takip yapmış ve borçlu hakkında kesinleşen takip esnasında, borçlunun haczi kabil emvali bulunmadığından dolayı, alacaklının iptal davası açmak için aciz vesikası verilmesini istemesi üzerine, 20.9.1971 tarihinde, İİK`nin 143.maddesi gereğince aciz vesikası verilmesine karar verilerek, aynı gün alacaklıya, düzenlenen aciz vesikası verilmiştir. Bu alacak, bidayette (....) Bankası`na temlik edilmiş ise de, bilahare (....) Bankası`nın, sözü geçen alacağı tekrar takip yapan ( T )`ye temlik ettiği anlaşılmıştır.

( T ), İnegöl Asliye Hukuk Mahkemesi`nin 4.2.1975 günlü iptal kararını ibraz ederek, İİK`nin 283.maddesi gereğince iptale konu teşkil eden taşınmazın haczini istemiştir.

İcra memuru; aciz vesikası 34.330 liralık meblağ üzerinden verildiği, dosyada ise 37.500 liranın tekrar alacaklıya temlik edildiği anlaşıldığından, borçtan fazlasının temlik edilmiş bulunduğuna, aciz vesikası ile İİK`nin 143.maddesi gereğince faiz istenemeyeceğine, takibin 34.330 lira üzerinden devamına faiz tahakkuk ettirilmemesine, aciz vesikası 1 yıllık süre içerisinde ibraz edilmemiş olduğundan alacaklı vekilinin borçluya yeniden ödeme emri tebliğine ve alacaklı vekilinden yeniden harç alınmasına ve ödeme emri kesinleşinceye kadar 2.2.1976 tarihinde verilen kararla yapılan haciz muamelesinin hükümsüz sayılmasına karar vermiştir. Alacaklı, icra memurluğunca verilen bu kararı şikâyet etmiştir. Dosya münderecatı, yukarda yazılı kararda zikredilen maddi vakıaya uygundur. Şu halde, konunun İİK`nin 143. ve 283. maddelerine göre tetkiki gerekmiştir. 143. maddede açıklandığı veçhile, aciz vesikası alacaklıya, bu Yasa`nın 277.maddesinde yazılı hakları bahşeder. Şu halde, açılan iptal davası sonunda verilen karar, alacaklıya ne gibi haklar bahşetmiş ise yeniden yapılan talepte bu hususun, yani tanınan hakların yerine getirilmesi gerekir. İptal davasına ilişkin 277 ve onu izleyen maddeler ve özellikle 283. madde hükmü göz önünde tutulduğu takdirde ( iptal davası sabit olduğu takdirde ), bu davaya konu teşkil eden mal üzerinde cebri icra yolu ile alacaklı, hakkını alma yetkisini elde etmiş olur ve dava konusu taşınmazın üçüncü şahıs üzerindeki kaydının düzeltilmesine yer olmadan, haciz ve satışını isteyebilir. Alacaklı, iptal davasına ait ilamı ibraz ederek, sözü geçen gayrimenkulün haczini istediğine göre, borçluya yeniden bir ödeme emri gönderilmeden bu haczin yapılması ve sonucunda taşınmazın satılması gerekir. Bu halde, icra memurluğunca bidayette 2.2.1976 tarihinde haczin vaz`ına dair karar yasaya uygundur. Bu özel hüküm karşısında, İİK`nin 143. maddesinde yazılı sürenin olaya uygulama olanağı bulunmamıştır. Şayet alacaklı, iptaline karar verilen taşınmazın satışını istemeyip borçlu hakkında diğer emvali yönünden de takibe teşebbüs etseydi, 143. maddede yazılı sürelerin göz önünde tutulması gerekirdi ve bu halde harcın ödenmesi ve yeniden ödeme emri tebliği icap ederdi. Bu nedenlerle, icra memurluğunca 5.3.1976 tarihinde verilen kararın ( a ), ( b ) ve ( c ) bentlerinde yazılı hususlara ilişkin şikâyetin kabulü icap eder.

Faiz yönüne gelince; yukarıda beyan edildiği veçhile, İİK`nin 143.maddesi, aciz vesikası yönünden bir takip usulü bu takipte istenebilecek alacağın miktarını ve fer`ilerini ve süresini tayin etmiştir. Borçlu aleyhine yapılan takipte, borçlunun hiçbir malı bulunmadığı saptanırsa, bu halde aciz vesikası verilecektir. Alacaklının aldığı bu aciz vesikasına göre, zamanaşımı işlemeyecektir. Buna karşılık da aciz vesikasında yazılı alacak miktarı için faiz de istenmeyecektir. Alacaklı, bu hükümle kendisine tanınan iptal davası hakkını kullanmazsa, bilahare, yani aciz vesikasından sonra borçlunun yeni mal iktisap etmesi halinde, bu mallarına karşı yeniden takibe geçerse, bu halde aciz vesikası verildiği tarihten itibaren 1 sene geçmiş ise, İİK`nin takibe dair usullerine riayet edilerek ödeme emri göndererek ve bittabi alacaklı, harç da ödeyecektir. Aciz vesikası ile alacağın zamanaşımına uğramayacağı prensibine karşı da borçlunun, elinde olmayan sebepler muvacehesinde borcunu ödemeyecek duruma düşmesi hususu göz önünde tutularak faiz istenmesi de mümkün olmayacağı kabul edilerek, iyi niyet kurallarına uygun şekilde, her iki tarafın zararlarının bertaraf edilmesi amacı ile bu hükmün var edildiğinin kabulü gerekir. Olayda; alacaklı, borçlunun diğer mallarına müracaat ederek, yeni bir takip açmış olmayıp 283. maddeye dayanarak iptal ettirdiği temlike ait tasarrufa dayanarak alacağını istediğine göre, yukarıda yazılı genel prosedürün olaya uygulanması, her şeyden evvel kötü niyetli bir borçlu ile üçüncü kişiyi korumaya matuf bir hareket olur ki, bunun kabulü, evvela kanun koyucunun vaaz etmiş olduğu genel prensiplere aykırı olduğu kuşkusuzdur. 143. madde, alacaklıya bir iptal hakkı tanıdığı ve 283. madde de bu iptal sonunda iptal edilen tasarrufa konu teşkil eden gayrimenkulün üçüncü şahıs üzerindeki kaydının tashihine mahal olmadan, onun haczini ve satışını isteyerek hakkını alma yetkisini verdiği cihetle, hakkın şümulü, 143. maddeye göre, sınırlı olarak karara istinaden takip yapıldığı cihetle, hak fer`ilerine de şamil olur. Bu nedenlerle, icra memurluğunun faize ilişkin kararı da yanlış bulunması sebebiyle, şikâyetin tüm olarak kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı nedenlerle reddine karar verilmesi isabetsiz; alacaklının temyiz itirazları yerinde görüldüğünden, temyiz olunan kararın BOZULMASINA, bozmanın diğer yönlerinde oy birliğiyle, faize ilişkin yönünden oy çokluğuyla, İİK`nin 366 ve HUMK`nin 428`inci maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 12.5.1976 gününde karar verildi.

