muris muvazaası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
muris muvazaası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak, 2014

MURİS MUVAZAASI DAVALARI

MURİS MUVAZAASI DAVALARI
MİRAS BIRAKANIN DANIŞIKLI İŞLEMİ

I. GİRİŞ:

Ülkemizde sıkça görülen olaylardan biride kız çocuklarından mal kaçırmak amacıyla miras bırakan ile erkek mirasçıları arasında yapılan gizli anlaşmalardır. Bu makalemizde hukukumuzda muris muvazaası davası olarak bilinen bu dava türünü inceleyeceğiz.

II. MUVAZAA (DANIŞIKLI İŞLEM) NEDİR? :

Tarafların isteyerek ve bilerek iradeleri ile beyanları arasında meydana getirdikleri uygunsuzluğa muvazaa denir. Tarafların irade ve beyanları aralarında isteyerek uygunsuzluk yaratmalarındaki amaç üçüncü kişileri yanıltmaktır. Yeni Türk Medeni Kanunu’nda “muvazaa” kavramının yerini aynı anlama gelen “danışıklı işlem” almıştır.

III. MURİS MUVAZAASI (DANIŞIKLI İŞLEM) NEDİR? :

Muris, kelime anlamıyla miras bırakan kişi anlamına gelmektedir. Muris muvazaası da miras bırakanın danışıklı işlemi olarak tanımlanabilir. Bu tanım ışığında miras bırakan tarafından ölümünden önce görünüşte yasal olan ancak gerçekte mirasçılarını mirasından mahrum etmek amacıyla gizli bir anlaşmaya dayanarak yapmış olduğu işlemlere muris muvazaası ya da miras bırakanın danışıklı işlemi diyebiliriz. 

Muris muvazaası olarak bilinen davaların konusunu çoğunlukla kız çocuklarından kaçırılmak istenen tapulu taşınmazlar oluşturmaktadır.

IV. HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU’NA GÖRE GÖREVLİ MAHKEME:

Muris muvazaası davasında görevli mahkeme Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 2/I’de yer alan Dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir” hükmüne göre asliye hukuk mahkemeleridir. Çünkü muris muvazaası davaları mamelek hukukundan doğan dava türü olduğundan dava konusu hakkın değerine göre görevli mahkeme belirlenmektedir.

V. HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU’NA GÖRE YETKİLİ MAHKEME:

Muris muvazaası davasının konusunu oluşturan mal varlığı değeri eğer tapulu taşınmaz ise; HMK m. 12/I’e göre “Taşınmaz üzerindeki ayni hakka ilişkin veya ayni hak sahipliğinde değişikliğe yol açabilecek davalar ile taşınmazın zilyetliğine yahut alıkoyma hakkına ilişkin davalarda, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir.”

Muris muvazaası davalarında tenkis talebinde de bulunulabilir. Tenkis davalarında HMK m. 11/I,a hükmüne göre ölen kimsenin son yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir. Ancak muris muvazaası sebebiyle açılacak davada ayrıca tenkis de kademeli olarak talep edilmiş olsa bile muris muvazaası davaları daha kapsamlı davalar olması nedeniyle yetkili mahkeme HMK m. 12/I’e göre belirlenecektir. Yani yetkili mahkeme taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir.

Davaya konu taşınmazların birden fazla olması ve her birinin ayrı mahkemelerin yetkisi içine girmesi durumunda HMK m.12/III’e göre taşınmazlardan birinin bulunduğu yer mahkemesinde diğer bütün taşınmazlar içinde dava açılabilir.

VI. HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU’NA GÖRE YARGILAMA YÖNTEMİ:

Muris muvazaası davaları HMK m. 118 ve devamı maddelerinde düzenlenmiş olan yazılı yargılama yöntemine tabidir.

VII. DAVANIN ESASI:

Muris muvazaası davasının esasını oluşturan çok sayıda olay bulunmaktadır. Bunların başında;

Kız çocuklardan mal kaçırılmak istenmesi,

Birden çok evlilik yapanların ikinci eşin çocuklarını kayırması,

Yaşlı ya da ölümcül hastalığa yakalanmış olanların yakınlarındaki mirasçılarını uzaktaki mirasçılarına tercih etmeleri,

Miras bırakanın kırgınlık duyduğu mirasçısına karşı daha çok sevdiği mirasçısını kayırması durumları gelmektedir.

Muris muvazaası davalarının esasını yukarıda belirttiğimiz durumlar ve benzeri hallerde yapılan danışıklı işlemler oluşturmaktadır. Bu danışıklı işlemler satış, bağış ya da ömür boyu bakma sözleşmesi karşılığında bir malın devri olabilmektedir.

VIII. DAVA AÇMA HAKKI OLANLAR:

Yukarıda örnek olarak saydığımız durumlardaki bütün mirasçılar muris muvazaası davası açma hakkına sahiptirler. Mirasçı olması koşuluyla muvazaalı işlemin yapıldığı tarihte miras bırakanın henüz ana rahmine düşmemiş olan çocuğu, daha sonradan evlendiği eşi ya da sonradan evlat edindiği kişi de muvazaalı işlemin iptali için dava açabileceğini Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 01.03.2000 tarihli ve 2000/1–126 Esas; 2000/143 Karar sayılı kararında açıklamaktadır.

