28 Ağustos, 2012

TİCARETİ USULSÜZ TERK EDENLER HAKKINDA İCRA VE İFLAS KANUNU’NDA ÖNGÖRÜLEN CEZALAR

TİCARETİ USULSÜZ TERK EDENLER HAKKINDA
İCRA VE İFLAS KANUNU’NDA ÖNGÖRÜLEN CEZALAR

I. GİRİŞ:

Ülkemizin yaşadığı ağır ekonomik krizler nedeniyle geçtiğimiz yıllarda çok sayıda kişi ticari hayatına son vermiştir. Ancak bu kişilerin önemli bir bölümü piyasaya borç takarak ticareti terk etmiş ve çok kişinin de mağdur olmasına neden olmuştur. Ülkemizde ticareti terk etmenin de kanuni düzenlemeleri bulunmakta olup bu kanuni düzenlemelere uymayanlar hakkında da 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu bir takım cezalar getirmiştir. Öncelikle İcra ve İflas Kanunu’na göre ticareti terk edenlerin yapmaları gereken yükümlülüklerini daha sonrada bunlara uyulmamasının cezalarını açıklayacağız.

II. TİCARETİ TERK EDENLERİN YÜKÜMLÜLÜKLERİ:

Ticareti terk edenlerin yükümlülükleri İcra ve İflas Kanunu m. 44’de açıkça sayılmıştır. Buna göre ticareti terk eden tacir öncelikle iki işlem yapmak zorundadır.

1) 15 gün içinde ticareti terk ettiğini kayıtlı bulunduğu ticaret siciline bildirmelidir.

2) Bütün aktif ve pasifi ile alacaklılarının isim ve adreslerini gösteren bir mal beyanında bulunmalıdır.

3) Yukarıdaki durumların ticaret sicili gazetesinde ilanı için ilan masrafını ticaret siciline ödemelidir.

Talebi alan ticaret sicili durumu ticaret sicili gazetesinde ilan eder. Eğer ilan parası verilmemişse bildirim yapılmamış sayılır. Bu sebeple ilan parasının verilmesi kanuni zorunluluktur.

İlan tarihinden itibaren bir yıl içinde ticareti terk eden tacir hakkında alacaklıları iflas yolu ile takip yapabilirler.

Ticareti terk eden tacir, mal beyanının ticaret siciline bildirilmesinden itibaren iki ay süreyle haczedilebilen malları üzerinde tasarruf edemez. Yani haczedilebilen mallarını satamaz, bağışlayamaz. Bu süre içinde kanunun bu hükmüne aykırı hareket ederek malları üzerinde tasarrufta bulunmuşsa, tasarrufta bulunduğu kişiler açısından iki ayrı hukuki durum geçerlidir. Üçüncü şahıslar açısından bunların zilyetlik ve tapu sicili hükümlerine dayanarak iyi niyetle elde ettiği haklar saklıdır. Yani iyi niyetli üçüncü kişi hukuken korunur. Ancak karı ve koca ile alt soy ve üst soy, kan bağı yolu ile ya da evlilik yolu ile var olan ikinci dereceye kadar (Bu derece dâhil) hısımlar, evlat edinenle evlatlık arasındaki kazandırmalarda iyi niyet iddiasında bulunamaz. Bu hükmün getirilmesinin sebebi yakın akraba ilişkilerinin kullanılarak hacizden ve iflastan mal kaçırılmasını engellemektir.

Mal beyanını alan ticaret sicili durumu aşağıdaki yerlere bildirmek zorundadır.

1) Tapu veya gemi sicil daireleri,

2) Türk Patent Enstitüsü,

3) Türkiye Bankalar Birliği.

Bu bildiri üzerine sicile, devir hakkının iki ay süre ile sınırlandırılmış bulunduğu şerhi düşülür.

Ticareti terk edecek olan tacirin bazı mallarının bozulma ihtimali olması ya da korunmasının ve saklanmasının külfetli olması veya belirlenen kanuni süre içinde değerinin düşmesi ihtimalinin bulunması durumunda, tacir malların satılmasını mahkemeden talep edebilir. Bu talep üzerine söz konusu mallar icra memuru tarafından ve İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre satılır. Malların bedeli de bir bankaya depo edilir.

III. TİCARETİ TERK EDENLERİN İİK m. 44’DE YER ALAN YÜKÜMLÜLÜKLERE UYMAMASI DURUMUNDA ÖNGÖRÜLEN CEZALAR:

Ceza öngörülen durumlar İcra ve İflas Kanunu’nun 337/a maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre ceza öngörülen durumlar aşağıdaki gibidir.

