27 Ocak, 2014

MURİS MUVAZAASI DAVALARI

MURİS MUVAZAASI DAVALARI
MİRAS BIRAKANIN DANIŞIKLI İŞLEMİ

I. GİRİŞ:

Ülkemizde sıkça görülen olaylardan biride kız çocuklarından mal kaçırmak amacıyla miras bırakan ile erkek mirasçıları arasında yapılan gizli anlaşmalardır. Bu makalemizde hukukumuzda muris muvazaası davası olarak bilinen bu dava türünü inceleyeceğiz.

II. MUVAZAA (DANIŞIKLI İŞLEM) NEDİR? :

Tarafların isteyerek ve bilerek iradeleri ile beyanları arasında meydana getirdikleri uygunsuzluğa muvazaa denir. Tarafların irade ve beyanları aralarında isteyerek uygunsuzluk yaratmalarındaki amaç üçüncü kişileri yanıltmaktır. Yeni Türk Medeni Kanunu’nda “muvazaa” kavramının yerini aynı anlama gelen “danışıklı işlem” almıştır.

III. MURİS MUVAZAASI (DANIŞIKLI İŞLEM) NEDİR? :

Muris, kelime anlamıyla miras bırakan kişi anlamına gelmektedir. Muris muvazaası da miras bırakanın danışıklı işlemi olarak tanımlanabilir. Bu tanım ışığında miras bırakan tarafından ölümünden önce görünüşte yasal olan ancak gerçekte mirasçılarını mirasından mahrum etmek amacıyla gizli bir anlaşmaya dayanarak yapmış olduğu işlemlere muris muvazaası ya da miras bırakanın danışıklı işlemi diyebiliriz. 

Muris muvazaası olarak bilinen davaların konusunu çoğunlukla kız çocuklarından kaçırılmak istenen tapulu taşınmazlar oluşturmaktadır.

IV. HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU’NA GÖRE GÖREVLİ MAHKEME:

Muris muvazaası davasında görevli mahkeme Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 2/I’de yer alan Dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir” hükmüne göre asliye hukuk mahkemeleridir. Çünkü muris muvazaası davaları mamelek hukukundan doğan dava türü olduğundan dava konusu hakkın değerine göre görevli mahkeme belirlenmektedir.

V. HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU’NA GÖRE YETKİLİ MAHKEME:

Muris muvazaası davasının konusunu oluşturan mal varlığı değeri eğer tapulu taşınmaz ise; HMK m. 12/I’e göre “Taşınmaz üzerindeki ayni hakka ilişkin veya ayni hak sahipliğinde değişikliğe yol açabilecek davalar ile taşınmazın zilyetliğine yahut alıkoyma hakkına ilişkin davalarda, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir.”

Muris muvazaası davalarında tenkis talebinde de bulunulabilir. Tenkis davalarında HMK m. 11/I,a hükmüne göre ölen kimsenin son yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir. Ancak muris muvazaası sebebiyle açılacak davada ayrıca tenkis de kademeli olarak talep edilmiş olsa bile muris muvazaası davaları daha kapsamlı davalar olması nedeniyle yetkili mahkeme HMK m. 12/I’e göre belirlenecektir. Yani yetkili mahkeme taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir.

Davaya konu taşınmazların birden fazla olması ve her birinin ayrı mahkemelerin yetkisi içine girmesi durumunda HMK m.12/III’e göre taşınmazlardan birinin bulunduğu yer mahkemesinde diğer bütün taşınmazlar içinde dava açılabilir.

VI. HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU’NA GÖRE YARGILAMA YÖNTEMİ:

Muris muvazaası davaları HMK m. 118 ve devamı maddelerinde düzenlenmiş olan yazılı yargılama yöntemine tabidir.

VII. DAVANIN ESASI:

Muris muvazaası davasının esasını oluşturan çok sayıda olay bulunmaktadır. Bunların başında;

Kız çocuklardan mal kaçırılmak istenmesi,

Birden çok evlilik yapanların ikinci eşin çocuklarını kayırması,

Yaşlı ya da ölümcül hastalığa yakalanmış olanların yakınlarındaki mirasçılarını uzaktaki mirasçılarına tercih etmeleri,

Miras bırakanın kırgınlık duyduğu mirasçısına karşı daha çok sevdiği mirasçısını kayırması durumları gelmektedir.

Muris muvazaası davalarının esasını yukarıda belirttiğimiz durumlar ve benzeri hallerde yapılan danışıklı işlemler oluşturmaktadır. Bu danışıklı işlemler satış, bağış ya da ömür boyu bakma sözleşmesi karşılığında bir malın devri olabilmektedir.

VIII. DAVA AÇMA HAKKI OLANLAR:

Yukarıda örnek olarak saydığımız durumlardaki bütün mirasçılar muris muvazaası davası açma hakkına sahiptirler. Mirasçı olması koşuluyla muvazaalı işlemin yapıldığı tarihte miras bırakanın henüz ana rahmine düşmemiş olan çocuğu, daha sonradan evlendiği eşi ya da sonradan evlat edindiği kişi de muvazaalı işlemin iptali için dava açabileceğini Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 01.03.2000 tarihli ve 2000/1–126 Esas; 2000/143 Karar sayılı kararında açıklamaktadır.

IX. DAVA AÇMA ZAMANI, ZAMANAŞIMI VE HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRELER:

Muris muvazaası davası miras bırakanın ölümünden sonra açılabilir. Miras bırakan ölmeden önce hem muris muvazaası davası hem de taraf muvazaası davası açılamaz. Muris muvazaası davasında zamanaşımı ve hak düşürücü süre yoktur. Muvazaayı öğrenen taraf hiçbir süre ile kısıtlı olmaksızın dava açabilir.

Miras bırakan ölmeden önce dava açılmış ve daha sonra miras bırakan ölmüşse yine de davaya devam edilemez. Çünkü davacının, dava açmaktaki hukuki yararı davanın açıldığı tarihteki duruma göre değerlendirilir. Bu durumda dava reddedilecektir. Ancak miras bırakanın ölümünden sonra tekrar dava açılabilir.  

X. ARA MİRAS BIRAKANIN DAVA AÇMA HAKKI:

Kök murisin mirasçılarının muris muvazaası davası açmayıp onların mirasçılarının kök murisin muvazaalı işlemi için dava açması ise Yargıtay’ca kabul edilmemektedir. Murisin mirasçısının murisin muvazaalı işlemi için dava açmaktan feragat etmesi açık bir irade açıklaması olması nedeniyle bu durumda feragatte bulunan mirasçının mirasçılarının da dava açamayacağı usul hukuku açısından doğrudur.

Ancak murisin mirasçısı açıkça muris muvazaası davası açmaktan feragat etmemiş ve davayı açmadan ölmüşse Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 25.09.1996 tarih ve 1996/1–440 Esas; 1996/938 Karar sayılı kararında bu durumda da kök murisin mirasçılarına mirasçı olanların dava hakkı olduğunu kabul etmektedir. Somut bir örnek verecek olursak babasının muvazaalı işlemi için dava açma hakkı bulunan murisin kızının bu davayı açmadan önce ölmesi durumunda ölmeden önce açıkça dava hakkından feragat etmediyse kızın mirasçıları dedelerinin muvazaalı işleminin iptali için dava açma hakkına sahip olacaklardır.

XI. DAVALILAR:

Muris muvazaası davasının davalısı miras bırakanın muvazaalı işlemle taşınmazını devrettiği kişidir. Bu kişi ölmüşse onun mirasçısı davalı olarak gösterilir. Eğer taşınmazı muvazaalı veya kötü niyetli olarak devralan ikinci ve sonraki el durumunda bulunan kişiler varsa onlarda davalı olarak gösterilmelidir.

Taşınmazın danışıklı işlemin diğer tarafı durumunda olan kişi adına kurulmuş bir şirkete satış gösterilmesi durumunda da taşınmazı satın alan şirket davalı olarak gösterilecektir.