KARŞI OY YAZISI

İİK`nin 143.maddesine göre takip alacaklısı, alacağının tamamını alamamış ise, ödenmeyen kısım için kendisine borç ödemeden aciz vesikası verilir. Bu vesika ve 105.maddenin 1. ve 2. fıkraları gereği haczi kabil mal bulunmadığına dair mahallinde düzenlenmiş tutanak dahi doğrudan doğruya aciz vesikası yerine geçmekle, alacaklıya 277.maddede yazılı haklara kullanabilme olanağını sağlar. Borç ödemede aciz vesikaları kullanabilme olanağını sağlar. Borç ödemede aciz vesikası "borç ikrarı" yerini tutan senet niteliğindedir. Aciz vesikasına bağlanan borç, miktarı bakımından borçluya karşı faiz işlemeyeceğini, İİK`nin 143/4.maddesinin mutlak hükmü gereğidir. Böylelikle, aciz vesikasında yazılı borç yönünden, borçlu bakımından zamanaşımının işlemeyeceği yolundaki hükme karşı ayrıca borçludan faiz istenemeyeceği hükmü vaaz edilerek denge sağlanmıştır. Aciz vesikasına bağlanmış borç bakımından, asıl borçludan faiz istenemez ve fakat borçlu yönünden zamanaşımı işlemez ( İİK 143/son ). Aciz vesikasına istinaden, İİK`nin 277 ve takip eden maddeleri uyarınca iptal davası açılması, bu kuralda bir değişiklik yapmaz. Yani, asıl alacak bakımından yine zamanaşımı işlemez. İptal kararı alınmış olsa bile, borca karşılık teşkil edecek bir mal bulunmuş olmasına rağmen, İİK`nin 143.maddesinde kurulmuş denge gereği faiz işlemez. 277 ve devam eden maddelerine göre alınmış iptal kararının infazı sırasında, 143.maddede yer almış faizle ilgili kuralın uygulanmayacağına dair bir istisna hükmüne Kanunda yer verilmiş değildir. Bu sebeple, sonradan borçlunun eline geçen malın memba ve nedeni ne olursa olsun, sonuca etkili olamaz. Borçlu yararına zamanaşımı yürümediğinden, borçlu zararına faizin işlediğinin öne sürülmesi mümkün değildir.

SONUÇ: Bu itibarla, bozma kararında faizin işleyeceğine dair yer alan görüşe ve bu sebeple yapılan bozma kısmına katılmıyorum.

Üye
(S.Ö.)


T.C.
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ

E. 2007/2931
K. 2007/5898
T. 27.03.2007

DAVA: Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR: Borçlu hakkında 09.01.2001 tarihinde takip yapılmış, 8.447.000.000 TL alacağın tahsili imkânı bulunmadığından 26.02.2001 tarihinde aciz vesikası verilmiştir. Alacaklı, aciz vesikasına dayalı olarak takip yapmayıp İİK 277/1. maddesi 1 nolu bendine dayalı olarak "borçlunun 1304 parsel üzerindeki tasarrufunun iptali" hakkında Asliye Hukuk Mahkemesinde açmış bulunduğu dava sonucunda bu parseldeki tasarrufun alacaklının alacağının tahsiline yeterli kısmında iptale karar verilip ve anılan kararın kesinleşmesi üzerine bu ilama dayalı olarak 20.09.2005 tarihinde harç yatırarak takibi yenilemiştir. Tasarruf iptal edilmek suretiyle borçlunun mal varlığı meydana gelmiş olmakla acizden bahsedilemeyeceği için İİK’nun 143. maddesinin 4. fıkrasının uygulama yeri bulunmamaktadır. Bu nedenle icra müdürlüğünce alacağa faiz yürütülmesinde bir yanlışlık bulunmadığından şikâyetin reddi yerine kabulü isabetsizdir.

SONUÇ: Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda belirtilen nedenlerle İİK 366 ve HUMK 428. maddeleri uyarınca ( BOZULMASINA ), 27.03.2007 gününde oy birliğiyle karar verildi.

FAİZ YÜRÜTÜLEMEYECEĞİNİ HÜKÜM ALTINA ALMIŞ KARARLAR

T.C.
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ

E. 1973/3101
K. 1973/3385
T. 30.03.1973

DAVA: Şikayetçi H.Ç. ile diğer taraf Hazineyi Maliye`ye müteallik olmak üzere, Dinar İcra İşleri Tetkik Mercii`den verilen 23.2.1973 tarih ve 7-3 sayılı kararın müddeti içinde temyizen tetkiki, şikayetçi tarafından istenmesi üzerine, bu işle ilgili dosya, mahallinden daireye 13.3.1973 tarihinde gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR: İcra takibi, 882,52 liranın, 26.10.1937 tarihinden itibaren işleyecek % 5 faiz, 43 lira yargı gideri, 30 lira vekâlet ücreti ile birlikte tahsili için, 17.3.1969 tarihinde açılmış, muhtelif safhalar geçirmiş ve tahsilâtta bulunulmuştur. Alacaklı, son olarak bakiye 331,50 lira için takibin devamını isteyerek borçluya 2.2.1973 gününde icra emri tebliğ ettirmiş, borçlu da 8.2.1973 gününde tetkik merciine verdiği dilekçeyle "esas borcun tamamen ödendiğini, aciz nedeniyle faiz yürütülemeyeceğini" bildirerek itirazda bulunmuştur.

İİK`nin 143`üncü maddesinde açıklandığı gibi; aciz belgesinde yazılı alacak miktarı için, aciz tarihinden sonra faiz istenemez. Binaenaleyh, 1935/577 sayılı dosya ile başlatılıp, değişik esas numaralarıyla bugüne kadar devam ettirilen icra takibine ait esas alacak, takip masrafları ve aciz belgesi tarihine kadar işleyen faizler tespit edilip, gerçek alacak miktarı bulunduktan ve muhtelif tarihlerde vaki tahsilât ve ödemeler düşürüldükten sonra, bakiye kalıp kalmadığının incelenmesi lazımdır.

SONUÇ: Temyiz isteği bu nedenle yerinde görüldüğünden, merci kararının, İİK 366 ve HUMK 428’inci maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 30.3.1973 gününde oy birliğiyle karar verildi.

T.C.
YARGITAY
15. HUKUK DAİRESİ

E. 2001/2078
K. 2001/2451
T. 07.05.2001

DAVA: Hükmün temyizen tetkiki davalı Sabahattin vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kâğıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR: 1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı 3. kişi Sabahattin'in aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir.

2- Taraflar arasındaki uyuşmazlık İİK’nun 277 ve devamı maddeleri gereği açılan tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Mahkemece 3. şahıs Sabahattin'in 9.2.1998 tarihinde dava dışı Erdal ve Ayşe'ye yaptığı satış nedeniyle davalı borçlu Hülya'nın sorumlu olduğu borç tutarı 2.500.000.000 TL.'nin 2.4.1998 dava tarihinden itibaren %80 ve değişen oranlarda reeskont faizi ile davalı Sabahattin'den alınarak davacı alacaklıya ödenmesine karar verilmiş, karar davalı üçüncü kişi tarafından temyiz edilmiştir.

Davaya konu taşınmazın davalı üçüncü kişi tarafından elden çıkarıldığı 9.2.1998 tarihi itibariyle değeri bilirkişi raporu ile 4.635.700.000 TL saptanmış, bu bedel mahkemece de benimsenmiştir.

İİK 283/II maddesi uyarınca iptal davası, üçüncü şahsın, elinden çıkarmış olduğu mallar yerine geçen değere taalluk ediyorsa, bu değerler nispetinde üçüncü şahıs nakden tazmine ( davacının alacağından fazla olmamak üzere ) mahkûm edilir.