1) Mal beyanında bulunmamak,

2) Mal beyanında varlığını eksik göstermek,

3) Mal beyanında aktifinde yer almış malı veya yerine konulan değerini haciz veya iflas sırasında göstermemek,

4) Mal beyanından sonra bu malları üzerinde tasarruf etmek

Bu durumlardan zarar gören alacaklının şikâyeti üzerine, borçlu üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Borçlunun cezalandırılması için de iki şartın gerçekleşmiş olması gerekir. Birincisi zarar gören alacaklı icra ceza mahkemesine şikâyette bulunmalıdır. Çünkü icra ceza mahkemesinin kendiliğinden karar verme yetkisi yoktur. İkincisi de alacaklı yargılama esnasında İİK m. 44’e göre borçlunun yükümlülüklerini yerine getirmemesinden ötürü zarara uğradığını ispatlamalıdır. Eğer ispatlayamazsa ya da borçlu alacaklının zarar görmediğini ispatlarsa o takdirde borçluya ceza verilmez.

İcra ve İflas Kanunu’nun 337/a maddesinde ceza öngörülen haller borçlunun iflası halinde gerçekleşirse o takdirde bu durum taksiratlı iflas hali sayılır.
 
IV. TİCARETİ USULSUZ TERK EDENLER HAKKINDA MAHKEMECE YAPILACAK ARAŞTIRMA:

Mahkemeler önlerine gelen bu tür taleplerde ticareti usulsuz terk ettiği ileri sürülen tacirler hakkında bir takım araştırmalar yapmakla yükümlüdürler. Buna göre;
  1. Tacirin kayıtlı olduğu ticaret sicilinden ticareti terk ettiğini bildirip bildirmediği sorulmalıdır.
  2. Vergi dairesinden bütün aktiflerini ve pasifleriyle alacaklılarının isim ve adreslerini içeren mal beyannamesi verip vermediği sorulmalıdır.
  3. Vergi dairesinden mükellefiyetinin devam edip etmediği sorulmalıdır.
  4. Tacirin iş yerinin bağlı bulunduğu kolluk kuvvetine yazı yazılarak fiilen ticarete devam edip etmediğine ilişkin bilgi istenmelidir. 
Bu bilgiler geldikten sonra tacirin İİK m. 337/a maddesindeki suçu işleyip işlemediği konusunda bir karar verilmesi gerekir.
 

10 Temmuz, 2012

BOŞANMA SONRASI MALLARIN PAYLAŞIMI - 2

KATILMA ALACAĞI DAVASI

I. GİRİŞ:

Boşanma davalarından hemen sonra en çok açılan dava türlerinden biri de katılma alacağı davalarıdır. Eşlerin evlilik birliği içinde edindikleri mallara yaptıkları katkıların belirlenmesi ve bu konuda çıkan uyuşmazlıkların giderilmesi katılma alacağı davaları ile sağlanmaktadır. Bu makalemizde katılma alacağı davalarını inceleyeceğiz.

II. AİLE MAHKEMELERİNİN KURULUŞ, GÖREV VE YARGILAMA USULLERİNE DAİR  KANUN’A GÖRE GÖREVLİ MAHKEME:

4787 sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un “Aile Mahkemelerinin görevleri” başlıklı 4. maddesine göre Aile mahkemeleri, aşağıdaki dava ve işleri görürler:

1. 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun Üçüncü Kısım hariç olmak üzere İkinci Kitabı ile 03.12.2001 tarihli ve 4722 sayılı Türk Medenî Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanuna göre aile hukukundan doğan dava ve işler,

2. 20.5.1982 tarihli ve 2675 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanuna göre aile hukukuna ilişkin yabancı mahkeme kararlarının tanıma ve tenfizi,

3. Kanunlarla verilen diğer görevler.  

Buna göre aile mahkemeleri TMK m. 118 ve m. 395 arasındaki konulardan doğan dava ve işlere bakmaya görevlidir. Katılma alacağı davaları TMK m. 231 ve m. 240 arasında ki hükümlerde düzenlendiğinden görevli mahkeme aile mahkemeleridir.

4787 sayılı kanun m. 2’ye göre “Aile mahkemesi kurulamayan yerlerde bu Kanun kapsamına giren dava ve işlere, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenen Asliye Hukuk Mahkemesince bakılır.”