XII. DAVA AÇILABİLECEK DİĞER HALLER:

Muris muvazaası işlemi ile bir taşınmazın hissesini alan kişi daha sonra bu hisseye dayanarak Türk Medeni Kanunu’na göre şufa hakkını kullanmış ve başka bir hissedarın hissesini de satın almışsa muris muvazaası davası açan kişi şufa hakkı kullanılarak satın alınan hissenin de tapu kaydının iptalini ve tescilini isteyebilir.

Aynı dava hakkı intifa ve sükna hakkına karşı da kullanılabilir.

XIII. DAVA AÇILAMAYACAK HALLER:

Yargıtay’ın muris muvazaası olarak kabul etmediği bazı haller bulunmaktadır.

Muvazaaya konu taşınmaz eğer miras bırakan tarafından değil bir başka üçüncü kişi tarafından satılmışsa yani satış işlemi üçüncü kişi ile miras bırakanın danışıklı işlem yaptığı kişi arasında yapılmışsa taşınmazın parası miras bırakan tarafından ödense dahi muris muvazaası olduğu kabul edilmemektedir. 

Miras bırakanın para bağışladığı kişinin bu para ile taşınmaz satın alması durumunda da muvazaa iddiası kabul edilmemektedir.

Devredilen taşınmaz tapuda resmi bağış yolu ile devredilmişse ve resmi bağış sözleşmesinin koşulları yerinde ise muris muvazaası davası açılamaz ancak koşulları varsa mirasta tenkis davası açılabilir.

Miras bırakan taşınmaz hakkında ipotek veya kira sözleşmesi yapmış ve bu sözleşmeleri de tapuya şerh vermişse lehine ipotek veya kira sözleşmesi şerhi verilen kişiler aleyhine muris muvazaası davası açılamamaktadır.

Miras bırakanın borç senedi düzenlemesi durumunda da yine muris muvazaası davası açılamamakta sadece koşulları varsa tenkis davası açılabilmektedir.

Miras bırakan mirasçısından mal kaçırmak amacıyla kadastro tespiti esnasında taşınmazı bağışta bulunmak istediği kişi üzerine kaydettirmişse bu durumda da muris muvazaası davası açılamamaktadır. Bunun yerine tapu iptali ve tescili davası açılması gerekir.

Miras bırakan ile taşınmaz üzerinde paydaş olan mirasçı, miras bırakanın kendi payını sağken bir başkasına devretmesi üzerine açtığı şufa davası reddedilmişse, miras bırakanın ölümünden sonra aynı pay için muris muvazaası davası açamaz.

XIV. TALEP KONUSU:

Açılacak olan davada, muvazaalı olarak yapılmış olan taşınmazın devir işleminin iptali ve davacının miras payı oranında kendi adına tescili talep edilecektir.

XV. İŞTİRAK HALİNDE MÜLKİYET DURUMUNDAKİ TAŞINMAZLAR HAKKINDA AYRIK DURUM:

Dava açılan taşınmaz eğer iştirak halinde mülkiyet durumunda ise ve davacı miras payı oranında kendi adına tescili talep etmişse, iştirakin sağlanması amacıyla diğer hak sahiplerinin davaya dâhil edilmelerine gerek yoktur.

İştirak halinde mülkiyet durumundaki bir taşınmaz için açılan muris muvazaası davasında davacının miras payı oranında kendi adına tescili değil de taşınmazın terekeye döndürülmesi ve bütün mirasçılar adına miras payları oranında tescili talep edilmişse o takdirde iştirakin sağlanması yani diğer pay sahiplerinin de davacı olarak davaya katılmaları gerekir.

XVI. DAHA ÖNCE TARAF MUVAZAASI DAVASI AÇILMIŞ OLMASI DURUMU:

Uygulamada miras bırakan muvazaalı işlemi yaptıktan sonra taşınmazı devrettiği kişi aleyhine taraf muvazaası davası açmakta açtığı bu davayı güçlü delillerle ispat etmekten kaçınarak davanın reddini sağlamakta, böylece yaptığı muris muvazaası işlemini hukuken güçlendirmeye çalışmakta ve ölümünden sonra taşınmazı danışıklı olarak devrettiği kişi aleyhine açılacak muris muvazaası davasını boşa çıkartmaya çalışmaktadır.

Yine miras bırakanlar yapmış oldukları muvazaalı işlemden ötürü pişmanlık duymakta ve iptali için taraf muvazaası davası açmaktadırlar. Daha önce aynı taşınmaz için taraf muvazaası davası açılmış olması muris muvazaası davası açılmasını engellemez ve kesin hüküm oluşturmaz. Ancak her iki amaçla yapılmış taraf muvazaası davaları muris muvazaası davası için delil oluşturacağından daha önce açılmış olan taraf muvazaası davasının iyi değerlendirilmesi gerekmektedir.

Taraf muvazaası davası açmış olan miras bırakan dava devam ederken ölürse mirasçılarının bu davayı ıslah yolu ile muris muvazaası davasına dönüştürmeleri hukuken mümkün değildir. Mirasçıların ayrı bir muris muvazaası davası açmaları gerekir.

XVII. ÜÇÜNCÜ KİŞİDEN MAL KAÇIRMAK AMACIYLA YAPILAN TEMLİK:

Miras bırakan üçüncü kişiden mal kaçırmak amacıyla danışıklı işlem yapmışsa bunu ispatlama için mirasçının açacağı dava taraf muvazaası davası niteliğini taşır. Ancak davayı açan mirasçı yeni bir dava ile üçüncü kişiden mal kaçırmak amacıyla değil kendisinden mal kaçırmak amacıyla muris muvazaası iddiasında bulunursa taraf muvazaası davasına dayandığı gerekçeleri ile muris muvazaasına dayandığı gerekçeleri kendisini zor durumda bırakabilir.

Taraf muvazaası davası Yargıtay İBBGK’nun 05.02.1947 tarih ve 20/6 sayılı kararı ile Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 24.01.1983 tarih ve 1983/389 Esas; 1983/410 Karar sayılı kararları uyarınca ancak yazılı delille ispatlanabilir. Muris muvazaası davası ise her türlü delille ispatlanabileceği için dava açılmadan önce delil durumu iyi değerlendirilmeli ve ona göre taraf muvazaası ya da muris muvazaası davası tercih edilmelidir.

Miras bırakanın ikinci kişiye satış gösterdiği bir taşınmaz daha sonra bu ikinci kişi tarafından üçüncü kişiye (miras bırakanın taşınmazı bağışlamak istediği mirasçısına) bağış olarak devredilmesi halinde de muris muvazaası davası açılabilir.

XVIII. DELİLLER:

Muris muvazaası davasında her tür delile başvurulabilir. Uyuşmazlığın özelliğine göre tapu kayıtları, banka hesapları, kadastro tutanakları, vergi makbuzları, elektrik, su, doğalgaz makbuzları, mektup ve benzeri yazışmalar, tanık, bilirkişi incelemesi, keşif ve bunlara benzer başkaca deliller gösterilebilir.

XIX. YARGILAMA GİDERLERİ:

Muris muvazaası davalarında yapılacak yargılama giderleri 492 sayılı Harçlar Kanunu ve buna bağlı olarak çıkartılan Genel Tebliğ (1) sayılı tarife, Adalet Bakanlığı tarafından çıkartılan Hukuk Muhakemeleri Kanunu Bilirkişi Ücret Tarifesi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tanık Ücret Tarifesi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi ve Adalet Bakanlığı’nın onayından geçtikten sonra her yıl yenilenen Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Ücret Tarifesi’ne göre belirlenir.

Yukarıda belirttiğimiz hukuki düzenlemelere göre yargı masrafları 2012 yılı rakamlarına göre sırasıyla şu şekilde alınır.

Dava açılırken alınan masraf ve gider avansı miktarları aşağıdaki gibidir.