İzmir 14. İcra Müdürlüğünün 1998/749 Sayılı takip dosyası nedeniyle düzenlenen 26.11.1999 tarihli Borç Ödemeden Aciz Belgesi nedeniyle davacı bankanın davalı borçlu Hülya'dan olan alacağının 26.11.1999 tarihi itibariyle faiz ve masraflar hariç 14.746.338.269 TL'ye ulaştığı anlaşılmakta olup, İİK 143/IV maddesi uyarınca aciz vesikasında yazılı alacak miktarı için faiz istenemeyeceğinden ve aynı kanunun 283/II. maddesi uyarınca üçüncü şahıs elinden çıkarmış olduğu gayrimenkul yerine geçen değer nispetinde nakden tazminle mükellef olduğundan, gayrimenkulün 9.2.1998 elden çıkarılma tarihi itibariyle saptanan değeri 4.635.700.000 TL ile davalı üçüncü şahsın sorumlu tutulması, bu miktara ayrıca faiz yürütülmemesi gerekirken, takip dosyasında kesinleşen borç tutarı bir yana bırakılarak kefaletteki limit nazara alınarak yazılı şekilde 2.500.000.000 TL'nin 2.4.1998 dava tarihinden itibaren %80 ve değişen oranlarda reeskont faizi ile davalı üçüncü kişiden tahsiline hükmedilmesi doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda ( 1 ) bentte yazılı nedenlerle davalı 3. şahsın diğer temyiz itirazlarının reddine, hükmün ( 2 ) bentte açıklanan nedenlerle temyiz eden davalı üçüncü şahıs yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalı Sabahattin'e iadesine, 7.5.2001 gününde oy çokluğuyla karar verildi.

Muhalefet Şerhi

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre kararın onanması görüşündeyim.

İhsan ULUSOY
ÜYE


T.C.
YARGITAY
15. HUKUK DAİRESİ

E. 2004/3676
K. 2005/673
T. 10.02.2005

DAVA: Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün duruşmalı olarak temyizen tetkiki davalı Pakize Emine Sipahioğlu ve davalı Kemal Süha Kantarcı vekilleri tarafından istenmiş olmakla duruşma için tayin edilen günde davacı vekili avukat Taylan Demir ile davalı Fatma Urgalıoğlu vekili avukat Ülkü Harhar ve davalı K.Süha Kantarcı vekili avukat Özlem Güran geldi. Davalı Emine Sipahioğlu vekili gelmedi. Temyiz dilekçelerinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve hazır bulunan taraflar avukatları dinlendikten sonra vaktin darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması başka güne bırakılmıştı. Bu kere dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR: 1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalı 3. kişi Kemal Süha'nın sair temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir.

2- Davalı borçlu dava konusu taşınmazı 30.9.1998 tarihinde 3 milyar TL bedelle davalı 3. kişi Kemal Süha Kantarcı'ya satmış, Kemal Süha Kantarcı da aynı taşınmazı 15.12.1998 tarihinde 10 milyar TL bedelle davalı Emine Pakize Sipahioğlu'na devretmiştir. İİK’nun 278/III 2. maddesi uyarınca borçlunun kendi verdiği şeyin ( tasarrufun yapıldığı tarihteki ) değerine göre ivaz olarak pek aşağı bir bedel kabul ettiği tasarruflar bağışlama gibidir. Borçlu tarafından Kemal Süha'ya yapılan tasarruf bedel farkı nedeniyle iptale tabi ise de davalı Pakize Emine Sipahioğlu borçlu ile değil 3. kişi ile tasarrufta bulunan 4. kişi durumunda olduğundan bedel farkına gidilemez. Davalı Pakize'nin kötüniyetli olduğunu, yani dava konusu malı kendisine devreden 3. kişi ile borçlu arasındaki tasarrufun iptale tabi olduğunu bildiğini davacı alacaklı iddia ve ispat edebilmiş değildir. Bu itibarla Pakize Emine hakkında açılan davanın reddi yerine onun da taşınmazı elinde çıkarmış olması nedeniyle bedelle sorumlu tutulması doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.

3- Davalı 3. kişi Kemal Süha Kantarcı, taşınmazı 15.12.1998 tarihinde 4. kişiye devrederek elinden çıkardığından İİK’nun 283/II maddesi uyarınca elinden çıkardığı mal bedeli ile sınırlı olarak tazminata mahkûm edilmiş ise de hüküm altına alınan tazminat tutarına dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi İİK’nun 143. maddesine ve Dairemizin yerleşmiş içtihatlarına aykırı olmuş bozma nedeni sayılmıştır.

4- İptal davalarında, haciz yolu ile yapılan takiplerde aciz vesikasında yazılı miktar ile iptal davasına konu tasarrufun değerinden hangisi az ise o miktar üzerinden, iflastaki iptal davasında ise iptale konu tasarrufun tamamının değeri üzerinden nispi harç alınacağı, keza vekâlet ücretinin de takibe konu alacak ile davaya konu tasarrufun hangisi az ise, o miktar üzerinden takdir edileceği gözetilmeyerek harç ve vekâlet ücretine yüksek olan alacak miktarı üzerinden hükmedilmesi de usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.

SONUÇ: Yukarıda ( 1. ) bentte yazılı nedenlerle davalı Kemal Süha'nın diğer temyiz itirazlarının reddine, hükmün ( 2. ) bentte açıklanan nedenlerle davalı Pakize Emine Sipahioğlu yararına, ( 3. ) ve ( 4. ) bentlerde yazılı nedenlerle de davalı Kemal Süha yararına BOZULMASINA, 400,00 YTL duruşma vekâlet ücretinin davacıdan alınarak duruşmada vekille temsil olunan davalı Kemal Süha'ya ödenmesine, ödedikleri temyiz peşin harcının istekleri halinde temyiz eden davalılar Pakize Emine Sipahioğlu ve Kemal Süha Kantarcı'ya geri verilmesine, 10.2.2005 gününde oy birliğiyle karar verildi.

YARGITAY'DAN GELEN CEVAP: 

Yargıtay tarafıma gönderdiği cevapta kararlar arasında çelişki olmadığı ve farklı konularla ilgili oldukları gerekçesiyle içtihadı birleştirme konusu olamayacaklarını belirtmiştir. 

24 Mayıs, 2012

MURİS MUVAZAASINA İLİŞKİN İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME KARARI

MURİS MUVAZAASINA İLİŞKİN
YARGITAY İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME BÜYÜK GENEL KURULU
KARARININ İNCELENMESİ[1]

I. GİRİŞ:

Ülkemizde sıkça görülen olaylardan biride kız çocuklarından mal kaçırmak amacıyla miras bırakan ile erkek mirasçıları arasında yapılan gizli anlaşmalardır. Bu makalemizde hukukumuzda muris muvazaası davası olarak bilinen bu dava türü hakkında verilmiş olan YİBBGKK’nı inceleyeceğiz.