IX. DAVA AÇMA ZAMANI, ZAMANAŞIMI VE HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRELER:

Muris muvazaası davası miras bırakanın ölümünden sonra açılabilir. Miras bırakan ölmeden önce hem muris muvazaası davası hem de taraf muvazaası davası açılamaz. Muris muvazaası davasında zamanaşımı ve hak düşürücü süre yoktur. Muvazaayı öğrenen taraf hiçbir süre ile kısıtlı olmaksızın dava açabilir.

Miras bırakan ölmeden önce dava açılmış ve daha sonra miras bırakan ölmüşse yine de davaya devam edilemez. Çünkü davacının, dava açmaktaki hukuki yararı davanın açıldığı tarihteki duruma göre değerlendirilir. Bu durumda dava reddedilecektir. Ancak miras bırakanın ölümünden sonra tekrar dava açılabilir.  

X. ARA MİRAS BIRAKANIN DAVA AÇMA HAKKI:

Kök murisin mirasçılarının muris muvazaası davası açmayıp onların mirasçılarının kök murisin muvazaalı işlemi için dava açması ise Yargıtay’ca kabul edilmemektedir. Murisin mirasçısının murisin muvazaalı işlemi için dava açmaktan feragat etmesi açık bir irade açıklaması olması nedeniyle bu durumda feragatte bulunan mirasçının mirasçılarının da dava açamayacağı usul hukuku açısından doğrudur.

Ancak murisin mirasçısı açıkça muris muvazaası davası açmaktan feragat etmemiş ve davayı açmadan ölmüşse Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 25.09.1996 tarih ve 1996/1–440 Esas; 1996/938 Karar sayılı kararında bu durumda da kök murisin mirasçılarına mirasçı olanların dava hakkı olduğunu kabul etmektedir. Somut bir örnek verecek olursak babasının muvazaalı işlemi için dava açma hakkı bulunan murisin kızının bu davayı açmadan önce ölmesi durumunda ölmeden önce açıkça dava hakkından feragat etmediyse kızın mirasçıları dedelerinin muvazaalı işleminin iptali için dava açma hakkına sahip olacaklardır.

XI. DAVALILAR:

Muris muvazaası davasının davalısı miras bırakanın muvazaalı işlemle taşınmazını devrettiği kişidir. Bu kişi ölmüşse onun mirasçısı davalı olarak gösterilir. Eğer taşınmazı muvazaalı veya kötü niyetli olarak devralan ikinci ve sonraki el durumunda bulunan kişiler varsa onlarda davalı olarak gösterilmelidir.

Taşınmazın danışıklı işlemin diğer tarafı durumunda olan kişi adına kurulmuş bir şirkete satış gösterilmesi durumunda da taşınmazı satın alan şirket davalı olarak gösterilecektir.

XII. DAVA AÇILABİLECEK DİĞER HALLER:

Muris muvazaası işlemi ile bir taşınmazın hissesini alan kişi daha sonra bu hisseye dayanarak Türk Medeni Kanunu’na göre şufa hakkını kullanmış ve başka bir hissedarın hissesini de satın almışsa muris muvazaası davası açan kişi şufa hakkı kullanılarak satın alınan hissenin de tapu kaydının iptalini ve tescilini isteyebilir.

Aynı dava hakkı intifa ve sükna hakkına karşı da kullanılabilir.

XIII. DAVA AÇILAMAYACAK HALLER:

Yargıtay’ın muris muvazaası olarak kabul etmediği bazı haller bulunmaktadır.

Muvazaaya konu taşınmaz eğer miras bırakan tarafından değil bir başka üçüncü kişi tarafından satılmışsa yani satış işlemi üçüncü kişi ile miras bırakanın danışıklı işlem yaptığı kişi arasında yapılmışsa taşınmazın parası miras bırakan tarafından ödense dahi muris muvazaası olduğu kabul edilmemektedir. 

Miras bırakanın para bağışladığı kişinin bu para ile taşınmaz satın alması durumunda da muvazaa iddiası kabul edilmemektedir.

Devredilen taşınmaz tapuda resmi bağış yolu ile devredilmişse ve resmi bağış sözleşmesinin koşulları yerinde ise muris muvazaası davası açılamaz ancak koşulları varsa mirasta tenkis davası açılabilir.

Miras bırakan taşınmaz hakkında ipotek veya kira sözleşmesi yapmış ve bu sözleşmeleri de tapuya şerh vermişse lehine ipotek veya kira sözleşmesi şerhi verilen kişiler aleyhine muris muvazaası davası açılamamaktadır.

Miras bırakanın borç senedi düzenlemesi durumunda da yine muris muvazaası davası açılamamakta sadece koşulları varsa tenkis davası açılabilmektedir.