21,15 TL Asliye Hukuk Mahkemesi başvurma harcı, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Dava değerinin binde 59,4’ün ¼’ü tutarında nispi harç, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Eğer davacı avukat ile temsil ediliyorsa her bir vekâlet için 3,30 TL vekâlet harcı, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Taraf sayısının beş katı tutarında tebligat gideri, (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Dava dilekçesinde tanık deliline dayanılmış ve tanık sayısı belirlenmiş ise tanık sayısınca 15,00 ile 30,00 TL arası tanık asgari ücreti ve tebligat gideri; tanık sayısı belirtilmemiş ise en az üç tanık asgari ücreti ve tebligat gideri, (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tanık Ücret Tarifesi ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Her bir bilirkişi için Asliye Hukuk Mahkemeleri için belirlenmiş olan 250,00 TL bilirkişi ücreti, (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Bilirkişi Ücret Tarifesi Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Diğer iş ve işlemler için 50 TL (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Dava sonuçlandığında alınan masraf miktarları aşağıdaki gibidir.

Dava sonuçlandığında dava açılırken ¼’ü alınan nispi harç tamamlatılır.

Bunların dışında eğer taraflar avukat ile temsil edilmişse avukatlık asgari ücret tarifesine göre hükmedilecek avukatlık ücreti davayı kazanan ve kendisini avukat ile temsil ettiren tarafa verilir. (HMK m. 330 ve Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Ücret Tarifesi)

Kararın Yargıtay’a temyiz edilmesi halinde alınacak masraf miktarları aşağıdaki gibidir.

103,50 TL temyiz harcı ve dava açılırken yatırılmış gider avansı içinden karşılanamıyorsa eğer ayrıca posta ve tebligat masrafı alınır. (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Yargılama sonunda davayı kaybeden taraf yargılama masraflarını karşılamaya mahkûm edilir. Ancak bunun için davacının da davalının da dilekçelerinde bunu açıkça belirtmiş olmaları gerekir. Gider avansından artan olursa davacıya iade edilir. 

24 Aralık, 2013

ALACAKLININ BULUNDUĞU YER MAHKEMESİNİN YETKİLİ OLDUĞUNA İLİŞKİN YARGITAY KARARININ İNCELENMESİ

ALACAKLININ BULUNDUĞU YER MAHKEMESİNİN
YETKİLİ OLDUĞUNA İLİŞKİN
YARGITAY KARARININ İNCELENMESİ

I. İNCELEMESİ YAPILAN KARAR METNİ:

T.C.
YARGITAY
13. Hukuk Dairesi

E:2013/17262
K:2013/22036
T: 19.09.2013

Özet: Vekâlet sözleşmesinden kaynaklanan vekâlet ücreti ve masraf alacağının tahsili amacıyla başlatılan icra takibine yönelik itirazın iptali istemine ilişkin davada, HMK'nun, 10 ve 818 sayılı BK’nun 73. (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 89) maddeleri uyarınca para alacağına ilişkin davalarda aksi kararlaştırılmadıkça para borcu alacaklının yerleşim yerinde ödenmesi gerektiğinden alacaklının bulunduğu yer mahkemesinin de yetkili olduğu gözetilmelidir.

(6100 s. HMK m. 6, 10)
(818 s. BK m. 73)
(6098 s. TBK m. 89)

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı, avukat olduğunu, vekâlet ücreti alacağının tahsili için müvekkili olan davalı aleyhine başlattığı icra takibine davalının haksız olarak itiraz ettiğini ileri sürerek, davalının icra takibine vaki itirazının iptali ile icra inkâr tazminatına hükmedilmesini istemiştir.

Davalı, davanın ikametgâhı olan Mersin Asliye Hukuk Mahkemesi'nde görülmesi gerektiğini savunarak davanın yetki yönünden ve esastan reddini dilemiştir.

Mahkemece, dava dilekçesinin yetkisizlik nedeni ile reddine ve dosyanın yetkili Mersin Asliye Hukuk Mahkemesi'ne gönderilmesine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, vekâlet sözleşmesinden kaynaklanan vekâlet ücreti ve masraf alacağının tahsili amacıyla başlatılan icra takibine yönelik itirazın iptali istemine ilişkindir.

HMK’nun 6’ıncı maddesi gereğince bir davada genel yetkili mahkeme, davalının yerleşim yerinin bulunduğu yer mahkemesidir. Aynı kanunun 10. maddesinde sözleşmeden doğan davalar için, sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesinin de yetkili olduğu belirtilmiştir ki bu da özel yetkiye ilişkin bir düzenlemedir. Ayrıca BK’nun 73. (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu 89.) maddesi uyarınca para alacağına ilişkin davalarda aksi kararlaştırılmadıkça para borcu alacaklının yerleşim yerinde ödenmesi gerektiğinden alacaklının bulunduğu yer mahkemesi de yetkilidir. Dolayısıyla dava, davacının seçimine göre, hem genel ve hem de özel yetkili mahkemede açılabilir. (Bkz. HGK 05.11.2003, 2003/13- 640-627 sayılı kararı) Az yukarıda anılan BK’nun 73. (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu 89.) maddesi gereğince, vekâlet sözleşmesinden doğan para alacağının tahsili amacıyla başlatılan icra takibine yönelik itirazın iptali istemi ile açılan eldeki davada, Adana Mahkemeleri de bu davaya bakmaya yetkilidir. Mahkemece değinilen bu yönler gözetilerek işin esasına girilip hâsıl olacak sonuca uygun bir karar verilmesi gerekirken yanlış değerlendirme ile yazılı şekilde yetkisizlik nedeniyle dava dilekçesinin reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan sebeplerle temyiz edilen hükmün temyiz eden davacı yararına (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, HUMK’nun 440/III-2 maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 19.09.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.

II. KARARIN İNCELENMESİ:

A. Kararın Konusu:

Tam metnini yukarıya aldığımız Yargıtay kararının konusu avukat olan davacının vekâlet ücreti alacağının tahsili için müvekkili aleyhine başlattığı icra takibine davalının haksız olarak itiraz etmesi üzerine itirazın iptali davasını alacaklı olarak kendi yerleşim yeri mahkemesinde açması üzerine ilk derece mahkemesinin yetkisizlik kararı vermesi ve bu kararın davacı avukat tarafından temyiz edilmesidir.

B. Avukatlık Ücret Sözleşmesinin Borçlar Hukuku Açısından İncelenmesi:

Avukatlık ücret sözleşmesi hukuki niteliği açısından karşılıklı borçları içeren iki taraflı sözleşmedir. Avukatlık ücret sözleşmesinde iki tür edimin karşılıklı olarak taraflarca yerine getirilmesi kararlaştırılır. Bu edimler avukatlık hizmeti ve avukatlık ücretidir. Çoğu zaman her iki edimin yerine getirilmesi aynı yargı yeri içinde meydana gelse de avukatın müvekkilinin işini yapmak, yani avukatlık hizmetini yerine getirmek için başka yargı çevrelerinin yetki sahasına giren yerlere gitmesi gerekebilir. Avukatlık hizmetinin yerine getirileceği yer ile avukatlık ücretinin yerine getirileceği yer farklı yargı çevrelerinde ise avukatlık ücret sözleşmesinden kaynaklanacak ücret uyuşmazlıklarında yetkili mahkeme davalının yerleşim yeri mahkemesi ya da sözleşmenin ifa yeri mahkemesi esas alınarak belirlenmekteydi. Sözleşmenin ifa yeri genellikle avukatlık hizmetinin yerine getirileceği yer olarak kabul edilmekteydi. Bu yönü ile avukatlık ücret sözleşmesinin karşılıklı edimleri içeren sözleşme olduğu ve bu nedenle de ifa yerinin sadece avukatlık hizmetinin verildiği yer değil aynı zamanda avukatlık ücretinin ifa edileceği yer de olması gerektiği gerçeği göz ardı edilmekteydi.

Yargıtay yukarıda ki kararında avukatlık ücret sözleşmesinin karşılıklı edimleri içeren sözleşme olmasının ötesinde TBK m. 89 hükmü uyarınca para borcunu içerdiğini, para borçlarında da eğer sözleşmede aksine hüküm yoksa alacaklının yani avukatın ödeme zamanındaki yerleşim yerinde ifa edileceğini tespit etmiştir. Yargıtay’ın atıf yaptığı Hukuk Genel Kurulunun 05.11.2003 tarih, 2003/13- 640-627 sayılı kararı bu durumu eczacı sözleşmeleri için 2003 yılında tespit etmiştir.