II. YARGITAY İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME BÜYÜK GENEL KURULU KARARI:

Dosya No: 1974/1 Esas
                  1974/2 Karar

GEREKÇE:

Bir kimsenin: mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla: tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malını, gerçekte bağışlamak istediği halde tapu sicil memuru önünde iradesini satış biçiminde açıkladığının gerçekleşmemiş olması durumunda, saklı pay sahibi olan mirasçıların tenkis ya da mirasta iade davası açmak haklarını kullanmayıp Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine dayanarak muvazaa nedeniyle tapu kaydının iptalini isteyip isteyemeyecekleri ve saklı pay sahibi olmayan mirasçıların da aynı davayı açmak yetkisine sahip olup olmadıkları ve miras bırakanın bu davranışının, medeni kanunun 603. maddesinin ikinci fıkrası gereğince o taşınmazı iade etmekten ayrık tutmuş bulunduğu anlamına gelip gelmediği konusunda Yargıtay 2. HD’nin 22.12.1964 gün 6411 Esas ve 6298 Karar sayılı ve 01.10.1973 gün 5238 Esas, 5437 Karar sayılı ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 04.05.1960 gün 2/24 Esas ve 24 Karar sayılı ve 21.02.1968 gün 2/1510 Esas, 99 Karar sayılı kararları arasında içtihat aykırılığı bulunduğu gerektiği, 2. HD başkanı tarafından Yargıtay 1. Başkanlığı’na bildirmesi üzerine, Yargıtay Kanunu’nun 20. maddesinin ikinci fıkrası gereğince Yargıtay Başkanlık Divanı işi incelemiş ve içtihadın birleştirilmesi yoluna gidilmesi kararını vermiş olduğundan Yargıtay 1. Başkanlığı’nca Yargıtay Kanunu’nun 18 ve 19/7 maddeleri uyarınca Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun 11.03.1974 günü saat 09:00’da toplanması uygun görülmüş ve böylece yapılan toplantı ve görüşmeler sonucunda 2. HD ile Hukuk Genel Kurulu’nun söz konusu kararları arasında içtihat aykırılığı bulunduğuna oy birliği ile karar verilmiş ise de konunun esas bakımından bir görüş doğrultusunda iki oy çokluğu ile elde edilemediği için 1. Başkanlıkça uygun görüldüğü üzere ikinci toplantı 01.04.1974 günü saat 09:00’da yapılarak konu görüşülmüştür.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kararlarında: mirasçıyı miras hakkından yoksun etmek amacıyla miras bırakanın muvazaalı olarak yapmış olduğu tasarruf işlemlerinin iptalini dava etmek hakkı saklı pay sahibi olsun ya da olmasın tüm mirasçılara tanınmış ve tenkis ve mirasta iade ilgili hükümleri aslında geçerli tasarruflar için uygulanabileceği açıklanmıştır. Yargıtay 2. HD kararlarında ise böyle bir dava hakkı tanınmamış; sadece saklı pay sahiplerinin Medeni Kanun’u 507. maddesinin dördüncü fıkrası gereğince tenkis davası açabilecekleri ve miras bırakanın bu davranışının Medeni Kanun’un 603. maddesinin ikinci fıkrası gereğince o taşınmazı iade etmekten ayrık tuttuğu anlamına geldiği kabul edilmiştir. İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nda konu sadece sevk edildiği olayla sınırlı olarak ele alınmıştır. Daha açık bir deyimle; tasarruf işleminin tapu sicilinde kayıtlı olan taşınmaz malın görünüşte satış ve gerçekte ise hibe biçiminde oluştuğu olayı ile sınırlandırılmıştır. 

Görüldüğü gibi Hukuk Genel Kurulu ile 2. HD kararları arasında temelde yer alan uyuşmazlık, dava hakkının varlığında toplanmaktadır. Bu nedenledir ki görüşmeler sırasında muvazaa iddiasının ispatı ve ispat biçimi, İçtihadı Birleştirmenin kapsamı dışında kaldığı kabul edilmiştir.

Gerek 2. HD Başkanlığı’nın düşünce yazılarında, gerekse görüşmeler sırasında Hukuk Genel Kurulu kararlarına karşı sürülen görüş özetle şu gerekçelere dayanmıştır.

a- Borçlar Kanunu’nun 18. maddesinde yer alan akdin yorumu ve muvazaa ile Medeni Kanun’un 507/4 maddesine dayanan saklı pay sahibi mirasçıya tanınmış olan tenkis davası hakkı ayrı ayrı hukuksal meselelerdir. Bu akitten doğan hukuk bağı yalnız o akdin taraflarının ve onların külli haleflerinin bağlar. Bir akdin tarafı olmayan kimse, başkalarının yaptığı akde dayanak yapamaz. Hal böyle olunca Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine göre mirasçıların muvazaa iddiasında bulunmaları olanaksızdır. Muvazaa iddiası ancak sözleşmenin tarafı olan kimse ya da külli halefi tarafından ileri sürülebilir. Bu ilkenin ayrık halleri kanunda sınırlı olarak gösterilmiştir. (Örneğin: İcra ve İflas Kanunu’nun 277 ve Medeni Kanunun 690. maddeleri)

b- Miras hukukunun özellikleri nedeniyle Medeni Kanunun 507/4. maddesinde getirilen hüküm, özel bir hüküm niteliğini taşır. Oysaki Borçlar Kanunu’n 18. maddesi hükmü genel hüküm niteliğindedir. Özel hüküm varken genel hükme gidilemez. Bu nedenle dava hakkının varlığı, biçimi ve sınırı Medeni Kanunun 507/4 maddesi hükmü çerçevesinden çizilmek gerekir.

c- Medeni Kanunun 508. maddesinde iyi niyetli kişi: o şeyi elinden çıkarmışsa, ölüm gününde elinde kalan değer tenkise esas olur hükmü yer almıştır. Muvazaalı işlemlerde iyi niyet söz konusu olmayacağına göre 507/4 maddesinin muvazaa ile ilişkisinin bulunmadığı kendiliğinden ortaya çıkar.

d- Medeni Kanunun 507/4 maddesinin dayanağı ölenin son arzularına saygı ilkesidir. Bu tür olaylarda Borçlar Kanunu’nun 18. maddesi hükmü gereğince dava hakkı tanındığı takdirde bu ilke zedelenmiş olur.

e- Hukuk Genel Kurulu kararlarında yer alan temel gerekçe, gizli akdin biçim koşulu gerçekleşmediğinden geçersiz olduğu doğrultusunda 07.10.1953 gün 8/7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında yer alan gerekçedir. Oysaki gizli akit şekli bağlı olsa dahi geçerlidir. Nitekim 27.03.1957 gün ve 12/2 sayılı şufa ile ilgili İçtihadı Birleştirme Kararı ile bu görüş benimsenmemiştir.

f- Gerçekte mirasçının bağışlamak istediği taşınmazını tapi memuru önünde satmış gibi ifade eden kişinin bu davranışı Medeni Kanunun 603. maddesinin ikinci fıkrası gereğince o taşınmazı iadeden ayrık tutmak istediği anlamına gelir.

Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanan muvazaa ile medeni kanunun 507/4 maddesine dayanan tenkis davasının ayrı ayrı hukuk müesseseleri olduğu yönünden görüşler arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Medeni kanunun 5. maddesi hükmünce sözleşmenin doğumuna, hükümlerine ve sukutu nedenlerine ilişkin olup borçlar kısmında yer alan genel kuralların medeni hukukun diğer kısımlarında da uygulanması öngörülmüştür. O halde borçlar kanununun genel hükümleri arasında yer alan 18. maddenin miras hukukunda da uygulanması doğaldır.

Miras hükümleri arasında bu kuralı engelleyecek bir hükme yer verilmemiştir. Medeni kanunun 507/4 maddesinin miras kısmında yer alması, mirasçının borçlar kanunun 18. maddesine dayanan dava hakkını engelleyecek bir sonuç doğurmaz. Yukarıda değinildiği üzere her iki maddenin ayrı ayrı hukuk müesseselerini düzenlemiş olması karşısında sorunun başka türlü düşünülmesi de olanaksızdır. O halde borçlar kanununun 18. maddesinin miras ile ilgili sözleşmelerde de uygulanması gerekir.