III. TÜRK MEDENİ KANUNU’NA GÖRE YETKİLİ MAHKEME:

Katılma alacağı davasında yetkili mahkeme TMK m. 214 hükmüne göre belirlenir. TMK m. 214;

“Eşler veya mirasçılar arasında bir mal rejiminin tasfiyesine ilişkin davalarda, aşağıdaki mahkemeler yetkilidir:

1. Mal rejiminin ölümle sona ermesi durumunda ölenin son yerleşim yeri mahkemesi,

2. Boşanmaya, evliliğin iptaline veya hâkim tarafından mal ayrılığına karar verilmesi durumunda, bu davalarda yetkili olan mahkeme,

3. Diğer durumlarda davalı eşin yerleşim yeri mahkemesi” hükmünü içermektedir.

Buna göre evlilik boşanma ile sonuçlanmışsa boşanma kararını veren mahkeme mal rejiminin tasfiyesi davasına bakmaya da yetkilidir.

IV. AİLE MAHKEMELERİNİN KURULUŞ, GÖREV VE YARGILAMA USULLERİNE DAİR  KANUN’A GÖRE YARGILAMA YÖNTEMİ:

Katılma alacağı davalarında iki ayrı kanundaki yargılama yöntemi uygulanır. Bunlardan en özel hükümlü olanı 4787 sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un “Usul hükümleri” başlıklı 7. maddesidir. Bu maddeye göre Aile mahkemeleri, öncelikle eşlerin ve çocukların karşı karşıya oldukları sorunları tespit ederek bunların sulh yoluyla çözümünü sağlamaya çalışır. Sulh yöntemini uygularken gerektiğinde uzmanlardan da yararlanır. Mahkeme sulh sağlanamadığı takdirde davanın esasını karar bağlamak durumundadır.

V. HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU’NA GÖRE YARGILAMA YÖNTEMİ:

4787 sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un “Usul hükümleri” başlıklı 7. maddesi bu kanunda hüküm olmayan hallerde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’ndaki hükümlerin uygulanacağını hüküm altına almıştır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu yürürlükten kalktığı için bu hükümlerin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu olarak anlaşılması gerekir. 4787 sayılı kanun ile HMK arasındaki en önemli benzerlik HMK m. 140/II’ye göre de hâkimin tarafları önce sulha teşvik etmek zorunda olmasıdır.

VI. DAVANIN KONUSU:

Katılma alacağı davası ancak mal rejiminin tasfiyesi esnasında istenebilir. Bu sebeple mal rejimi sona ermiş olmalıdır. Bu makalede mal rejiminin sona ermesi durumlarından boşanma nedenine dayalı olarak sona erme halini dikkate alarak açıklayacağız.

Açılan davada davacı talebini açıklıkla ortaya koymalıdır. Talep edilen katılma alacağı miktarı dava dilekçesinde açıkça belirtilmelidir. Çünkü katılma alacağı davası nispi harca tabidir.

Katılma alacağı davası kural olarak eşler tarafından açılabilir ancak mal rejimi ölümle sona ermişse katılma alacağı davasını ölen eşin mirasçıları açabileceği gibi sağ kalan eş ölen eşin mirasçılarına karşı da açabilir. Dolayısıyla katılma alacağı davasının miras hukuku ile de yakın ilişkisi bulunmaktadır.

Boşanma öncesinde eşler zaman zaman diğer eşin katılma alacağını azaltmak amacıyla üzerlerinde ki bir kısım malları üçüncü kişilere karşı muvazaalı yani danışıklı devir yapmaktadırlar. Bu durumda katılma alacaklısı eş katılma alacağı davasını TMK m. 229’a göre ihbar edilmek koşuluyla üçüncü kişilere karşıda ileri sürebilir.

Katılma alacağı davasında talep konusu katılma alacağına faiz ancak katılma alacağı davasının sonuçlandığı tarihten itibaren yürütülebilir. Faizin başlangıç tarihi katılma alacağı davasının karar tarihidir.

Katılma alacağı davası açıldıktan sonra diğer eş HMK m. 132 ve 133’e göre karşılık dava yoluyla katılma alacağı davası açabileceği gibi ayrı bir dava açarak da katılma alacağı talebinde bulunabilir. Ayrı bir dava yoluyla katılma alacağı talebinde bulunursa HMK m. 166’ya göre ilk açılan davanın görüldüğü mahkemece iki davanın birleştirilmesine karar verilerek iki dava birlikte görülür.

Katılma alacağı davası mal rejimi süresince edinilen edinilmiş malların toplamına yöneliktir.

VII. BOŞANMA DAVASI VE KATILMA ALACAĞI DAVASI ARASINDAKİ HUKUKİ İLİŞKİ:

Katılma alacağı davası boşanma davası sonuçlanıp kesinleştikten sonra açılabilir. Çünkü mal rejimi sona ermeden tasfiyesine başlanamaz. Mal rejimini sona erdiren sebeplerden biri de boşanma olduğu için öncelikle boşanma davasının sonuçlanması gerekir.