İncelemesini yaptığımız karar avukatlık ücret sözleşmesine özel olarak verilmiştir. Ancak gerekçeleri para alacağı içeren bütün sözleşmeleri bağlayacak niteliktedir. Yargıtay’ın avukatlık ücret sözleşmesinin para borcunu içerdiğini tespit etmesi avukatlık hizmetinin yanında avukatlık ücretinin de sözleşmedeki edimlerden biri olduğunu tespit etmesi anlamına gelmektedir. Bu sebeple de ödeme zamanındaki yerleşim yerinin sözleşmenin ifası açısından yetkili olduğu sonucuna ulaşmaktadır.

Nitekim  “Sözleşmeden doğan davalarda yetki” başlıklı HMK m. 10 Sözleşmeden doğan davalar, sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesinde de açılabilir” hükmünü getirmiştir. “Sözleşmenin ifa edileceği yer” kavramı bugüne kadar avukatlık hizmetinin ifa edileceği yer olarak kabul edilmiş ancak avukatlık ücretinin ifa edileceği yer sözleşmenin ifa edileceği yer olarak kabul edilmemiştir. Bu yaklaşım iki taraflı edimleri içeren sözleşmeler açısından yanlış ve usul hukuku açısından da silahların eşitliği ilkesine aykırılık oluşturmaktaydı. Çünkü sözleşmedeki edimlerden biri taraflardan birine uyuşmazlık çıkması halinde kendi yerleşim yerinde yargılamanın yapılması fırsatını vermekte bir diğer edim ise sözleşmenin diğer tarafının başka yargı çevresine gitmesine ve daha fazla yargılama masrafı yapmasına neden olmaktaydı. Yargıtay’ın verdiği bu kararla karşılıklı edimleri içeren bu tür sözleşmelerde sözleşmenin her iki tarafı da sözleşme uyarınca almayı hak ettiği edimlere dayanarak ayrı ayrı ve para borcu ile parça borcu olmasına göre ifa yeri mahkemesini belirleme olanağını yakalamıştır.

C. Kararın Eleştirisi:

Kararı okuduğunuzda TBK m. 89’da yer alan para borçlarında alacaklının bulunduğu yerin ifa yeri olarak kabul edilmesinin özel, yetki sözleşmenin ifa edileceği yerin genel yetkili olduğu gibi bir düşünceye kapılabilirsiniz. Ancak bu durum kararın kaleme alınış şeklinden ve gerekçesinin eksikliğinden kaynaklanmaktadır.

Karar yazılırken yukarıda belirttiğimiz avukatlık ücret sözleşmesinin iki edimine yani sözleşmenin ifasının avukatlık hizmeti ve avukatlık ücreti edimlerinin ifası olarak kabul edilmesi gerektiği gerçeğine değinmemiştir. Bir başka değişle TBK m. 89 ile HMK m. 10 arasında ki hukuki ilişki gerekçede yeterince kurulamamıştır. Ancak buna rağmen incelemesini yaptığımız karar karşılıklı edimleri içeren sözleşmelerde uyuşmazlıkların görüleceği mahkemenin belirlenmesi açısından son derece önemli bir karardır.


30 Kasım, 2013

PAYDAŞLIĞIN GİDERİLMESİ (ORTAKLIĞIN GİDERİLMESİ) DAVALARINDA AVUKATLIK ÜCRETİ SORUNU

PAYDAŞLIĞIN GİDERİLMESİ
(ORTAKLIĞIN GİDERİLMESİ)
DAVALARINDA
AVUKATLIK ÜCRETİ SORUNU[1]

I. GİRİŞ:

Ülkemizde en çok karşılaşılan avukat - iş sahibi uyuşmazlıkları arasında paydaşlığın giderilmesi davalarında avukatlara ödenecek ücretlerin nispi mi yoksa maktu mu olduğu sorunu gelmektedir. Birçok meslektaşımız yaptıkları sözleşmelerde paydaşlığın giderilmesi davalarında nispi avukatlık ücreti belirleyip ücret uyuşmazlığına düştüklerinde de sadece maktu ücretle yetinmek zorunda kalmaktadırlar. Bu makalemizde bu konuyu ele alacağız.

II. AVUKATLIK ÜCRET TARİFESİ HÜKÜMLERİNİN GENEL İNCELEMESİ:

Avukatlık Ücret Tarifesi üç kısımdan oluşur.

Birinci Kısım kendi içinde dört bölüme ayrılmıştır.

1-     Dava ve takiplerin dışındaki hukuki yardımlarda ödenecek ücret
2-     İş takibi konusundaki hukuki yardımlarda ödenecek ücret
3-     Avukatlık Kanunu’nun 35’inci maddesi gereğince bulundurulması zorunlu sözleşmeli avukatlara aylık ödenecek ücret
4-     Kamu kurum ve kuruluşlarıyla özel kişi ve tüzel kişilerin sözleşmeli avukatlarına ödeyecekleri aylık avukatlık ücreti

İkinci Kısım ise kendi içinde iki bölüme ayrılmıştır.

1-     Yargı yerlerinde, icra ve iflas dairelerinde yapılan ve konusu para olsa veya para ile değerlendirilebilse bile maktu ücrete bağlı hukuki yardımlara ödenecek ücret
2-     Yargı yerleri ile icra ve iflas dairelerinde yapılan ve konusu para olmayan veya para ile değerlendirilemeyen hukuki yardımlara ödenecek ücret

Üçüncü Kısım ise tek bölümden oluşup sadece yargı yerleri ile icra ve iflas dairelerinde yapılan ve konusu para olan veya para ile değerlendirilebilen hukuki yardımlara ödenecek ücreti düzenlemektedir.

III. PAYDAŞLIĞIN GİDERİLMESİ DAVALARININ TARİFEDEKİ YERİ:

Gerek paydaşlığın giderilmesi davaları için öngörülen ücret gerekse paydaşlığın giderilmesi davaları sonunda satış memurluğunda yapılacak işlerin takibi için öngörülen ücret tarifenin ikinci kısmının birinci bölümünde yani yargı yerlerinde, icra ve iflas dairelerinde yapılan ve konusu para olsa veya para ile değerlendirilebilse bile maktu ücrete bağlı hukuki yardımlara ödenecek ücret başlığı altında bulunmaktadır. Bu başlık altında düzenlenmiş olan bütün ücretlerde maktu olarak belirlenmiştir. Bu durumda paydaşlığın giderilmesi amacıyla açılacak bir davada hem avukatlık ücret sözleşmeleri nispi olarak kararlaştırılamayacaktır hem de avukat ve iş sahibi arasında sözleşme olsun ya da olmasın ücret uyuşmazlığı avukatlık ücretinin nispi olduğu şeklinde giderilemeyecektir.

Tarifenin bu hükmü uyarınca yapılacak olan avukatlık ücret sözleşmelerinde tarifede yazılı olan rakamdan aşağı olmamak üzere maktu ücret belirlenmesi zorunludur. Nispi ücret belirlenmesi durumunda avukatın belirlenen bu nispi ücreti almaya hak kazanması hukuken mümkün değildir.

IV. TARİFE HÜKMÜ İLE AVUKATLIK KANUNU’NUN ÜCRET ÖLÇÜTLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI:

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun on birinci kısmında avukatlık ücreti ve bu ücretin bütün ölçütleri belirlenmiştir. Bu ölçütleri maddeleri ile birlikte aşağıdaki gibi sıralayabiliriz.