Karşı görüşte belirtildiği gibi muvazaalı satış işlemi ile miras hakkından yoksun edilen kimse külli halef olarak değil doğrudan doğruya üçüncü kişi olarak dava açma hakkına sahiptir. Çünkü bu üçüncü kişinin hakkı miras bırakanla alıcı tarafından birlikte yapılan hukuk işlemi ile çiğnenmiştir. Böyle bir durumda üçüncü kişinin dava hakkının varlığı, kanunda belli konulara hasredilmemiştir. İsviçre federal mahkemesi de kararlı içtihatları ile konuyu bu doğrultuda çözüme bağlamıştır.

Muvazaa nedeniyle satış sözleşmesi geçersiz sayılsa bile gizli hibe akdi geçerli olacağından mirasçının borçlar kanununun 18. maddesine dayanarak açacağı davada yarar bulunmadığı ve bu nedenle bir sonuç doğurmayacağı düşüncesini de kabul etmek olanaksızdır. Gerçekten böyle bir davayı açacak kimsenin, davada yararının bulunması zorunludur. Ve ilke olarak da gizli akit geçerlidir. Ancak gizli akdin geçerli sayılabilmesi için tüm koşulların oluşmuş olması zorunludur. İçtihadı birleştirmeye konu, tapuda kayıtlı bir taşınmaz malın muvazaalı olarak satışıdır. Böyle bir durumda gizli akdin geçerli sayılabilmesi için gizli akit, biçim koşuluna (şekil şartına) bağlı ise biçim koşulunun da gerçekleşmiş olmasında zorunluluk vardır. Aksi durumda hibe sözleşmesinin varlığından söz edilemez. Çünkü tapu memuru önünde açıklanan irade; bir ivaz karşılığı mülkiyetin aktarılması iradesidir ki, sadece bu iradeye resmiyet verilmiştir. Satışa ilişkin resmi işlemin gizli akdi de içine alacağı kabul edilemez. Nitekim İsviçre federal mahkemesinin kararıl içtihatları ve yabancı bilimsel hâkim görüşler de bu doğrultuda yerleşmiştir. Ayrıca 07.10.1953 gün 8/7 sayılı Yargıtay içtihadı birleştirme kararında bu temel görüş benimsenmiştir. Sonradan çıkarılan 27.03.1957 gün ve 12/2 sayılı içtihadı birleştirme kararı ise şufa ile ilgilidir. Görüşler arasında ileri sürüldüğü gibi bu karar 1953 günlü içtihadı birleştirmenin kabul ettiği ilkeyi de bozmamıştır. Sözü edilen 27.03.1957 günlü içtihadı birleştirme kararında: şufa hükümlüsü taşınmaz sahibinin yaptığı satış akdinin aslında hibe olduğunu iddia etmesi karşısında böyle bir dava hakkının bulunduğu ve ispatlandığı takdirde şufa hakkının varsayılamayacağı belirtilmiştir. Burada hibenin geçerliliği değil satım sözleşmesinin geçerliliği ele alınmıştır. Hiç kuşkusuz böyle bir olayda hibenin de geçerliliği ileri sürülmüş olsa, hibe sözleşmesi de geçersiz olmadığından taşınmaz şufa yükümlüsüne geri döner ki şufa hakkı bakımından sonucunun değişmeyeceği doğaldır.

Borçlar kanununun 18. maddesine göre mirasçıya tanınacak iptal davası hakkının medeni kanunun 507/4 maddesinin uygulanmasına yer bırakmayacağı doğrultusundaki düşünceleri de kabul etmek olanaksızdır. Çünkü medeni kanunun 507/4 maddesindeki dava hakkı aslında geçerli işlemler için tanımış bir dava hakkıdır. Borçlar kanununun 18. maddesine dayanan dava hakkı ise işlemin aslında geçersizliği nedenine dayanır. Onun içindir ki medeni kanunun 508. maddesinde iyi niyetli olan ve kendisine teberruda bulunan kimse korunmuştur.

Miras hukuku miras bırakanın iptali mümkün ölüme bağlı tasarruflarında bile onun son arzularına değer vermemiştir. (medeni kanun m. 499 ve 500) ölenin son arzularına saygı ilkesi, ancak onun hukuka uygun tasarrufları için söz konusudur. Bu bakımdan miras hukukunda ölenin son isteklerine saygısızlık gibi bir düşüncede kabul edilemez.

Medeni kanunun 603. maddesi hükmü de aslında geçerli tasarruflara karşı mirasçıların miras payını diğer mirasçılara karşı koruyan bir hükümdür. Geçersiz tasarruf miras payına etki yapmayacağından, mirasçının bu hükme dayanmasında bir yarar yoktur. Böyle bir tasarrufla miras bırakanın açığa vurulan iradesi ile hukukça değer taşımaz.

Bu nedenlerle Yargıtay 2. HD’nin görüşünü ve bu doğrultuda ileri sürülen karşı görüşleri kabul etmek olanağı bulunmamıştır.

SONUÇ: Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunu gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarının, görünürdeki satış sözleşmesinin borçlar kanununun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan medeni kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 01.04.1974 günlü ikinci toplantısında oy çokluğu ile karar verildi.

III. KARARIN İNCELENMESİ:

Kararın incelemesini iki başlık altında yapacağız. Öncelikle muris muvazaasının ne olduğunu ve “muvazaa” kavramının yeni Türk Medeni Kanunu’ndaki ismiyle “danışıklı işlem”in ne olduğunu açıklamaya çalışacağız.

IV. MUVAZAA (DANIŞIKLI İŞLEM) NEDİR? :

Tarafların isteyerek ve bilerek iradeleri ile beyanları arasında meydana getirdikleri uygunsuzluğa muvazaa denir. Tarafların irade ve beyanları aralarında isteyerek uygunsuzluk yaratmalarındaki amaç üçüncü kişileri yanıltmaktır. Yeni Türk Medeni Kanunu’nda “muvazaa” kavramının yerini aynı anlama gelen “danışıklı işlem” almıştır.

V. MURİS MUVAZAASI (DANIŞIKLI İŞLEM) NEDİR? :

Muris, kelime anlamıyla miras bırakan kişi anlamına gelmektedir. Muris muvazaası da miras bırakanın danışıklı işlemi olarak tanımlanabilir. Bu tanım ışığında miras bırakan ölümünden önce bir kısım mirasçısını mirasından mahrum etmek amacıyla görünüşte yasal olan ancak gerçekte mirasçılarını mirasından mahrum etmek amacıyla yapılmış gizli bir anlaşmaya dayanan işlemlere muris muvazaası ya da miras bırakanın danışıklı işlemi diyebiliriz. 

Muris muvazaası olarak bilinen davaların konusunu çoğunlukla kız çocuklarından kaçırılmak istenen tapulu taşınmazlar oluşturmaktadır.

VI. MUVAZAANIN HUKUKİ DAYANAĞI:

Hukukumuzda muvazaanın dayanağı 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun “Akitlerin Tefsiri Muvazaa” başlıklı 18. maddesidir. Bu maddeye göre;

“Bir akdin şekil ve şartlarını tayininde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmayarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır.

Tahriri borç ikrarına istinat ile alacaklı sıfatını iktisap eden başkasına karşı, borçlu tarafından muvazaa iddiası dermeyan olunamaz.”