Miras bırakan mirasçısından mal kaçırmak amacıyla kadastro tespiti esnasında taşınmazı bağışta bulunmak istediği kişi üzerine kaydettirmişse bu durumda da muris muvazaası davası açılamamaktadır. Bunun yerine tapu iptali ve tescili davası açılması gerekir.

Miras bırakan ile taşınmaz üzerinde paydaş olan mirasçı, miras bırakanın kendi payını sağken bir başkasına devretmesi üzerine açtığı şufa davası reddedilmişse, miras bırakanın ölümünden sonra aynı pay için muris muvazaası davası açamaz.

XIV. TALEP KONUSU:

Açılacak olan davada, muvazaalı olarak yapılmış olan taşınmazın devir işleminin iptali ve davacının miras payı oranında kendi adına tescili talep edilecektir.

XV. İŞTİRAK HALİNDE MÜLKİYET DURUMUNDAKİ TAŞINMAZLAR HAKKINDA AYRIK DURUM:

Dava açılan taşınmaz eğer iştirak halinde mülkiyet durumunda ise ve davacı miras payı oranında kendi adına tescili talep etmişse, iştirakin sağlanması amacıyla diğer hak sahiplerinin davaya dâhil edilmelerine gerek yoktur.

İştirak halinde mülkiyet durumundaki bir taşınmaz için açılan muris muvazaası davasında davacının miras payı oranında kendi adına tescili değil de taşınmazın terekeye döndürülmesi ve bütün mirasçılar adına miras payları oranında tescili talep edilmişse o takdirde iştirakin sağlanması yani diğer pay sahiplerinin de davacı olarak davaya katılmaları gerekir.

XVI. DAHA ÖNCE TARAF MUVAZAASI DAVASI AÇILMIŞ OLMASI DURUMU:

Uygulamada miras bırakan muvazaalı işlemi yaptıktan sonra taşınmazı devrettiği kişi aleyhine taraf muvazaası davası açmakta açtığı bu davayı güçlü delillerle ispat etmekten kaçınarak davanın reddini sağlamakta, böylece yaptığı muris muvazaası işlemini hukuken güçlendirmeye çalışmakta ve ölümünden sonra taşınmazı danışıklı olarak devrettiği kişi aleyhine açılacak muris muvazaası davasını boşa çıkartmaya çalışmaktadır.

Yine miras bırakanlar yapmış oldukları muvazaalı işlemden ötürü pişmanlık duymakta ve iptali için taraf muvazaası davası açmaktadırlar. Daha önce aynı taşınmaz için taraf muvazaası davası açılmış olması muris muvazaası davası açılmasını engellemez ve kesin hüküm oluşturmaz. Ancak her iki amaçla yapılmış taraf muvazaası davaları muris muvazaası davası için delil oluşturacağından daha önce açılmış olan taraf muvazaası davasının iyi değerlendirilmesi gerekmektedir.

Taraf muvazaası davası açmış olan miras bırakan dava devam ederken ölürse mirasçılarının bu davayı ıslah yolu ile muris muvazaası davasına dönüştürmeleri hukuken mümkün değildir. Mirasçıların ayrı bir muris muvazaası davası açmaları gerekir.

XVII. ÜÇÜNCÜ KİŞİDEN MAL KAÇIRMAK AMACIYLA YAPILAN TEMLİK:

Miras bırakan üçüncü kişiden mal kaçırmak amacıyla danışıklı işlem yapmışsa bunu ispatlama için mirasçının açacağı dava taraf muvazaası davası niteliğini taşır. Ancak davayı açan mirasçı yeni bir dava ile üçüncü kişiden mal kaçırmak amacıyla değil kendisinden mal kaçırmak amacıyla muris muvazaası iddiasında bulunursa taraf muvazaası davasına dayandığı gerekçeleri ile muris muvazaasına dayandığı gerekçeleri kendisini zor durumda bırakabilir.

Taraf muvazaası davası Yargıtay İBBGK’nun 05.02.1947 tarih ve 20/6 sayılı kararı ile Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 24.01.1983 tarih ve 1983/389 Esas; 1983/410 Karar sayılı kararları uyarınca ancak yazılı delille ispatlanabilir. Muris muvazaası davası ise her türlü delille ispatlanabileceği için dava açılmadan önce delil durumu iyi değerlendirilmeli ve ona göre taraf muvazaası ya da muris muvazaası davası tercih edilmelidir.

Miras bırakanın ikinci kişiye satış gösterdiği bir taşınmaz daha sonra bu ikinci kişi tarafından üçüncü kişiye (miras bırakanın taşınmazı bağışlamak istediği mirasçısına) bağış olarak devredilmesi halinde de muris muvazaası davası açılabilir.

XVIII. DELİLLER:

Muris muvazaası davasında her tür delile başvurulabilir. Uyuşmazlığın özelliğine göre tapu kayıtları, banka hesapları, kadastro tutanakları, vergi makbuzları, elektrik, su, doğalgaz makbuzları, mektup ve benzeri yazışmalar, tanık, bilirkişi incelemesi, keşif ve bunlara benzer başkaca deliller gösterilebilir.