Eğer katılma alacağı davası ve boşanma davası birlikte açılmışsa hâkim iki davanın HMK m. 167 hükmü uyarınca ayrılmasına karar verebilir. Katılma alacağı davasına aynı mahkeme bakmaya devam eder. Ancak HMK m. 165/I hükmü uyarınca boşanma davasını ayrılan mal rejiminin tasfiyesi davası için bekletici sorun yapabilir.

Bu ve benzeri usul sorunları ile karşılaşılmaması için katılma alacağı davasının boşanma davasının sonuçlanmasından sonra açılması gerekir. Ancak evlilik birliğinden mal kaçırılması ihtimali varsa ve bu durumda telafisi imkânsız zararlar oluşacaksa boşanma davasının açılmasından hemen sonra katılma alacağı davası da açılarak hem boşanma davası HMK m. 165/I’e göre bekletici sorun yapılmalı hem de katılma alacağı davasında evlilik birliği içindeki mallar için HMK m. 389 ve devamı maddelerine göre ihtiyati tedbir talep edilmelidir.  

VIII. ZAMANAŞIMI:

Katılma alacağı davasına yönelik olarak Türk Medeni Kanunu’nda zamanaşımına ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak TMK m. 178’e göre “Evliliğin boşanma sebebiyle sona ermesinden doğan dava hakları, boşanma hükmünün kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmekle zamanaşımına uğrar.” Katılma alacağı da mal rejiminin sona ermesinden sonra talep edilebilecek bir hak olduğundan ve boşanma da mal rejimini sona erdiren sebeplerden biri olduğundan katılma alacağı davasının açılması boşanma hükmünün kesinleşmesinden itibaren TMK m. 178’e göre bir yıllık zamanaşımı süresine bağlıdır.

IX. YARGILAMA GİDERLERİ:

Katılma alacağı davalarında yapılacak yargılama giderleri 492 sayılı Harçlar Kanunu ve buna bağlı olarak çıkartılan Genel Tebliğ (1) sayılı tarife, Adalet Bakanlığı tarafından çıkartılan Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tanık Ücret Tarifesi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi ve Adalet Bakanlığı’nın onayından geçtikten sonra her yıl yenilenen Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Ücret Tarifesi’ne göre belirlenir.

Yukarıda belirttiğimiz hukuki düzenlemelere göre yargı masrafları 2012 yılı rakamlarına göre sırasıyla şu şekilde alınır.

Dava açılırken alınan masraf ve gider avansı miktarları aşağıdaki gibidir.

21,15 TL Aile Mahkemesi başvurma harcı, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Katılma alacağı istenen malların değeri üzerinden binde 59’un ¼’ü oranında nispi harç, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Eğer davacı avukat ile temsil ediliyorsa her bir vekâlet için 3,30 TL vekâlet harcı, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Taraf sayısının beş katı tutarında tebligat gideri, (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Dava dilekçesinde tanık deliline dayanılmış ve tanık sayısı belirlenmiş ise tanık sayısınca 15,00 ile 30,00 TL arası tanık asgari ücreti ve tebligat gideri; tanık sayısı belirtilmemiş ise en az üç tanık asgari ücreti ve tebligat gideri, (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tanık Ücret Tarifesi ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Diğer iş ve işlemler için 50 TL (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Dava sonuçlandığında alınan masraf miktarları aşağıdaki gibidir.

Eğer taraflar avukat ile temsil edilmişse 1.200,00 TL maktu avukatlık ücreti avukat ile temsil edilen tarafa verilir. (HMK m. 330 ve Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Ücret Tarifesi)

Davayı kaybeden taraf nispi harcın tamamını ödemek durumundadır. Davayı davacı kaybettiyse arta kalan ¾’lük bölümü tamamlar. Davayı davalı kaybettiyse harcın tamamını ödemek zorundadır. (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Kararın Yargıtay’a temyiz edilmesi halinde alınacak masraf miktarları aşağıdaki gibidir.

103,50 TL temyiz harcı ve posta ve tebligat masrafı alınır. Posta ve tebligat masrafını dava açılırken yatırılmış olan gider avansı karşılamaya yetmiyorsa eğer ayrıca alınır. Kararı davalı temyiz ediyorsa davalının gider avansı ödemek zorunluluğu olmadığından bu masrafları ayrıca ödemek zorundadır. (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

04 Temmuz, 2012

BOŞANMA SONRASI MALLARIN PAYLAŞIMI - 1

MAL REJİMİNİN TASFİYESİ DAVASI

I. GİRİŞ:

Ülkemizde meydana gelen boşanma davalarının büyük bir bölümünde uyuşmazlık konusu mallar bulunmaktadır. Bu malların evlilik öncesinde alınmış olmaları, evlilik sonrasında alınmış olmaları, eşlerin birinin ya da her ikisinin birden katkı sağlamış olması, malların eşlerden birinin ya da ikisinin birden mülkiyetinde ya da zilyetliğinde olması gibi çok sayıda olasılık bulunmaktadır. Bu makalemizde mal rejiminin tasfiyesi davalarını inceleme konusu yapacağız.