İncelemesini yaptığımız YİBBGKK Türk Medeni Kanunu’nun tenkise tabi kazandırmaları düzenleyen 565. maddesi ve mirasta denkleştirmeyi düzenleyen 669. maddesi ile 818 Sayılı Borçlar Kanunu’nun 18. maddesindeki düzenlemeyi karşılaştırmaktadır. Yargıtay, murisin kendisinin taraf olduğu ve hukuken geçerli olan işlemlerinin Borçlar Kanunu m. 18 çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymakta ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan TMK’nın 565 ve 669 (Eski MK m. 507 ve 603) maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağını kabul etmektedir.  

VII. İÇTİHADI BİRLEŞTİRMEYE KONU OLAN YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ’NİN KARARININ İNCELENMESİ:

Yargıtay 2. HD saklı pay sahibi mirasçının TMK m. 565/IV uyarınca tenkis davası açabileceğini ve miras bırakanın bu davranışının TMK m. 669/II gereğince o taşınmazı iade etmekten ayrık tuttuğu anlamına geldiğini kabul etmiştir.

“Tenkise tâbi kazandırmalar” başlıklı Türk Medeni Kanunu m. 565/IV; 

“Aşağıdaki karşılıksız kazandırmalar, ölüme bağlı tasarruflar gibi tenkise tâbidir; (…)

4. Miras bırakanın saklı pay kurallarını etkisiz kılmak amacıyla yaptığı açık olan kazandırmalar” hükmünü içermektedir.

“Mirasta denkleştirme” başlıklı Türk Medeni Kanunu m. 669/II; (…)

Miras bırakanın çeyiz veya kuruluş sermayesi vermek ya da bir malvarlığını devretmek veya borçtan kurtarmak ve benzerleri gibi karşılık almaksızın altsoyuna yapmış olduğu kazandırmalar, aksi miras bırakan tarafından açıkça belirtilmiş olmadıkça, denkleştirmeye tâbidir” hükmünü içermektedir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi bu hükümler çerçevesinde sadece saklı pay sahibinin tenkis ya da denkleştirme talep edebileceğini ancak BK m. 18’e göre muvazaa davası açılamayacağını kabul etmektedir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi muvazaa iddiasını ancak sözleşmenin tarafı durumunda olan kişilerin ya da külli haleflerinin ileri sürebileceğini, taşınmazın devri konusunda sözleşmeye taraf olan miras bırakan ve satın alan konumundaki mirasçı yanında diğer mirasçıların üçüncü kişi konumunda bulunduğu ve alım satım sözleşmesinin tarafı olmadıkları için muvazaa iddiasını ileri süremeyeceğini savunmaktadır.

BK m. 18’in TMK’da ki miras hukuku hükümlerine göre genel bir düzenleme olması nedeniyle özel kanun genel kanun ilişkisi içerisinde somut olayın özelliğine göre TMK m. 565/IV ya da 669/II’nin uygulanması gerektiği gerekçesiyle de BK m. 18 kapsamında muvazaa iddiasında bulunulamayacağı savunulmaktadır.

VIII. İÇTİHADI BİRLEŞTİRMEYE KONU OLAN YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARININ İNCELENMESİ:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu BK m. 18 ile TMK m. 565/IV ve 669/II arasındaki genel kanun özel kanun sorununu TMK’nun “C. Genel nitelikli hükümler” başlıklı 5. maddesindeki “Bu Kanun ve Borçlar Kanununun genel nitelikli hükümleri, uygun düştüğü ölçüde tüm özel hukuk ilişkilerine uygulanır” hükmü ile çözmüştür. TMK’nda muris muvazaasına ilişkin özel bir düzenleme bulunmadığına göre TMK m. 5 uyarınca Borçlar Kanunu’nun genel hükümleri arasında yer alan 18. maddenin miras hukukunda da uygulanmasına bir engel bulunmamaktadır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu muvazaalı satış işlemi ile miras hakkından yoksun edilen kimsenin külli halef olarak değil doğrudan doğruya üçüncü kişi olarak dava açma hakkına sahip olduğunu kabul etmektedir. Çünkü bu üçüncü kişinin hakkı miras bırakanla alıcı tarafından birlikte yapılan hukuk işlemi ile çiğnenmiştir. Dolayısıyla üçüncü kişinin dava açmakta hukuki yararı bulunmaktadır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu BK m. 18 ile TMK m. 565/IV arasındaki çok önemli bir ayrıntıyı da tespit etmiştir. Buna göre Türk Medeni Kanunu m. 565/IV’de ki dava hakkı geçerli işlemler için tanımış bir dava hakkıdır. Borçlar Kanunu m. 18’e dayanan dava hakkı ise işlemin geçersizliği nedenine dayanmaktadır.

YİBBGK, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun yukarıda açıkladığımız gerekçelerine dayanarak, bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla gerçekte bağışlamak istediği taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış ise; saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarının, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine karar vermiştir. Ayrıca bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunu’n 507 ve 603 (Türk Medeni Kanunu m. 565/IV ve 669/II) maddelerinin sağladığı haklara da etkili olmayacağına karar vermiştir. Yani koşulları varsa mirasta tenkis ve denkleştirme davası da açılabilecektir.



[1] İncelemesi yapılan kararda geçen Türk Medeni Kanunu maddeleri eski Medeni Kanun maddeleri olup inceleme bölümünde yeni Türk Medeni Kanunu’ndaki karşılığı olan maddeler yazılmıştır. Borçlar Kanunu m. 18’in 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girecek olan 6098 sayılı yeni Türk Borçlar Kanunu’ndaki karşılığı 19. madde olup madde metninde Türkçeleştirme dışında bir değişiklik yapılmamıştır. 

26 Mart, 2012

ÇEKLERDE KEŞİDE YERİNİN KISALTILMASI

ÇEKLERDE KEŞİDE YERİNİN KISALTILARAK YAZILMASININ HUKUKİ DEĞERLENDİRMESİNİ YAPAN İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KARARININ YENİ TÜRK TİCARET KANUNU KAPSAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ 

I. İÇTİHADI BİRLEŞTİRME BÜYÜK GENEL KURULU KARARI:

Esas 1992/1
Karar 1992/5

GEREKÇE:

A- USUL YÖNÜNDEN YAPILAN İNCELEME:

1- Altıncı Ceza Dairesi’nin 20.02.1991 gün ve 8474/1305 sayılı kararında “…çekteki (İst) yazısının keşide yeri olarak kabulünün mümkün olmadığı, bu itibarla özel evrak sayılması gerektiği dikkate alınmadan Türk Ceza Kanunu’nun 345. maddesi yerine 342/I maddesi ile ceza tayini …” 26.02.19991 gün ve 762/1556 sayılı kararında “…çek metninde (Brs) harflerinin keşide yerini belirtemeyeceği gözetilmeden Türk Ceza Kanunu’nun 345. maddesi yerine 342/I maddesi ile ceza tayini…” ve 10.10.1991 gün ve 5163/6153 sayılı kararında “…keşide yerinin tam olarak çek üzerine yazılmasında zorunluluk vardır. Olayımızda suça konu çekteki (İst) yazısının keşide yerini tam olarak ifade eder nitelikte bulunmadığı gözetilerek Türk Ceza Kanunu’nun 345 ve 80. maddeleri ile uygulama yapılması gerekirken 342 ve 80 maddeleriyle hüküm kurulmak suretiyle ceza tayini…” denilmiş;

2- Yedinci Ceza Dairesi’nin 19.06.1990 gün ve 10791/7859 sayılı kararında “…keşide yeri ibaresinin altında bulunan (İ.S.T.) harfleri İstanbul kelimesinin kısaltılmış şekli olup keşide yerini ifade ettiği cihetle… 3167 sayılı Kanunun 16. maddesine muhalefet suçunun oluştuğu…” denilmiş, 20.12.1991 gün ve 9315/14690 sayılı kararı ile çekteki (İst) kısaltmasının keşide yerini gösterir sayan Yerel Mahkeme hükmü onanmış;