XIX. YARGILAMA GİDERLERİ:

Muris muvazaası davalarında yapılacak yargılama giderleri 492 sayılı Harçlar Kanunu ve buna bağlı olarak çıkartılan Genel Tebliğ (1) sayılı tarife, Adalet Bakanlığı tarafından çıkartılan Hukuk Muhakemeleri Kanunu Bilirkişi Ücret Tarifesi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tanık Ücret Tarifesi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi ve Adalet Bakanlığı’nın onayından geçtikten sonra her yıl yenilenen Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Ücret Tarifesi’ne göre belirlenir.

Yukarıda belirttiğimiz hukuki düzenlemelere göre yargı masrafları 2012 yılı rakamlarına göre sırasıyla şu şekilde alınır.

Dava açılırken alınan masraf ve gider avansı miktarları aşağıdaki gibidir.

21,15 TL Asliye Hukuk Mahkemesi başvurma harcı, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Dava değerinin binde 59,4’ün ¼’ü tutarında nispi harç, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Eğer davacı avukat ile temsil ediliyorsa her bir vekâlet için 3,30 TL vekâlet harcı, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Taraf sayısının beş katı tutarında tebligat gideri, (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Dava dilekçesinde tanık deliline dayanılmış ve tanık sayısı belirlenmiş ise tanık sayısınca 15,00 ile 30,00 TL arası tanık asgari ücreti ve tebligat gideri; tanık sayısı belirtilmemiş ise en az üç tanık asgari ücreti ve tebligat gideri, (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tanık Ücret Tarifesi ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Her bir bilirkişi için Asliye Hukuk Mahkemeleri için belirlenmiş olan 250,00 TL bilirkişi ücreti, (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Bilirkişi Ücret Tarifesi Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Diğer iş ve işlemler için 50 TL (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Dava sonuçlandığında alınan masraf miktarları aşağıdaki gibidir.

Dava sonuçlandığında dava açılırken ¼’ü alınan nispi harç tamamlatılır.

Bunların dışında eğer taraflar avukat ile temsil edilmişse avukatlık asgari ücret tarifesine göre hükmedilecek avukatlık ücreti davayı kazanan ve kendisini avukat ile temsil ettiren tarafa verilir. (HMK m. 330 ve Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Ücret Tarifesi)

Kararın Yargıtay’a temyiz edilmesi halinde alınacak masraf miktarları aşağıdaki gibidir.

103,50 TL temyiz harcı ve dava açılırken yatırılmış gider avansı içinden karşılanamıyorsa eğer ayrıca posta ve tebligat masrafı alınır. (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Yargılama sonunda davayı kaybeden taraf yargılama masraflarını karşılamaya mahkûm edilir. Ancak bunun için davacının da davalının da dilekçelerinde bunu açıkça belirtmiş olmaları gerekir. Gider avansından artan olursa davacıya iade edilir. 

24 Mayıs, 2012

MURİS MUVAZAASINA İLİŞKİN İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME KARARI

MURİS MUVAZAASINA İLİŞKİN
YARGITAY İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME BÜYÜK GENEL KURULU
KARARININ İNCELENMESİ[1]

I. GİRİŞ:

Ülkemizde sıkça görülen olaylardan biride kız çocuklarından mal kaçırmak amacıyla miras bırakan ile erkek mirasçıları arasında yapılan gizli anlaşmalardır. Bu makalemizde hukukumuzda muris muvazaası davası olarak bilinen bu dava türü hakkında verilmiş olan YİBBGKK’nı inceleyeceğiz.

II. YARGITAY İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME BÜYÜK GENEL KURULU KARARI:

Dosya No: 1974/1 Esas
                  1974/2 Karar

GEREKÇE:

Bir kimsenin: mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla: tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malını, gerçekte bağışlamak istediği halde tapu sicil memuru önünde iradesini satış biçiminde açıkladığının gerçekleşmemiş olması durumunda, saklı pay sahibi olan mirasçıların tenkis ya da mirasta iade davası açmak haklarını kullanmayıp Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine dayanarak muvazaa nedeniyle tapu kaydının iptalini isteyip isteyemeyecekleri ve saklı pay sahibi olmayan mirasçıların da aynı davayı açmak yetkisine sahip olup olmadıkları ve miras bırakanın bu davranışının, medeni kanunun 603. maddesinin ikinci fıkrası gereğince o taşınmazı iade etmekten ayrık tutmuş bulunduğu anlamına gelip gelmediği konusunda Yargıtay 2. HD’nin 22.12.1964 gün 6411 Esas ve 6298 Karar sayılı ve 01.10.1973 gün 5238 Esas, 5437 Karar sayılı ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 04.05.1960 gün 2/24 Esas ve 24 Karar sayılı ve 21.02.1968 gün 2/1510 Esas, 99 Karar sayılı kararları arasında içtihat aykırılığı bulunduğu gerektiği, 2. HD başkanı tarafından Yargıtay 1. Başkanlığı’na bildirmesi üzerine, Yargıtay Kanunu’nun 20. maddesinin ikinci fıkrası gereğince Yargıtay Başkanlık Divanı işi incelemiş ve içtihadın birleştirilmesi yoluna gidilmesi kararını vermiş olduğundan Yargıtay 1. Başkanlığı’nca Yargıtay Kanunu’nun 18 ve 19/7 maddeleri uyarınca Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun 11.03.1974 günü saat 09:00’da toplanması uygun görülmüş ve böylece yapılan toplantı ve görüşmeler sonucunda 2. HD ile Hukuk Genel Kurulu’nun söz konusu kararları arasında içtihat aykırılığı bulunduğuna oy birliği ile karar verilmiş ise de konunun esas bakımından bir görüş doğrultusunda iki oy çokluğu ile elde edilemediği için 1. Başkanlıkça uygun görüldüğü üzere ikinci toplantı 01.04.1974 günü saat 09:00’da yapılarak konu görüşülmüştür.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kararlarında: mirasçıyı miras hakkından yoksun etmek amacıyla miras bırakanın muvazaalı olarak yapmış olduğu tasarruf işlemlerinin iptalini dava etmek hakkı saklı pay sahibi olsun ya da olmasın tüm mirasçılara tanınmış ve tenkis ve mirasta iade ilgili hükümleri aslında geçerli tasarruflar için uygulanabileceği açıklanmıştır. Yargıtay 2. HD kararlarında ise böyle bir dava hakkı tanınmamış; sadece saklı pay sahiplerinin Medeni Kanun’u 507. maddesinin dördüncü fıkrası gereğince tenkis davası açabilecekleri ve miras bırakanın bu davranışının Medeni Kanun’un 603. maddesinin ikinci fıkrası gereğince o taşınmazı iade etmekten ayrık tuttuğu anlamına geldiği kabul edilmiştir. İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nda konu sadece sevk edildiği olayla sınırlı olarak ele alınmıştır. Daha açık bir deyimle; tasarruf işleminin tapu sicilinde kayıtlı olan taşınmaz malın görünüşte satış ve gerçekte ise hibe biçiminde oluştuğu olayı ile sınırlandırılmıştır. 

Görüldüğü gibi Hukuk Genel Kurulu ile 2. HD kararları arasında temelde yer alan uyuşmazlık, dava hakkının varlığında toplanmaktadır. Bu nedenledir ki görüşmeler sırasında muvazaa iddiasının ispatı ve ispat biçimi, İçtihadı Birleştirmenin kapsamı dışında kaldığı kabul edilmiştir.

Gerek 2. HD Başkanlığı’nın düşünce yazılarında, gerekse görüşmeler sırasında Hukuk Genel Kurulu kararlarına karşı sürülen görüş özetle şu gerekçelere dayanmıştır.

a- Borçlar Kanunu’nun 18. maddesinde yer alan akdin yorumu ve muvazaa ile Medeni Kanun’un 507/4 maddesine dayanan saklı pay sahibi mirasçıya tanınmış olan tenkis davası hakkı ayrı ayrı hukuksal meselelerdir. Bu akitten doğan hukuk bağı yalnız o akdin taraflarının ve onların külli haleflerinin bağlar. Bir akdin tarafı olmayan kimse, başkalarının yaptığı akde dayanak yapamaz. Hal böyle olunca Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine göre mirasçıların muvazaa iddiasında bulunmaları olanaksızdır. Muvazaa iddiası ancak sözleşmenin tarafı olan kimse ya da külli halefi tarafından ileri sürülebilir. Bu ilkenin ayrık halleri kanunda sınırlı olarak gösterilmiştir. (Örneğin: İcra ve İflas Kanunu’nun 277 ve Medeni Kanunun 690. maddeleri)

b- Miras hukukunun özellikleri nedeniyle Medeni Kanunun 507/4. maddesinde getirilen hüküm, özel bir hüküm niteliğini taşır. Oysaki Borçlar Kanunu’n 18. maddesi hükmü genel hüküm niteliğindedir. Özel hüküm varken genel hükme gidilemez. Bu nedenle dava hakkının varlığı, biçimi ve sınırı Medeni Kanunun 507/4 maddesi hükmü çerçevesinden çizilmek gerekir.

c- Medeni Kanunun 508. maddesinde iyi niyetli kişi: o şeyi elinden çıkarmışsa, ölüm gününde elinde kalan değer tenkise esas olur hükmü yer almıştır. Muvazaalı işlemlerde iyi niyet söz konusu olmayacağına göre 507/4 maddesinin muvazaa ile ilişkisinin bulunmadığı kendiliğinden ortaya çıkar.

d- Medeni Kanunun 507/4 maddesinin dayanağı ölenin son arzularına saygı ilkesidir. Bu tür olaylarda Borçlar Kanunu’nun 18. maddesi hükmü gereğince dava hakkı tanındığı takdirde bu ilke zedelenmiş olur.