II. AİLE MAHKEMELERİNİN KURULUŞ, GÖREV VE YARGILAMA USULLERİNE DAİR  KANUN’A GÖRE GÖREVLİ MAHKEME:

4787 sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un “Aile Mahkemelerinin görevleri” başlıklı 4. maddesine göre Aile mahkemeleri, aşağıdaki dava ve işleri görürler:

1. 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun Üçüncü Kısım hariç olmak üzere İkinci Kitabı ile 03.12.2001 tarihli ve 4722 sayılı Türk Medenî Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanuna göre aile hukukundan doğan dava ve işler,

2. 20.5.1982 tarihli ve 2675 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanuna göre aile hukukuna ilişkin yabancı mahkeme kararlarının tanıma ve tenfizi,

3. Kanunlarla verilen diğer görevler.  

Buna göre aile mahkemeleri TMK m. 118 ve m. 395 arasındaki konulardan doğan dava ve işlere bakmaya görevlidir. Mal rejiminin tasfiyesi davaları TMK m. 271 ve m. 281 arasında ki hükümlerde düzenlendiğinden görevli mahkeme aile mahkemeleridir.

4787 sayılı kanun m. 2’ye göre “Aile mahkemesi kurulamayan yerlerde bu Kanun kapsamına giren dava ve işlere, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenen Asliye Hukuk Mahkemesince bakılır.”

III. TÜRK MEDENİ KANUNU’NA GÖRE YETKİLİ MAHKEME:

Mal rejiminin tasfiyesi davasında yetkili mahkeme TMK m. 214 hükmüne göre belirlenir. TMK m. 214;

“Eşler veya mirasçılar arasında bir mal rejiminin tasfiyesine ilişkin davalarda, aşağıdaki mahkemeler yetkilidir:

1. Mal rejiminin ölümle sona ermesi durumunda ölenin son yerleşim yeri mahkemesi,

2. Boşanmaya, evliliğin iptaline veya hâkim tarafından mal ayrılığına karar verilmesi durumunda, bu davalarda yetkili olan mahkeme,

3. Diğer durumlarda davalı eşin yerleşim yeri mahkemesi” hükmünü içermektedir.

Buna göre evlilik boşanma ile sonuçlanmışsa boşanma kararını veren mahkeme mal rejiminin tasfiyesi davasına bakmaya da yetkilidir.

IV. AİLE MAHKEMELERİNİN KURULUŞ, GÖREV VE YARGILAMA USULLERİNE DAİR  KANUN’A GÖRE YARGILAMA YÖNTEMİ:

Mal rejiminin tasfiyesi davalarında iki ayrı kanundaki yargılama yöntemi uygulanır. Bunlardan en özel hükümlü olanı 4787 sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un “Usul hükümleri” başlıklı 7. maddesidir. Bu maddeye göre Aile mahkemeleri, öncelikle eşlerin ve çocukların karşı karşıya oldukları sorunları tespit ederek bunların sulh yoluyla çözümünü sağlamaya çalışır. Sulh yöntemini uygularken gerektiğinde uzmanlardan da yararlanır. Mahkeme sulh sağlanamadığı takdirde davanın esasını karar bağlamak durumundadır.

V. HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU’NA GÖRE YARGILAMA YÖNTEMİ:

4787 sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un “Usul hükümleri” başlıklı 7. maddesi bu kanunda hüküm olmayan hallerde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’ndaki hükümlerin uygulanacağını hüküm altına almıştır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu yürürlükten kalktığı için bu hükümlerin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu olarak anlaşılması gerekir. 4787 sayılı kanun ile HMK arasındaki en önemli benzerlik HMK m. 140/II’ye göre de hâkimin tarafları önce sulha teşvik etmek zorunda olmasıdır.

VI. DAVANIN KONUSU:

Ülkemizde yasal mal rejimi TMK m. 202’ye göre edinilmiş mallara katılma rejimidir. Bu mal rejiminin aksi kararlaştırılabileceği gibi evlilik süresince de değiştirilebilir. Mal rejiminin tasfiyesi davalarını konu aldığımız bu makalemizde öncelikle edinilmiş mallar ile kişisel malların neler olduğunu açıklamaya çalışacağız.