1-                             Avukatlık sözleşmesinin belli bir hukukî yardımı ve meblâğı yahut değeri kapsaması gerekir. Madde 163/I
2-                             Avukatlık ücreti, avukatın hukukî yardımının karşılığı olan meblâğı veya değeri ifade eder. Madde 164/I
3-                             Yüzde yirmi beşi aşmamak üzere, dava veya hükmolunacak şeyin değeri yahut paranın belli bir yüzdesi avukatlık ücreti olarak kararlaştırılabilir. Madde 164/II
4-                             Ücretsiz dava alınması halinde, durum baro yönetim kuruluna bildirilir. Madde 164/III
5-                             Değeri para ile ölçülebilen dava ve işlerde asgari ücret tarifelerinin altında olmamak koşuluyla ücret itirazlarını incelemeye yetkili merci tarafından davanın kazanılan bölümü için avukatın emeğine göre ilâmın kesinleştiği tarihteki müddeabihin değerinin yüzde onu ile yüzde yirmisi arasındaki bir miktar avukatlık ücreti olarak belirlenir. Madde 164/IV
6-                             Başka dava ve icra kovuşturmaları veya her türlü hukuki yardımlar ayrı ücrete tabidir. Madde 173/I

Bu ölçütlere bakıldığında madde 164/IV’de ki düzenleme ile değeri para ile ölçülebilen dava ve işlerde nispi ücretin geçerli sayıldığının değeri para ile ölçülemeyen dava ve işlerde ise tarifedeki rakamların temel ilke olarak kabul edildiğini görmekteyiz. Bu durumda incelenmesi gereken konu paydaşlığın giderilmesi davalarının değeri para ile ölçülebilen davalardan olup olmadıkları ile değeri para ile ölçülebilen bir davanın tarifenin ikinci kısmının birinci bölümüne göre maktu ücrete bağlı tutulmasının yukarıda belirttiğimiz avukatlık ücret ölçütleri ile örtüşüp örtüşmediğidir.

V. PAYDAŞLIĞIN GİDERİLMESİ DAVALARI DEĞERİ PARA İLE ÖLÇÜLEN DAVALARDAN DEĞİLDİR:

Paydaşlığın giderilmesi davası açılırken maktu harç alınır. Harcın maktu alınması paydaşlığın giderilmesi davalarının konusunun para ile ölçülemeyen bir dava çeşidi olduğunu göstermez. Çünkü paydaşlığın giderilmesi davalarında nispi harç mahkemenin karar vermesinden sonra alınır. Harçlar Kanunu Genel Tebliği ekinde yer alan (1) Sayılı Tarifenin III – Karar ve İlam Harcı başlıklı bölümünde;

1-     Bir gayrimenkulün hissedarlar arasında satış suretiyle şüyuun izalesine dair olan hükümler (Gayrimenkulün satış bedeli üzerinden) binde 11,38 oranında
2-     Gayrimenkulün hissedarlar arasında taksimine dair olan hükümler (Taksim edilen gayrimenkul değeri üzerinden) binde 4,55 oranında nispi harca bağlanmıştır.

Tarifedeki bu hükümler paydaşlığını giderilmesi davalarının konusu para veya para ile ölçülebilen davalardan olduğu izlenimi yaratsa da aslında konusu para veya para ile ölçülebilen davalardan değildir. Paydaşlığın giderilmesi davalarında nispi harcın davanın başında alınamamasının nedeni davaya konu eşyanın, çoğunlukla taşınmazın, değerinin davanın başında tespit edilememiş olmasıdır. Dava açıldıktan sonra mahkemenin yapacağı keşif ve buna bağlı olarak hazırlanacak kıymet takdiri dava değerini tam ve doğru şekilde ortaya koyacaktır. Ayrıca yapılacak keşif ve hazırlanacak kıymet takdiri paydaşlığın paylaşılarak mı yoksa satış yoluyla mı giderileceğini de ortaya koyacaktır. Bu nedenle paydaşlığın giderilmesi davaları davanın başında temsili değer gösterilen diğer davalardan farklılık göstermekte olup bu yönü ile kendine özgü bir dava çeşididir.

Paydaşlığın giderilmesi davalarının dava değeri hükümle birlikte belli olmaktadır. Kararda belli bir paranın ya da para ile ölçülebilir bir değerin bir taraftan alınıp diğerine verilmesi şeklinde bir hüküm değil zaten taraflara ait olan belli bir eşyanın paylaşılmasına yönelik bir hüküm kurulmaktadır. Yani mahkemenin vereceği karar paylaşmanın ne şekilde olacağı yönündedir. Tarifede yanlış olan hüküm kararda para ve para ile ölçülebilir bir hüküm bulunmadığı halde kararın nispi harca bağlı tutulmasıdır.   

VI. ÇÖZÜM NASIL OLACAK? :

Bu yönü itibarıyla paydaşlığın giderilmesi davalarının maktu avukatlık ücreti olarak tarifede düzenlenmiş olmasında hukuka aykırılık olmamasına karşın tarifedeki kararla birlikte hükmedilen nispi harç alınmasına ilişkin hükmün düzeltilmesi ya da iptali için dava yoluna gidilmesi gerekmektedir.  

Yapılabilecek bir başka hukuki girişim ise paydaşlığın giderilmesi davalarından birinde bir mahkemenin nispi harca hükmetmesini Yargıtay’a ve hatta Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna taşıyıp yukarıdaki gerekçelerle Harçlar Kanunu’na aykırı tarife hükümlerinin uygulanamayacağı yönünde içtihat verilmesini sağlamaktır. 




[1] Bu makale 2013 yılı Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi ve Harçlar Kanunu Genel Tebliği’ne göre hazırlanmıştır. 

19 Ağustos, 2013

YARGITAY KANUNU’NA GÖRE İÇTİHATLARIN BİRLEŞTİRİLMESİNİN VE KALDIRILMASININ İSTENMESİ

YARGITAY KANUNU’NA GÖRE
İÇTİHATLARIN BİRLEŞTİRİLMESİNİN VE KALDIRILMASININ
İSTENMESİ

I. GİRİŞ:

Yargıtay’ın verdiği kararlar arasındaki farklılıkların giderilmesi için Yargıtay Kanunu’nun 45’inci maddesi içtihatların birleştirilmesi çözümünü getirmiştir. Bu makalemizde içtihatların birleştirilmesinin ne şekilde istenebileceğini ve geçerliliği kalmamış içtihadı birleştirme kararlarına karşı ne yapılabileceği konusunu inceleyeceğiz.

II. İÇTİHATLARIN BİRLEŞTİRİLMESİNİ İSTEMEK YETKİSİ:

İçtihatların birleştirilmesini isteme yetkisi Yargıtay Birinci Başkanındadır. Birinci Başkan doğrudan doğruya içtihatların birleştirilmesini isteyebilir. Bunun dışında;

-Yargıtay Dairelerinin,

-Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun ve Ceza Genel Kurulu’nun karar vermesi ile,

-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının istemi ile,

Yargıtay Birinci Başkanı içtihatların birleştirilmesinin istenmesine karar verebilir.

İçtihatların birleştirilmesini talep yetkisi sadece bunlarda değildir. Yazılı olarak başvurmaları durumunda diğer merci ve kişilerde içtihatların birleştirilmesini talep edebilirler. Ancak bunların başvuruları durumunda içtihatların birleştirilmesi yoluna gidilmesi gerekip gerekmediğine Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu karar verir.

İstemde bulunan hangi merci olursa olsun bu istemlerin gerekçeli olması zorunludur.

III. İÇTİHATLARIN BİRLEŞTİRİLMESİ KARARLARININ DEĞİŞTİRİLMESİ YA DA KALDIRILMASI:

1926 yılından bugüne kadar hukuk alanında verilmiş beş yüzden fazla içtihadı birleştirme kararı olup bunların bir kısmı geçerliliğini yitirmiştir. Ancak geçerliliğini yitirmiş kararlar gerekçe bölümüne dikkat edilmeden sadece sonuç bölümüne bakılarak uygulanmaya devam edilmekte ve bu durum hak kayıplarına neden olmaktadır. Bu tür kararların geçerliliğini yitirdiğinin de Yargıtay tarafından tespit edilerek ya değiştirilmesine ya da kaldırılmasına karar verilmesi gerekmektedir. İçtihadı birleştirme kararlarının değiştirilmesi veya kaldırılmasının istenmesi de yukarıdaki usule bağlıdır.