e- Hukuk Genel Kurulu kararlarında yer alan temel gerekçe, gizli akdin biçim koşulu gerçekleşmediğinden geçersiz olduğu doğrultusunda 07.10.1953 gün 8/7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında yer alan gerekçedir. Oysaki gizli akit şekli bağlı olsa dahi geçerlidir. Nitekim 27.03.1957 gün ve 12/2 sayılı şufa ile ilgili İçtihadı Birleştirme Kararı ile bu görüş benimsenmemiştir.

f- Gerçekte mirasçının bağışlamak istediği taşınmazını tapi memuru önünde satmış gibi ifade eden kişinin bu davranışı Medeni Kanunun 603. maddesinin ikinci fıkrası gereğince o taşınmazı iadeden ayrık tutmak istediği anlamına gelir.

Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanan muvazaa ile medeni kanunun 507/4 maddesine dayanan tenkis davasının ayrı ayrı hukuk müesseseleri olduğu yönünden görüşler arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Medeni kanunun 5. maddesi hükmünce sözleşmenin doğumuna, hükümlerine ve sukutu nedenlerine ilişkin olup borçlar kısmında yer alan genel kuralların medeni hukukun diğer kısımlarında da uygulanması öngörülmüştür. O halde borçlar kanununun genel hükümleri arasında yer alan 18. maddenin miras hukukunda da uygulanması doğaldır.

Miras hükümleri arasında bu kuralı engelleyecek bir hükme yer verilmemiştir. Medeni kanunun 507/4 maddesinin miras kısmında yer alması, mirasçının borçlar kanunun 18. maddesine dayanan dava hakkını engelleyecek bir sonuç doğurmaz. Yukarıda değinildiği üzere her iki maddenin ayrı ayrı hukuk müesseselerini düzenlemiş olması karşısında sorunun başka türlü düşünülmesi de olanaksızdır. O halde borçlar kanununun 18. maddesinin miras ile ilgili sözleşmelerde de uygulanması gerekir.

Karşı görüşte belirtildiği gibi muvazaalı satış işlemi ile miras hakkından yoksun edilen kimse külli halef olarak değil doğrudan doğruya üçüncü kişi olarak dava açma hakkına sahiptir. Çünkü bu üçüncü kişinin hakkı miras bırakanla alıcı tarafından birlikte yapılan hukuk işlemi ile çiğnenmiştir. Böyle bir durumda üçüncü kişinin dava hakkının varlığı, kanunda belli konulara hasredilmemiştir. İsviçre federal mahkemesi de kararlı içtihatları ile konuyu bu doğrultuda çözüme bağlamıştır.

Muvazaa nedeniyle satış sözleşmesi geçersiz sayılsa bile gizli hibe akdi geçerli olacağından mirasçının borçlar kanununun 18. maddesine dayanarak açacağı davada yarar bulunmadığı ve bu nedenle bir sonuç doğurmayacağı düşüncesini de kabul etmek olanaksızdır. Gerçekten böyle bir davayı açacak kimsenin, davada yararının bulunması zorunludur. Ve ilke olarak da gizli akit geçerlidir. Ancak gizli akdin geçerli sayılabilmesi için tüm koşulların oluşmuş olması zorunludur. İçtihadı birleştirmeye konu, tapuda kayıtlı bir taşınmaz malın muvazaalı olarak satışıdır. Böyle bir durumda gizli akdin geçerli sayılabilmesi için gizli akit, biçim koşuluna (şekil şartına) bağlı ise biçim koşulunun da gerçekleşmiş olmasında zorunluluk vardır. Aksi durumda hibe sözleşmesinin varlığından söz edilemez. Çünkü tapu memuru önünde açıklanan irade; bir ivaz karşılığı mülkiyetin aktarılması iradesidir ki, sadece bu iradeye resmiyet verilmiştir. Satışa ilişkin resmi işlemin gizli akdi de içine alacağı kabul edilemez. Nitekim İsviçre federal mahkemesinin kararıl içtihatları ve yabancı bilimsel hâkim görüşler de bu doğrultuda yerleşmiştir. Ayrıca 07.10.1953 gün 8/7 sayılı Yargıtay içtihadı birleştirme kararında bu temel görüş benimsenmiştir. Sonradan çıkarılan 27.03.1957 gün ve 12/2 sayılı içtihadı birleştirme kararı ise şufa ile ilgilidir. Görüşler arasında ileri sürüldüğü gibi bu karar 1953 günlü içtihadı birleştirmenin kabul ettiği ilkeyi de bozmamıştır. Sözü edilen 27.03.1957 günlü içtihadı birleştirme kararında: şufa hükümlüsü taşınmaz sahibinin yaptığı satış akdinin aslında hibe olduğunu iddia etmesi karşısında böyle bir dava hakkının bulunduğu ve ispatlandığı takdirde şufa hakkının varsayılamayacağı belirtilmiştir. Burada hibenin geçerliliği değil satım sözleşmesinin geçerliliği ele alınmıştır. Hiç kuşkusuz böyle bir olayda hibenin de geçerliliği ileri sürülmüş olsa, hibe sözleşmesi de geçersiz olmadığından taşınmaz şufa yükümlüsüne geri döner ki şufa hakkı bakımından sonucunun değişmeyeceği doğaldır.