Mal rejiminin tasfiyesi davasına yalnız edinilmiş mallar konu edilebilir. Kişisel mallar konu edilemez. Bu sebeple dava açılırken tasfiyesi talep edilen malların edinilmiş mal ya da kişisel mal kapsamına girip girmediği iyi araştırılmalıdır.

VII. EDİNİLMİŞ MALLAR:

TMK m. 118’e göre Edinilmiş mallara katılma rejimi, edinilmiş mallar ile eşlerden her birinin kişisel mallarını kapsar.” Kanun hem edinilmiş malı hem de kişisel malları ayrı maddeler halinde belirlemiştir.

TMK m. 219’a göre “Edinilmiş mal, her eşin bu mal rejiminin devamı süresince karşılığını vererek elde ettiği malvarlığı değerleridir.” TMK m. 219 edinilmiş malları “özellikle şunlardır” ibaresiyle belirleyerek genel anlamda sınırlarını belirlemiştir. Buna göre;

1. Çalışmasının karşılığı olan edinimler,

2. Sosyal güvenlik veya sosyal yardım kurum ve kuruluşlarının veya personele yardım amacı ile kurulan sandık ve benzerlerinin yaptığı ödemeler,

3. Çalışma gücünün kaybı nedeniyle ödenen tazminatlar,

4. Kişisel mallarının gelirleri,

5. Edinilmiş malların yerine geçen değerler edinilmiş mal olarak kabul edilmektedir.

Bunları biraz açıklayacak olursak çalışmasının karşılığı olan edinimlere şunlar girmektedir. Sermayesi kişisel mallardan olmayan her türlü mesleki faaliyet, düşünsel faaliyet olarak kabul edilen fikir ve sanat eserleri ve buna bağlı olarak telif ücreti, maaş ve benzer isimler altında ödenen, ücret, aylık, haftalık, gündelik gibi ödemeler, çalışılan yerden alınan ikramiye, kıdem tazminatı, prim, bahşiş, kâr, kâr payı, kazanç, zirai kazanç, vizite ücreti, vekâlet ücreti, transfer ücreti.

Sosyal güvenlik ve yardım ödemeleri ise; personel yardım sandığı ödemesi, emekli maaşı, emekli ikramiyesi, yaşlılık aylığı, maluliyet aylığı, işsizlik parası, dul ve yetim aylığı, kişisel mallardan karşılanmaması koşulu ile bireysel emeklilik ödemeleri, isteğe bağlı sigortalılık ödemeleridir.

Çalışma gücünün kaybı nedeniyle ödenen tazminatlara ise; iş kazası ya da trafik kazası sebebiyle ödenen tazminatlar girmektedir.   

Kişisel malların gelirleri ise en çok tartışma yaratan konudur. Kişisel mallara her türlü semere dâhildir. Örneğin evlilik öncesinde alınan bir taşınmazın kiraya verilmesinden elde edilen para, evlilik öncesi kazanılan para ya da hisse senedinin faiz ya da kâr payı kişisel malların geliri kabul edilmektedir.

Edinilmiş mallar yerine geçen değerler konusu da kişisel malların gelirleri kadar tartışma yaratan bir konudur. Edinilmiş bir mal elden çıkartılmış ve yerine başka bir mal alınmış olabilir. Bu durumda edinilmiş malın yerine alınan malda edinilmiş mal sayılmaktadır. Ancak edinilmiş malın satışından sora alınan mala eş kişisel mallarından katkıda bulunmuşsa katkıda bulunduğu miktar açısından malın edinilmiş mal olup olmadığı açısından denkleştirme yapılabilir.

VIII. KİŞİSEL MALLAR:

TMK m. 220 aşağıda sayılanları, kanun gereğince kişisel mal kabul etmiştir.

1. Eşlerden birinin yalnız kişisel kullanımına yarayan eşya,

2. Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan veya bir eşin sonradan miras yoluyla ya da herhangi bir şekilde karşılıksız kazanma yoluyla elde ettiği malvarlığı değerleri,

3. Manevî tazminat alacakları,

4. Kişisel mallar yerine geçen değerler.

Kişisel kullanıma yarayan eşya olarak her türlü giyim eşyası, mücevher, saat, spor araçları, cep telefonu, gözlük ve benzeri protezler, bilgisayar, traş makinesi, makyaj malzemeleri, kaset sayılabilir. Bu eşyalar kişisel malların getirisi ile alınmamış olsa da kişisel mal sayılırlar. Ancak edinilmiş mallarla alınmışsa tasfiye esnasında artık değerin belirlenmesinde dikkate alınır.