Konunun öneminin anlaşılabilmesi için somut bir örnekle durumu açıklamaya çalışalım. 1949 yılında Yargıtay, ceza mahkemelerinde sonucunda tazminat ya da müsadere olan bir karar verilmesi halinde hükmedilen tazminat ya da müsadere edilen eşyanın değeri üzerinden katılan vekilleri lehine nispi vekâlet ücretine hükmedilmesi gerektiğine ilişkin içtihadı birleştirme kararı vermiştir.

Kararın dayanağı 1949 yılında yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde yer alan “Ağır Cezada, Asliyede ve Sulh Mahkemesinde görülen davalarda sigorta poliçesinin iptali tazminat, müsadere veya herhangi bir surette takvimi kabil bir mali netice mevzubahis oldukta nispi ücrete tabidir” hükmüdür. Ancak bugünkü tarifede böyle bir ibare yer almadığı için bu içtihadı birleştirme kararı geçerliliğini yitirmiştir. Ancak halen daha birçok ceza mahkemesi, sonucunda tazminat ya da müsadere olan bir karar verdiklerinde bu içtihadı birleştirme kararına dayanarak hükmedilen tazminat ya da müsadere edilen eşyanın değeri üzerinden katılan vekilleri lehine nispi vekâlet ücretine hükmetmektedir. Bu da mahkûm olan sanığın haksız olarak daha fazla maddi külfete girmesine neden olmaktadır.


İçtihadı birleştirme kararları bütün yargı yerlerini bağladığı için geçerliliğinin devam edip etmediğinin hâkimler tarafından çok iyi araştırılması gerekmektedir. Ancak bu araştırma her hâkim tarafından yapılmadığı için Yargıtay’ın da içtihadı birleştirme kararlarının geçerliliğini koruyup korumadığını belirli aralıklarla değerlendirmesi gerekir. Yargıtay bu özveriyi göstermediği için geçerliliğini yitirmiş olan içtihadı birleştirme kararlarının değiştirilmesi ya da kaldırılması için avukatların da Yargıtay’a Yargıtay Kanunu m. 45 uyarınca başvuruda bulunarak Yargıtay’ın bu konuda dikkatini çekmeleri gerekir. 

13 Ağustos, 2013

HAVAYA ATEŞ ETMEK SURETİYLE MEYDANA GELEN ÖLÜMLERİN YENİ TÜRK CEZA KANUNU’NA GÖRE SOMUT OLAY ÖRNEĞİNDE İNCELENMESİ

HAVAYA ATEŞ ETMEK SURETİYLE MEYDANA GELEN ÖLÜMLERİN
YENİ TÜRK CEZA KANUNU’NA GÖRE
SOMUT OLAY ÖRNEĞİNDE İNCELENMESİ

I. GİRİŞ:

“Tüfenk icat oldu mertlik bozuldu” sözü Anadolu topraklarında kolay kolay önemini yitirmeyecektir. Çünkü toplum olarak her uyuşmazlığımızda karşımızdakinin silahlı olup olmadığına bakmaksızın ateşli silahlara sarılmayı alışkanlık haline getirmiş durumdayız. Ateşli silahlara verdiğimiz bir başka nitelikse kutlama aracı olmasıdır. Ülkemizde gerek düğün ve bayramlarda gerekse maçlardan sonra havaya ateşli silahlarla ateş ederek kutlama yapmak söz de erkekliğin ve kahramanlığın gerçekte ise yerlerde sürünen egonun bir göstergesi haline gelmiş durumdadır. Her sene havaya ateşli silahlarla ateş edilerek yapılan kutlamalar esnasında çok sayıda insanımız yaşamını yitirmektedir. Bu makalemizde meydana gelen böyle bir olay örnek kabul edilerek bu konunun incelemesini yapacağız.

II. İNCELEMESİ YAPILAN SOMUT OLAY:

Örnek olayımız Ankara Türközü Mahallesinde meydana gelmiştir. Gece kondu mahallesi olarak bilinen bu yerde sünnet ve evlilik düğünleri köy yaşantısından gelen adetle evlerde yapılmaktadır. Olayın meydana geldiği akşam aralarındaki uzaklık yaklaşık olarak 400 ile 600 metre olan dört tane evde düğün yapılmaktaydı.

Olayda yaşamını yitiren kişi dokuz yaşında bir kız çocuğudur. Komşusunun evine anneannesi ile birlikte düğünü izlemek için gelmiş ve anneannesinin kucağında otururken başından aldığı kurşun yarası ile olay yerinde yaşamını yitirmiştir. Ancak ölüme neden olan kurşun ölen çocuğun bulunduğu düğün evinden atılmış değildir.

Olayın meydana gelmesinden hemen sonra olay yerine gelen polis ekipleri önce ölen çocuğun bulunduğu evdeki ruhsatlı ve ruhsatsız bütün silahlara el koymuş daha sonra aynı mahallede bulunan ve yukarıda belirttiğimiz gibi aralarında 400 ile 600 metre uzaklık bulunan diğer düğün evlerinde de arama yaparak Cumhuriyet Savcısının talimatı doğrultusunda ruhsatlı ve ruhsatsız silahlara el koymuştur.

III. SORUŞTURMAYI YÜRÜTMEKLE GÖREVLİ CUMHURİYET SAVCILIĞI:

Olayın meydana geldiği yer Ankara olduğu için Ankara Cumhuriyet Savcılığı soruşturmayı yürütmekle görevlidir. Soruşturma sonunda aşağıda incelemesini yapacağımız delillere dayalı olarak Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nde kovuşturma başlatılmıştır.

IV. DAVANIN GÖRÜLECEĞİ YETKİLİ MAHKEME:

CMK m. 12’ye göre yetkili mahkeme, suçun işlendiği yer mahkemesidir. Suçun işlendiği yer Ankara olduğu için Ankara mahkemeleri yetkilidir.

V. DAVANIN GÖRÜLECEĞİ GÖREVLİ MAHKEME:

CMK m. 3’e göre görevli mahkeme kanunla belirlenir. İncelemesini yaptığımız olayda ateşli silahla bir kişinin ölümü söz konusu olduğu için TCK’da yer alan adam öldürme suçunu düzenleyen maddelere göre görevli mahkeme belirlenecektir. Olayın meydana geldiği tarihte eski ceza kanunu yürürlükte olduğundan görevli mahkeme ağır ceza mahkemesiydi. Dava konusu olayda Ağır Ceza Mahkemesi’nde kovuşturmaya başlanmış ve yargılama bu mahkemede yapılmıştır. Yeni ceza kanunumuzda ise bu suçlar asliye ceza mahkemelerinde görülmektedir.

VI. DELİLLERİN İNCELENMESİ VE BİLİRKİŞİ RAPORU:

A. Olay Yeri ve Çevresinde Ele Geçen Silahlar:

Yukarıda belirttiğimiz gibi Cumhuriyet Savcısının talimatı ile polis olayın meydana geldiği düğün evi ve aynı mahalledeki diğer düğün evlerinde arama yaparak bu evlerde bulunan bütün silahlara el koymuştur. CMK m. 118’e göre konutta, işyerinde veya diğer kapalı yerlerde gece vaktinde arama yapılamaz. Ancak suçüstü veya gecikmesinde sakınca bulunan hâller ile yakalanmış veya gözaltına alınmış olup da firar eden kişi veya tutuklu veya hükümlünün tekrar yakalanması amacıyla yapılan aramalarda, bu hüküm uygulanmaz. Dava konusu olayda çocuğun ölümüne neden olan ateşli silah olayın aydınlatılması açısından en önemli delil niteliğinde olduğundan silahın ele geçirilmesi için zaman kaybedilmemesi gerektiğinden CMK m. 118 hükmündeki gecikmesinde sakınca bulunan haller kapsamında düğün evlerinde arama yapılmıştır.