Borçlar kanununun 18. maddesine göre mirasçıya tanınacak iptal davası hakkının medeni kanunun 507/4 maddesinin uygulanmasına yer bırakmayacağı doğrultusundaki düşünceleri de kabul etmek olanaksızdır. Çünkü medeni kanunun 507/4 maddesindeki dava hakkı aslında geçerli işlemler için tanımış bir dava hakkıdır. Borçlar kanununun 18. maddesine dayanan dava hakkı ise işlemin aslında geçersizliği nedenine dayanır. Onun içindir ki medeni kanunun 508. maddesinde iyi niyetli olan ve kendisine teberruda bulunan kimse korunmuştur.

Miras hukuku miras bırakanın iptali mümkün ölüme bağlı tasarruflarında bile onun son arzularına değer vermemiştir. (medeni kanun m. 499 ve 500) ölenin son arzularına saygı ilkesi, ancak onun hukuka uygun tasarrufları için söz konusudur. Bu bakımdan miras hukukunda ölenin son isteklerine saygısızlık gibi bir düşüncede kabul edilemez.

Medeni kanunun 603. maddesi hükmü de aslında geçerli tasarruflara karşı mirasçıların miras payını diğer mirasçılara karşı koruyan bir hükümdür. Geçersiz tasarruf miras payına etki yapmayacağından, mirasçının bu hükme dayanmasında bir yarar yoktur. Böyle bir tasarrufla miras bırakanın açığa vurulan iradesi ile hukukça değer taşımaz.

Bu nedenlerle Yargıtay 2. HD’nin görüşünü ve bu doğrultuda ileri sürülen karşı görüşleri kabul etmek olanağı bulunmamıştır.

SONUÇ: Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunu gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarının, görünürdeki satış sözleşmesinin borçlar kanununun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan medeni kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 01.04.1974 günlü ikinci toplantısında oy çokluğu ile karar verildi.

III. KARARIN İNCELENMESİ:

Kararın incelemesini iki başlık altında yapacağız. Öncelikle muris muvazaasının ne olduğunu ve “muvazaa” kavramının yeni Türk Medeni Kanunu’ndaki ismiyle “danışıklı işlem”in ne olduğunu açıklamaya çalışacağız.

IV. MUVAZAA (DANIŞIKLI İŞLEM) NEDİR? :

Tarafların isteyerek ve bilerek iradeleri ile beyanları arasında meydana getirdikleri uygunsuzluğa muvazaa denir. Tarafların irade ve beyanları aralarında isteyerek uygunsuzluk yaratmalarındaki amaç üçüncü kişileri yanıltmaktır. Yeni Türk Medeni Kanunu’nda “muvazaa” kavramının yerini aynı anlama gelen “danışıklı işlem” almıştır.

V. MURİS MUVAZAASI (DANIŞIKLI İŞLEM) NEDİR? :

Muris, kelime anlamıyla miras bırakan kişi anlamına gelmektedir. Muris muvazaası da miras bırakanın danışıklı işlemi olarak tanımlanabilir. Bu tanım ışığında miras bırakan ölümünden önce bir kısım mirasçısını mirasından mahrum etmek amacıyla görünüşte yasal olan ancak gerçekte mirasçılarını mirasından mahrum etmek amacıyla yapılmış gizli bir anlaşmaya dayanan işlemlere muris muvazaası ya da miras bırakanın danışıklı işlemi diyebiliriz. 

Muris muvazaası olarak bilinen davaların konusunu çoğunlukla kız çocuklarından kaçırılmak istenen tapulu taşınmazlar oluşturmaktadır.

VI. MUVAZAANIN HUKUKİ DAYANAĞI:

Hukukumuzda muvazaanın dayanağı 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun “Akitlerin Tefsiri Muvazaa” başlıklı 18. maddesidir. Bu maddeye göre;

“Bir akdin şekil ve şartlarını tayininde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmayarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır.

Tahriri borç ikrarına istinat ile alacaklı sıfatını iktisap eden başkasına karşı, borçlu tarafından muvazaa iddiası dermeyan olunamaz.”

İncelemesini yaptığımız YİBBGKK Türk Medeni Kanunu’nun tenkise tabi kazandırmaları düzenleyen 565. maddesi ve mirasta denkleştirmeyi düzenleyen 669. maddesi ile 818 Sayılı Borçlar Kanunu’nun 18. maddesindeki düzenlemeyi karşılaştırmaktadır. Yargıtay, murisin kendisinin taraf olduğu ve hukuken geçerli olan işlemlerinin Borçlar Kanunu m. 18 çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymakta ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan TMK’nın 565 ve 669 (Eski MK m. 507 ve 603) maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağını kabul etmektedir.  