Eşlerin evliliklerinin başlangıcında sahip oldukları mallar kişisel mal sayılmaktadır. Evlilik tarihinden önce alınmış ancak evlilik tarihinden sonra satılan ve satıştan gelen para ile alınmış başka bir mal varsa bu mallarda kişisel mal sayılmaktadır. Evlilik öncesi verilen çeyizlerde bu kapsamda kişisel mal sayılmaktadır.

Evlilik sonrasında eşlere kalan her türlü miras kişisel mal sayılmaktadır. Miras malları edinilmiş mallar kapsamında değerlendirilemez.

Eşlerin talih ya da şans oyunlarından, yarışmalardan, bağışlamalardan, sosyal yardımlardan ve benzeri her türlü karşılıksız kazandırmalardan gelen malları da kişisel mal olarak kabul edilmektedir.

Eşler evlilikleri süresince karşılaştıkları bir takım olaylar nedeniyle manevi tazminat alma hakkına kavuşabilirler. Bu durumda eşlere ödenen manevi tazminat kişisel mal sayılmaktadır.

Yukarıda saydığımız kişisel malların elden çıkartılması durumunda yerine geçen her türlü mal da kişisel mal olarak kabul edilmektedir.

IX. BOŞANMA DAVASI VE MAL REJİMİNİN TASFİYESİ DAVASI ARASINDAKİ HUKUKİ İLİŞKİ:

Mal rejiminin tasfiyesi davası boşanma davası sonuçlanıp kesinleştikten sonra açılabilir. Çünkü mal rejimi sona ermeden tasfiyesine başlanamaz. Mal rejimini sona erdiren sebeplerden biri de boşanma olduğu için öncelikle boşanma davasının sonuçlanması gerekir.

Eğer mal rejiminin tasfiyesi davası ve boşanma davası birlikte açılmışsa hâkim iki davanın HMK m. 167 hükmü uyarınca ayrılmasına karar verebilir. Mal rejiminin tasfiyesi davasına aynı mahkeme bakmaya devam eder. Ancak HMK m. 165/I hükmü uyarınca boşanma davasını ayrılan mal rejiminin tasfiyesi davası için bekletici sorun yapabilir.

Bu ve benzeri usul sorunları ile karşılaşılmaması için mal rejiminin tasfiyesi davasının boşanma davasının sonuçlanmasından sonra açılması gerekir. Ancak evlilik birliğinden mal kaçırılması ihtimali varsa ve bu durumda telafisi imkânsız zararlar oluşacaksa boşanma davasının açılmasından hemen sonra mal rejiminin tasfiyesi davası da açılarak hem boşanma davası HMK m. 165/I’e göre bekletici sorun yapılmalı hem de mal rejiminin tasfiyesi davasında evlilik birliği içindeki mallar için HMK m. 389 ve devamı maddelerine göre ihtiyati tedbir talep edilmelidir.

X. YARGILAMA GİDERLERİ:

Mal rejiminin tasfiyesi davalarında yapılacak yargılama giderleri 492 sayılı Harçlar Kanunu ve buna bağlı olarak çıkartılan Genel Tebliğ (1) sayılı tarife, Adalet Bakanlığı tarafından çıkartılan Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tanık Ücret Tarifesi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi ve Adalet Bakanlığı’nın onayından geçtikten sonra her yıl yenilenen Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Ücret Tarifesi’ne göre belirlenir.

Yukarıda belirttiğimiz hukuki düzenlemelere göre yargı masrafları 2012 yılı rakamlarına göre sırasıyla şu şekilde alınır.

Dava açılırken alınan masraf ve gider avansı miktarları aşağıdaki gibidir.

21,15 TL Aile Mahkemesi başvurma harcı, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Tasfiyesi istenen malların değeri üzerinden binde 59’un ¼’ü oranında nispi harç, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Eğer davacı avukat ile temsil ediliyorsa her bir vekâlet için 3,30 TL vekâlet harcı, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Taraf sayısının beş katı tutarında tebligat gideri, (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Dava dilekçesinde tanık deliline dayanılmış ve tanık sayısı belirlenmiş ise tanık sayısınca 15,00 ile 30,00 TL arası tanık asgari ücreti ve tebligat gideri; tanık sayısı belirtilmemiş ise en az üç tanık asgari ücreti ve tebligat gideri, (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tanık Ücret Tarifesi ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Diğer iş ve işlemler için 50 TL (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Dava sonuçlandığında alınan masraf miktarları aşağıdaki gibidir.