B. Otopsi Sonucu Ölen Kişinin Başından Çıkan Kurşun Çekirdeği:

Olayın hemen ardından ölen çocuk hastaneye kaldırılmış ve CMK m. 87 hükümlerine göre otopsi yapılarak ölüm nedeni araştırılmıştır. CMK m. 87’ye göre otopsi, Cumhuriyet savcısının huzurunda biri adlî tıp, diğeri patoloji uzmanı veya diğer dallardan birisinin mensubu veya biri pratisyen iki hekim tarafından yapılır. Müdafi veya vekil tarafından getirilen hekim de otopside hazır bulunabilir.

Yapılan otopsi sonucunda ölen çocuğun ensesinden 9 mm çapında tabanca kurşunu çıkartılmıştır. Kurşun ölen çocuğun başının üst kısmından içeri girmiş ve ensesine kadar ilerleyerek olayın meydana geldiği anda çocuğun ölümüne neden olmuştur.

C. Kurşun Çekirdeği ile Olay Yerinde El Konulan Ateşli Silahların Kriminal İncelemeden Geçirilmesi:

Gerek Cumhuriyet Savcılığının soruşturma esnasında gerekse kovuşturma esnasında ağır ceza mahkemesi tarafından yapılan kriminal bilirkişi incelemesinde ölen çocuğun başından çıkan kurşunun olayın meydana geldiği yerin yaklaşık 400 metre uzağında bulunan bir başka düğün evinde polis tarafından el konularak alınan 9 mm çapında Brovning marka ruhsatlı tabancadan ateşlendiği tespit edilmiştir. Tabancanın sahibi bir kamu kurumunda koruma memuru olarak çalışmakta ve silahta kendisine görevini yerine getirmesi için verilmiş ruhsatlı bir tabancadır. Silahın sahibi bu tespitlerin yapılması üzerine gözaltına alınmış ve ifadesinden sonra da tutuklanmıştır.

Ç. Sanık Avukatının İtirazı Üzerine Yapılan İkinci Kriminalistik İnceleme:

Ölen çocuğun başından çıkan kurşun çekirdeğinin sanığın ruhsatlı tabancasından çıktığının iki ayrı bilirkişi raporu ile tespit edilmiş olmasına karşın olayın meydana geldiği yer ile tabanca sahibinin bulunduğu diğer düğün evinin arasındaki uzaklığın 400 metre olması sanık avukatının itirazına neden olmuştur. Çünkü halk arasında tabancaların azami menzilinin 40 – 50 metre olduğu ve bu nedenle de 400 metre uzaktaki bir yere atılan kurşunun ulaşamayacağı düşünülmektedir.

Duruşma esnasında sanık avukatının yaptığı itiraz beni de şüpheye düşürmüş ve bilirkişi incelemesi esnasında silahların karıştırılmış olması ihtimali aklıma gelmiştir. Bir diğer olasılık ise silah sahibi olay gecesi oğlunu evlendirmektedir ve adet üzere kız evine gidilip gelin alındıktan sonra konvoy halinde geri gelinmiştir. Yol üzerinde ölen çocuğun bulunduğu yere daha yakın bir yerden geçerken aracın içinden ateş edilerek olayın meydana gelmiş olması da olasılık dâhilindedir. Ancak bunu kanıtlayacak bir delil bulunmamaktadır. 

Ankara Ağır Ceza Mahkemesi sanık avukatının bu itirazını dikkate almış ve kurşun çekirdeği ile tabancanın tekrar bilirkişi incelemesinden geçirilmesine karar vermiştir. CMK m. 63’e göre çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına re'sen, Cumhuriyet savcısının, katılanın, vekilinin, şüphelinin veya sanığın, müdafiinin veya kanunî temsilcinin istemi üzerine karar verilebilir.

Mahkeme elde edilen delilleri bu sefer İstanbul Adli Tıp Kurumuna göndermiş ve iki konunun araştırılmasını istemiştir. İstanbul Adli Tıp Kurumundan istenilenler;

-         Ölen çocuğun başından çıkartılan kurşun çekirdeğinin sanığa ait olan 9 mm çapındaki Brovning marka tabancadan ateşlenip ateşlenmediği,

-         Brovning marka 9 mm çapında bir silahın etkili ve azami menzilinin ne kadar olduğudur.

İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan gelen rapor havaya silahla ateş ederek kutlama yapmak isteyenlerin bu alışkanlıklarını iki kere düşünmelerini sağlayacak kadar önemli bilgiler içermektedir.

İstanbul Adli Tıp Kurumu raporunda ilk önce ölen çocuğun başından çıkartılan kurşun çekirdeğinin sanığa ait olan 9 mm çapındaki Brovning marka tabancadan ateşlenip ateşlenmediği konusuna açıklık getirmiştir. Rapora göre ölen çocuğun başından çıkan kurşun çekirdeği sanığa ait olan tabancadan ateşlenmiştir.

İstanbul Adli Tıp Kurumu’nun raporunda açıklık getirdiği ikinci konu ise olayda kullanılan silahın etkili ve azami menzilidir. Raporda 9 mm çapında Brovning marka tabancanın etkili menzilinin 50 – 55 metre azami menzilinin ise 1000 metre olduğu yazılıdır.

Ölen çocuğun bulunduğu yer ile tabancanın bulunduğu yer arasındaki uzaklık 400 metredir. Tabancanın kutlama yapmak amacıyla havaya kaldırılarak ateşlenmesi durumunda atılan kurşun etkisini yitirip kavis çizerek düşmeye başlamış ve bu şekilde 400 metre uzaktaki çocuğun başına isabet etmiştir. Çocuğun henüz dokuz yaşında ve kemik yapısının tam olarak gelişmediği de düşünüldüğünde kavisli olarak gelmekte olan kurşunun bir çocuğu öldürebileceği kabul edilerek sanık hakkında aşağıda açıkladığımız hüküm kurulmuştur.

VII. YENİ TÜRK CEZA KANUNU’NDA Kİ DÜZENLEME:

Sanığa eski TCK m. 455’e göre tedbirsizlik ve dikkatsizlik neticesinde ölüme sebebiyet vermek suçundan 3 sene 4 ay hapis ve 288,98 TL ağır para cezası verilmiştir. Ayrıca 6136 sayılı kanun m. 13/I uyarınca da 10 ay hapis ve 288,98 TL ağır para cezası verilmiştir. Toplamda 3 sene 14 ay hapis ve 578 TL ağır para cezası verilmiştir.

Şuan yürürlükte bulunan yeni ceza kanunumuz bu konuyu “Taksirle öldürme” başlığı altında 85’inci maddesinde düzenlemiştir. TCK m. 85’e göre;

“Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

Maddenin ilk halinde birinci fıkradaki hapis cezası üç yıldı. Ancak 2005 yılında yapılan değişiklikle bu süre iki yıl olarak belirlendi. Hapis cezasının iki yıla düşürülmesindeki amaç bu maddede düzenlenen eylemlerin CMK m. 231 hükmü kapsamına girmesinin sağlanması içindir. CMK m. 231 hükmün açıklanması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması konusunu düzenlemektedir. Buna göre sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder.

            Bu maddeye göre hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için;

- Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması,

- Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması,

- Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildikten sonra sanık hakkında denetimli serbestlik tedbiri uygulanır. Beş yıl içinde sanık başkaca bir suç işlemediğinde hakkında verilen ceza düşer.

Örnek olayımızda ki gibi dokuz yaşında kızını kaybeden birine yukarıda açıkladığımız hükümlere göre verilen hapis cezasını ve CMK m. 231 hükmüne göre verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararını avukat olarak açıklayabilmemiz mümkün değildir. Ateşli silahı bilgisizce ve bilinçsizce kullanan, erkeklik egolarını tatmin etmek için her türlü karaktersiz hareketi yapabilen kişilerin sebep olduğu bu tür ölümlere daha fazla ceza öngörülmesi gerekirdi. Ayrıca yeni ceza kanunu ile bu suçların kovuşturması asliye ceza mahkemelerinde yapılmaktadır.