VII. İÇTİHADI BİRLEŞTİRMEYE KONU OLAN YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ’NİN KARARININ İNCELENMESİ:

Yargıtay 2. HD saklı pay sahibi mirasçının TMK m. 565/IV uyarınca tenkis davası açabileceğini ve miras bırakanın bu davranışının TMK m. 669/II gereğince o taşınmazı iade etmekten ayrık tuttuğu anlamına geldiğini kabul etmiştir.

“Tenkise tâbi kazandırmalar” başlıklı Türk Medeni Kanunu m. 565/IV; 

“Aşağıdaki karşılıksız kazandırmalar, ölüme bağlı tasarruflar gibi tenkise tâbidir; (…)

4. Miras bırakanın saklı pay kurallarını etkisiz kılmak amacıyla yaptığı açık olan kazandırmalar” hükmünü içermektedir.

“Mirasta denkleştirme” başlıklı Türk Medeni Kanunu m. 669/II; (…)

Miras bırakanın çeyiz veya kuruluş sermayesi vermek ya da bir malvarlığını devretmek veya borçtan kurtarmak ve benzerleri gibi karşılık almaksızın altsoyuna yapmış olduğu kazandırmalar, aksi miras bırakan tarafından açıkça belirtilmiş olmadıkça, denkleştirmeye tâbidir” hükmünü içermektedir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi bu hükümler çerçevesinde sadece saklı pay sahibinin tenkis ya da denkleştirme talep edebileceğini ancak BK m. 18’e göre muvazaa davası açılamayacağını kabul etmektedir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi muvazaa iddiasını ancak sözleşmenin tarafı durumunda olan kişilerin ya da külli haleflerinin ileri sürebileceğini, taşınmazın devri konusunda sözleşmeye taraf olan miras bırakan ve satın alan konumundaki mirasçı yanında diğer mirasçıların üçüncü kişi konumunda bulunduğu ve alım satım sözleşmesinin tarafı olmadıkları için muvazaa iddiasını ileri süremeyeceğini savunmaktadır.

BK m. 18’in TMK’da ki miras hukuku hükümlerine göre genel bir düzenleme olması nedeniyle özel kanun genel kanun ilişkisi içerisinde somut olayın özelliğine göre TMK m. 565/IV ya da 669/II’nin uygulanması gerektiği gerekçesiyle de BK m. 18 kapsamında muvazaa iddiasında bulunulamayacağı savunulmaktadır.

VIII. İÇTİHADI BİRLEŞTİRMEYE KONU OLAN YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARININ İNCELENMESİ:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu BK m. 18 ile TMK m. 565/IV ve 669/II arasındaki genel kanun özel kanun sorununu TMK’nun “C. Genel nitelikli hükümler” başlıklı 5. maddesindeki “Bu Kanun ve Borçlar Kanununun genel nitelikli hükümleri, uygun düştüğü ölçüde tüm özel hukuk ilişkilerine uygulanır” hükmü ile çözmüştür. TMK’nda muris muvazaasına ilişkin özel bir düzenleme bulunmadığına göre TMK m. 5 uyarınca Borçlar Kanunu’nun genel hükümleri arasında yer alan 18. maddenin miras hukukunda da uygulanmasına bir engel bulunmamaktadır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu muvazaalı satış işlemi ile miras hakkından yoksun edilen kimsenin külli halef olarak değil doğrudan doğruya üçüncü kişi olarak dava açma hakkına sahip olduğunu kabul etmektedir. Çünkü bu üçüncü kişinin hakkı miras bırakanla alıcı tarafından birlikte yapılan hukuk işlemi ile çiğnenmiştir. Dolayısıyla üçüncü kişinin dava açmakta hukuki yararı bulunmaktadır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu BK m. 18 ile TMK m. 565/IV arasındaki çok önemli bir ayrıntıyı da tespit etmiştir. Buna göre Türk Medeni Kanunu m. 565/IV’de ki dava hakkı geçerli işlemler için tanımış bir dava hakkıdır. Borçlar Kanunu m. 18’e dayanan dava hakkı ise işlemin geçersizliği nedenine dayanmaktadır.

YİBBGK, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun yukarıda açıkladığımız gerekçelerine dayanarak, bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla gerçekte bağışlamak istediği taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış ise; saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarının, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine karar vermiştir. Ayrıca bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunu’n 507 ve 603 (Türk Medeni Kanunu m. 565/IV ve 669/II) maddelerinin sağladığı haklara da etkili olmayacağına karar vermiştir. Yani koşulları varsa mirasta tenkis ve denkleştirme davası da açılabilecektir.



[1] İncelemesi yapılan kararda geçen Türk Medeni Kanunu maddeleri eski Medeni Kanun maddeleri olup inceleme bölümünde yeni Türk Medeni Kanunu’ndaki karşılığı olan maddeler yazılmıştır. Borçlar Kanunu m. 18’in 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girecek olan 6098 sayılı yeni Türk Borçlar Kanunu’ndaki karşılığı 19. madde olup madde metninde Türkçeleştirme dışında bir değişiklik yapılmamıştır.