3- Onuncu Ceza Dairesi’nin 24.03.1992 gün ve 1201/3020 sayılı kararında “…anılan çeklerde keşide yeri de (ANT) olarak belirlendiği, çek üzerindeki kaşe damgalardan Antalya olduğunun açıkça anlaşıldığı, bu nedenle yasal unsurların tamam olduğu…” ve 25.06.1992 gün ve 9575/7508 sayılı kararında “…suç konusu çekteki (İst) kelimesinin İstanbul ilini temsil ettiği…” vurgulanmış;

4- On Birinci Hukuk Dairesi’nin 30.01.1987 gün ve 384/391 sayılı kararında “…çekte keşideci kaşesi basılmış, kaşenin (...) ibaresinin altına matbu isimler arasına (İst) yazılmış bulunmasına ve keşide yeri gösterilmemiş olan çekin keşidecinin ad ve soyadı yanına yazıl yerde çekilmiş sayılacağına…” denilmiş;

5- 12. Hukuk Dairesi’nin 27.10.1980 gün ve 6054/7719 sayılı kararında “…keşidecinin imzasının yanında (B.Köy) kelimesinin bulunmasına ve bu kelimenin Bakırköy olarak kabul edilmesinin gerekmesine ve diğer koşulları da kapsaması nedeniyle belgenin çek niteliğinde olmasına…”  denilmiş;

Olduğu görülmekle Altıncı Ceza Dairesi’nin kararları ile Yedinci ve Onuncu Ceza, On Birinci ve On ikinci Hukuk Dairelerinin kararları ararında içtihat aykırılığı bulunduğuna oy birliği ile karar verildikten sonra esasın görüşülmesine geçilmiştir.

B-ESAS YÖNÜNDEN YAPILAN İNCELEME:

Çek, Türk Ticaret Kanunu’na göre kıymetli evrak mahiyetinde bir kambiyo senedidir ve hukuk niteliği itibariyle bir havaledir. Bu havalenin yazılı şekilde yapılması, belli şekil şartlarını içermesi ve kayıtsız şartsız bir ödeme yetkisi biçiminde olması gerekir. Diğer kambiyo senetlerinde olduğu gibi çekte de sıkı sıkıya şekli bağlılık esası geçerlidir. Zorunlu unsurlardan birinin bile eksikliği çekin bu niteliğini ortadan kaldırır. Çekin zorunlu unsurları Türk Ticaret Kanunu’nun 3. maddesi de dikkate alındığında: a) Banka tarafından mevzuattaki tanıma uygun şekilde bastırılmış çek yaprağı olması; b) Bu çek yaprağının çek kelimesini; c) Hesabın bulunduğu muhatap banka şubesinin adını ve keşidecinin hesap numarasını; ç) Kayıtsız şartsız bir bedelin ödenmesi için havaleyi; d) Keşide gününü ve keşide yerini ihtiva etmesi zorunludur.

İçtihadı birleştirmenin konusu çekte “keşide yeri” ile ilgilidir. Çekin yazıldığı, ihdas edildiği yerin çekin yüzüne yazılması zorunludur. Keşide yeri çekin zorunlu unsuru olduğu için keşide yeri gösterilmeyen çek bu nitelikte sayılmamaktadır. Ancak Türk Ticaret Kanunu’nun 693. maddesinde “Yukarıdaki madde de gösterilen hususlardan birini ihtiva etmeyen bir senet aşağıdaki fıkralarda yazılı haller dışında çek sayılmaz… keşide yeri gösterilmemiş olan çek, keşidecinin ad ve soyadının yanında yazılı olan yerde çekilmiş sayılır” denilmiş ve çekle ilgili düzenlemeler Türk Ceza Kanunu’nda, Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında 3167 sayılı kanunda, Türk Ceza Kanunu’nda ve İcra ve İflas Kanunu’nda yer almaktadır. Türk Ceza Kanunu açısından çek resmi Evrak sayılmaktadır. Türk Ceza Kanunu’nun 349/II maddesine göre “Emre veya hamiline yazılı olarak tanzim edilen kambiyo senetleri resmi evrak hükmündedir.” Bu nedenle çekler üzerinde işlenen sahtecilik suçları resmi evrakta sahtekârlık hükümlerine tabi olacağından Türk Ceza Kanunu’nun 342. maddesinin uygulanmasını gerektirmektedir. Ayrıca çekin talimata aykırı olarak doldurulması Türk Ceza Kanunu’nun 509. maddesini de devreye sokabilecektir. 3167 sayılı kanunda karşılıksız çek keşide edenler yönünden caydırıcı olabilecek cezai yaptırımlar getirilmektedir. Bu kanun Türk Ticaret Kanunu’na göre hem özel kanun, hem de daha sonraki kanun olması dolayısıyla öncelikle uygulanması gerekmekle beraber, kanunun birinci maddesindeki “Bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde genel hükümler uygulanır” hükmü nedeniyle çek yasasında hüküm bulunmayan hallerde Türk Ticaret Kanunu’nun çekle ilgili hükümleri uygulama alanı bulacaktır. Şunu belirtmek gerekir ki bu kanunun uygulanması bakımından çek Türk Ticaret Kanunu hükümlerine tabi olmakta devam etmektedir. Karşılıksız bir çek dolayısıyla cezai tatbikat yapılabilmesi için ilk şart, şekil açısından Türk Ticaret Kanunu’na göre geçerli bir çekin bulunmasıdır. Çekle ilgili düzenlemelerin değişik kanunlarda yer alması, uygulamada bu işe bakan dairelerden değişik kararlar çıkmasına neden olduğundan, bu durum çeklerde özellikle keşide yerinin kısaltma biçiminde yazılması halinde gösterilmiş sayılıp sayılmayacağı konusunda içtihat birliğini sağlamayı zorunlu kılmaktadır. Bir belgenin çeşitli kanun uygulamaları bakımından, yine kanunda tanımı yapılmış ve unsurları gösterilmiş olan çek niteliğinde olup olmadığını tartışıp saptamanın hukuki bir sorun olduğu da kuşkusuzdur.

Sıkı şekilcilik kanunun aradığı zorunlu unsurları çek yaprağı üzerine yazmayı gerektirir. Zira çek keşideci ile lehtar arasında havale ilişkisi doğuran bir akittir. Keşideci çeki düzenlemekle o konudaki iradesini beyan etmiş olmaktadır. İrade beyanı olmadan çekin vücut bulması mümkün değildir. Bu irade beyanının anlaşılabilir olması en önemli özelliğidir. Kanun beyan için yazılı olması dışında başkaca bir şekil şartı koymamıştır. Çekin bu niteliği dikkate alındığında keşidecinin çekte kısaltma kullanmasını engelleyen bir düzenleme olmadığı söylenebilir. Bunun gibi keşide yerinin yazılması da bir irade beyanı olduğundan, anlaşılabilir olması koşulu ile bu irade beyanının kısaltılarak yapılması da mümkündür. Okunduğunda hiçbir duraksama söz konusu olmaksızın anlamları belirlenebilen kısaltmaların keşide yeri olarak yazılması çeki sadece bu kısaltma sebebiyle geçersiz hale getirmez. G. Antep, Ş. Urfa, K. Maraş, G. Hacıköy, Ş. Koçhisar, Ş. Karahisar gibi kısaltmaların neyi ifade ettikleri kolaylıkla ve hiçbir tartışmaya yol açmaksızın belirlenebilecek keşide yeri olarak yazılması halinde çek bu niteliğini korumalı, buna karşın ne anlama geldiği bilinmeyen kısaltmaların yazılması halinde keşide yeri gösterilmemiş sayılmalıdır. Bu konuda ölçü keşidecinin irade beyanının hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde anlaşılabilir olup olmamasıdır.