05 Ağustos, 2013

MİRAS PAYLAŞIM DAVASI İLE TARIMSAL İŞLETMELERİN PAYLAŞILMASI

MİRAS PAYLAŞIM DAVASI İLE
TARIMSAL İŞLETMELERİN PAYLAŞILMASI

I. GİRİŞ:

Miras paylaşım davalarında en çok görülen uyuşmazlıkların başında tarımsal işletmelerin paylaşımı gelmektedir. Türk Medeni Kanunu gerek nüfusun büyük bölümünün tarım alanında çalışıyor olması gerekse ülke ekonomisini ilgilendiriyor olması nedeniyle tarımsal işletmelerin miras paylaşımını özel olarak düzenlemiştir. Bu makalemizde bu konuyu ele alacağız.

II. MİRAS MALLARININ HUKUKİ DURUMU:

Birden çok mirasçı bulunması hâlinde, bütün mirasçılar terekedeki bütün hak ve borçlara ortaktırlar. Mirasçıların bu ortaklıkları elbirliği mülkiyetidir. Eski medeni kanunumuzdaki ifadesi ile iştirak halinde mülkiyettir. Bu durumdaki mirasçılar terekeye ait bütün haklar üzerinde birlikte tasarruf ederler. 

III. MİRAS MALLARINA TEMSİLCİ ATANMASI:

Eğer miras mallarının idaresi konusunda uyuşmazlık varsa TMK m. 640’a göre mirasçılardan birinin istemi üzerine sulh mahkemesi, miras ortaklığına paylaşmaya kadar bir temsilci atayabilir. Temsilcinin görevi paylaşmaya kadar malların idaresinin sağlanmasıdır.

            IV. TEREKE BORÇLARINDAN SORUMLULUK:

Mirasçılar, tereke borçlarından müteselsilen sorumludurlar.

V. HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU’NA GÖRE GÖREVLİ MAHKEME:

HMK m. 4/I,b hükmüne göre taşınır ve taşınmaz mal veya hakkın paylaştırılmasına ve ortaklığın giderilmesine ilişkin davalarda sulh hukuk mahkemeleri görevlidir. Aynı maddenin (ç) bendi bu kanun ile diğer kanunların, sulh hukuk mahkemesi veya sulh hukuk hâkimini görevlendirdiği davalarda da sulh hukuk mahkemelerini görevli kılmıştır. Miras paylaşım davalarını düzenleyen TMK m. 642 her mirasçının, terekedeki belirli malların aynen, olanak yoksa satış yoluyla paylaştırılmasına karar verilmesini sulh mahkemesinden isteyebileceğini düzenleyerek miras paylaşım davalarında da sulh hukuk mahkemelerini görevli kılmıştır.

VI. HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU’NA GÖRE YETKİLİ MAHKEME:

HMK m. 11/I hükmüne göre terekenin paylaşılmasına, yapılan paylaşma sözleşmesinin geçersizliğine, ölüme bağlı tasarrufların iptali ve tenkisine, miras sebebiyle istihkaka ilişkin davalar ile mirasçılar arasında terekenin yönetiminden kaynaklanan davalarda ve terekenin kesin paylaşımına kadar mirasçılara karşı açılacak tüm davalarda ölen kimsenin son yerleşim yeri mahkemesi kesin yetkilidir.

VII. YARGILAMA YÖNTEMİ:

HMK m. 316/I,a hükmüne göre sulh hukuk mahkemelerinde görülen davalarda basit yargılama yöntemi uygulanır. Miras paylaşım davaları da sulh hukuk mahkemelerinde görüleceği için basit yargılama yöntemine tabidir. Bu yargılama yönteminin en önemli özelliği dava ve cevap dilekçesinden sonra cevaba cevap ve karşı cevap yani replik ve düplik dilekçelerinin olmamasıdır. Bu nedenle dava açılırken bütün savlar dava dilekçesinde açıkça belirtilmelidir.

VIII. MİRASIN PAYLAŞILMASI:

Mirasın paylaşılmasını isteme hakkı mirasçılara aittir. Mirasın paylaşılması mirasçıların kendi aralarında yaptıkları ve hukuken geçerli olan bir sözleşmenin varlığı ya da kanun gereğince engellenebilir. Bunun dışında her zaman mirasın paylaşılmasını isteyebilir. 

Miras paylaşım davasında mirasa dâhil olan bütün mallar göz önünde tutulur. Ancak burada sadece tarımsal işletmelerin paylaşılmasını ele alacağız.

Tarımsal işletmelerin paylaşımında tarımsal işletmenin tarım faaliyetini engellemeyecek şekilde paylaşılması ya da özgülenmesi ilkesi esastır. TMK m. 659 Terekede bulunan, ekonomik bütünlüğe ve yeterli tarımsal varlığa sahip bir tarımsal işletmenin, işletmeye ehil mirasçılardan birinin istemde bulunması hâlinde bu mirasçıya gelir değeri üzerinden bölünmeksizin özgüleneceği kuralını getirmiştir.

Bir tarımsal işletmenin farklı mirasçılara özgülenebilmesi için değerinde azalma olmaksızın birden çok yeterli tarımsal varlığa sahip işletmeye bölünebilecek nitelikte olması gerekmektedir. Tarımsal işletme bu özelliğe sahipse, sulh hâkimi bunları, istemde bulunan ve işletmeye  ehil olan birden çok mirasçıya ayrı ayrı özgüleyebilir. Özgülenme kararı işletme için gerekli olan araç, gereç ve hayvanları da kapsayabilir.

İşletmenin yeterli tarımsal varlığa sahip olup olmadığı, tarım bölgeleriyle tarım türlerinin özellikleri göz önünde tutularak ilgili bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Ancak yinede mahkemenin bilirkişi aracılığı ile bu durumu tespit ettirmesi gerekir.

Tarımsal işletmenin özgülenmesini birden çok mirasçının istemesi durumunda sulh hâkimi, kişisel yetenek ve durumları göz önünde tutmak suretiyle işletmenin hangi mirasçıya özgüleneceğine karar verir. İşletmeyi kiraya vermek yerine kendisi işletmek isteyen ve bunun için ehil olduğu anlaşılan mirasçıya özgülemede öncelik tanınır. İşletmeye ehil olmanın belirlenmesinde, özgülenme isteyen mirasçının eşinin yetenekleri de göz önünde tutulur. Çünkü eşlerinde tarımsal işletmelerde önemli emek harcadığı bilinmektedir.

Miras bırakan ölmeden önce yapacağı ölüme bağlı tasarrufla işletmenin kendisine özgülenmesini isteyen ve buna ehil olduğu anlaşılan mirasçının bu konudaki istem hakkını ortadan kaldıramaz. Bu durumun iki istisnası bulunmaktadır. Birincisi mirasçılıktan çıkarma ve mirastan feragat hâlleridir. İkincisi ise birden çok mirasçıda özgülenme koşullarının bulunması hâlinde, kendisine özgülenme yapılacak mirasçının ölüme bağlı tasarrufla belirlenebilecek olmasıdır.

TMK m. 663 getirdiği düzenleme ile ergin olmayan mirasçıların haklarını koruma altına almıştır. Buna göre mirasçılar arasında ergin olmayan ayırt etme gücüne sahip altsoy varsa; paylaşma, bunlar ergin oluncaya kadar ertelenebilir veya mirasçılar arasında özgülemeye karar verilebilecek tarihe kadar aile malları ortaklığı kurulur.

Tarımsal işletme kendisine özgülenecek olan mirasçı diğer mirasçılara payları karşılığında ödeme yapmak zorundadır. Yasa koyucu hâkime işletme kendisine özgülenecek olan mirasçının diğer mirasçılara payları oranında yapacağı ödemelerle tarımsal işletmenin özgülenmesinden önce güvence altına alınmış olan borçlarının toplamının işletmenin gelir değerinin dörtte üçünü aşması halinde özgülenen işletmenin paylaşılmasını uygun bir süre erteleme yetkisi tanımıştır. Bu hükmün getirilme nedeni miras paylaşımı nedeniyle tarımsal işletmenin iflasının önlenmesidir. Bu takdirde mirasçılar arasında kazanç paylı aile malları ortaklığı kurulmuş olur.