Medeni Kanun’un 2. maddesindeki iyi niyet kuralı ve hukuk güvenliği de çeklerde keşide yerinin kısaltılmış olarak yazılmasına olumlu bakılmasını gerektirmektedir. Öğretide de keşide yerinin aynen yazılması konusunda katı bir görüş yoktur.

Çekin önemi de yukarıdaki görüşü doğrulamaktadır. Çek ekonomik ve ticari faaliyetlerle çeşitli yararlar sağlamakta ve önemli ihtiyaçları karşılamaktadır. Her şeyden önce çek bir ödeme aracıdır. Gelişmiş batı ülkelerinde ödemelerin çok büyük bir kısmı çekle yapılmaktadır. Bu sayede de yatırımlar kolaylaşmaktadır. O nedenle ülkeler çek kullanımını yaygınlaştırmak amacıyla yasal düzenlemeler yapmaktadır. Ülkemizde 3167 sayılı kanunun yürürlüğe konulması da bu ihtiyaçtan doğmuştur ve çek hamillerini koruyucu hükümler getirilmek suretiyle bu amaca ulaşılmak istenmiştir. Böyle bir amaç keşidecinin iradesini ortadan kaldıracak yolda aşırı müdahaleciliğe cevaz vermemektedir.

Bu doğrultuda olmak üzere Türk Ticaret Kanunu’nun 693. maddesine göre keşide yeri gösterilmemiş olan çek keşidecinin ad ve soyadı yanında yazılı olan yerde çekilmiş sayılmaktadır.

Bu itibarla çeklerde keşide yerinin hiçbir duraksamaya meydan vermeyecek şekilde anlaşılabilir olması koşulu ile kısaltılmış olarak yazılması halinde, sadece bu nedenle çekin geçersiz sayılamayacağı doğrultusunda içtihatların birleştirilmesine karar verilmelidir.

Kararlar arısındaki içtihat aykırılığı, esas itibarı ile hangi kısaltılmış yer adlarının geçerli olduğu veya olmadığı noktasında değildir. Aykırılık, keşide yerinin kısaltılmış olarak yazılmış olmasının, çekin bu özelliğini ortadan kaldırıp kaldırmayacağı, çekin sadece bu sebeple geçersiz hale gelip gelmeyeceği hususunda bulunduğundan kısaltılmış şekillerin nitelikleri, neden geçerli sayıldıkları veya sayılmadıkları hususları üzerinde durulmamış, çekte keşide yerinin kısaltılarak yazılmasının hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde anlaşılabilir olması koşuluyla çeki sadece bu sebeple geçersiz hale getirilmeyeceğinin belirtilmesi ile yetinilmiştir. Yukarıda ki bazı kısaltmalara da sadece konunun aydınlığa kavuşması için değinilmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle çeklerde keşide yerinin, hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde anlaşılabilir olması koşuluyla kısaltılmış olması yazılması halinde, çekin sadece keşide yerinin kısaltılmış olarak yazılmış olması sebebiyle geçersiz sayılamayacağına, içtihatlar arasındaki aykırılığın bu yolda giderilmesine, 14.12.1992 yılında yapılan ilk toplantıda üçte ikiyi geçen çoğunlukla Yargıtay Kanunu’nun 45. maddesi uyarınca karar verildi.

II. KARARIN 6102 SAYILI TÜRK TİCARET KANUNU KAPSAMINDA İNCELENMESİ:

Yukarıda tam metni yazılı olan İBBGKK’nın verildiği dönemde 01.07.2012 tarihinde yürürlükten kalkacak olan 6762 sayılı TTK m. 692 ve 693 hükümleri Türkçeleştirme yapılmak yoluyla 6102 sayılı TTK’nun 780 ve 781. maddelerinde aynen korunmuştur.

TTK m. 780/I,e hükmüne göre düzenleme tarihi ve yerinin bulunması çekin unsurları arasında sayılmıştır. TTK m. 781/III’e göre “Düzenlenme yeri gösterilmemiş olan çek, düzenleyenin adı yanında yazılı olan yerde düzenlenmiş sayılır.” İBBGKK’da tamamen düzenleme yerinin çek üzerinde gösterilmesi ve düzenleme yerinin kısaltılarak yazılması durumunda çekin düzenleme yeri unsurunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği hakkındadır. Çünkü TTK m. 781/I  “780 inci maddede gösterilen unsurlardan birini içermeyen bir senet, ikinci ve üçüncü fıkralarda yazılı hâller dışında çek sayılmaz” hükmünü içermektedir. Çekin düzenleme yerinin bulunup bulunmaması ya da düzenleme yeri olarak yazılı olan ifadenin geçerli olup olmaması söz konusu belgenin çek vasfına sahip olup olmadığını göstermesi açısından önemlidir.

Yargıtay yukarıda tam metnini verdiğimiz kararında “Keşideci çeki düzenlemekle o konudaki iradesini beyan etmiş olmaktadır. İrade beyanı olmadan çekin vücut bulması mümkün değildir. Bu irade beyanının anlaşılabilir olması en önemli özelliğidir. Kanun beyan için yazılı olması dışında başkaca bir şekil şartı koymamıştır. Çekin bu niteliği dikkate alındığında keşidecinin çekte kısaltma kullanmasını engelleyen bir düzenleme olmadığı söylenebilir. Bunun gibi keşide yerinin yazılması da bir irade beyanı olduğundan, anlaşılabilir olması koşulu ile bu irade beyanının kısaltılarak yapılması da mümkündür. Okunduğunda hiçbir duraksama söz konusu olmaksızın anlamları belirlenebilen kısaltmaların keşide yeri olarak yazılması çeki sadece bu kısaltma sebebiyle geçersiz hale getirmez” tespitini yapmıştır. Buna göre;

— Çeki düzenlemek bir irade beyanı olup bu irade beyanının anlaşılabilir olması gerekmektedir.

— Kanun irade beyanı için yazılı olması dışında başkaca bir şekil şartı koymamıştır.

— Başkaca bir şekil şartı konulmadığından çekte kısaltma kullanılmasını engelleyen düzenleme yoktur.

— Keşide yerinin yazılması da bir irade beyanı olduğundan, anlaşılabilir olması koşulu ile bu irade beyanının kısaltılarak yapılması da mümkündür.

— Okunduğunda hiçbir duraksama söz konusu olmaksızın anlamları belirlenebilen kısaltmaların keşide yeri olarak yazılması çeki sadece bu kısaltma sebebiyle geçersiz hale getirmez.

Yargıtay bu kararı ile çekte keşide yerinin kısaltılarak yazılmasının hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde anlaşılabilir olması koşuluyla kısaltma kullanılmasının çeki geçersiz hale getirmeyeceğine karar vermiştir. Yargıtay’ın bu kararı vermesine dayanak oluşturan 6762 sayılı TTK m. 692 ve 693 hükümleri 6102 sayılı TTK’nun 780 ve 781. maddelerinde aynen korunduğundan İBBGKK, 6102 sayılı TTK 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girdikten sonra da geçerliliğini korumaya devam edecektir.