Eğer taraflar avukat ile temsil edilmişse 1.200,00 TL maktu avukatlık ücreti avukat ile temsil edilen tarafa verilir. (HMK m. 330 ve Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Ücret Tarifesi)

Davayı kaybeden taraf nispi harcın tamamını ödemek durumundadır. Davayı davacı kaybettiyse arta kalan ¾’lük bölümü tamamlar. Davayı davalı kaybettiyse harcın tamamını ödemek zorundadır. (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Kararın Yargıtay’a temyiz edilmesi halinde alınacak masraf miktarları aşağıdaki gibidir.

103,50 TL temyiz harcı ve posta ve tebligat masrafı alınır. Posta ve tebligat masrafını dava açılırken yatırılmış olan gider avansı karşılamaya yetmiyorsa eğer ayrıca alınır. Kararı davalı temyiz ediyorsa davalının gider avansı ödemek zorunluluğu olmadığından bu masrafları ayrıca ödemek zorundadır. (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

06 Haziran, 2012

HAYATA KAST, PEK KÖTÜ VEYA ONUR KIRICI DAVRANIŞ NEDENİYLE BOŞANMA DAVALARI

HAYATA KAST, PEK KÖTÜ VEYA ONUR KIRICI DAVRANIŞ
NEDENİYLE BOŞANMA DAVALARI

I. GİRİŞ:

Ülkemizdeki boşanma davalarının bir kısmını hayata kast, pek kötü davranış veya onur kırıcı davranış oluşturmaktadır. Ancak bu sebebe dayalı boşanma davalarının ceza hukuku yönü bulunmaktadır. Bu makalemizde hayata kast, pek kötü davranış veya onur kırıcı davranış nedenine dayalı boşanma davalarını ele alacağız.

II. HUKUKİ ŞARTLARI:

TMK m. 162 eşlerden birinin diğeri tarafından hayatına kastedilmesi veya kendisine pek kötü davranılması ya da ağır derecede onur kırıcı bir davranışta bulunulmasını mutlak boşanma nedeni olarak kabul etmiştir.

Hayata kast, pek kötü davranış veya onur kırıcı davranışa dayalı boşanma davası hak düşürücü süreye bağlıdır. TMK m. 162/II’ye göre “Davaya hakkı olan eşin boşanma sebebini öğrenmesinden başlayarak altı ay ve her hâlde bu sebebin doğumunun üzerinden beş yıl geçmekle dava hakkı düşer.” Bu maddede belirtilen altı ay ve beş yıllık süreler hak düşürücü sürelerdir. Zamanaşımı gibi kesilmesi ya da durması söz konusu değildir. Altı aylık sürenin üst sınırını beş yıllık süre belirler. Hayata kast, pek kötü davranış veya onur kırıcı davranış eyleminin üzerinden beş yıllık süre geçtikten sonra bu eylem öğrenilse de altı aylık süreye dayanılarak boşanma davası açılamaz.

Hayata kast, pek kötü davranış veya onur kırıcı davranışa dayalı boşanma davası açacak olan eşin bu eyleminden ötürü eşini affetmemiş olması gerekir. Çünkü TMK m. 162/III’e göre “Affeden tarafın dava hakkı yoktur.” Eşini affeden diğer eş daha sonra başka bir hayata kast, pek kötü davranış veya onur kırıcı davranış eyleminin gerçekleşmesi üzerine ikinci eylem için bu sebebe dayalı boşanma davası açma hakkına sahiptir. Yukarıda açıkladığımız hak düşürücü süreler ve af beyanı her bir eylem için ayrı ayrı değerlendirilir.

III. AİLE MAHKEMELERİNİN KURULUŞ, GÖREV VE YARGILAMA USULLERİNE DAİR  KANUN’A GÖRE GÖREVLİ MAHKEME:

4787 sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un “Aile Mahkemelerinin görevleri” başlıklı 4. maddesine göre Aile mahkemeleri, aşağıdaki dava ve işleri görürler:

1. 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun Üçüncü Kısım hariç olmak üzere İkinci Kitabı ile 03.12.2001 tarihli ve 4722 sayılı Türk Medenî Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanuna göre aile hukukundan doğan dava ve işler,

2. 20.5.1982 tarihli ve 2675 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanuna göre aile hukukuna ilişkin yabancı mahkeme kararlarının tanıma ve tenfizi,

3. Kanunlarla verilen diğer görevler.  

Buna göre aile mahkemeleri TMK m. 118 ve m. 395 arasındaki konulardan doğan dava ve işlere bakmaya görevlidir. Hayata kast, pek kötü davranış veya onur kırıcı davranışa dayalı boşanma davaları TMK m. 162 hükmüne göre görülmekte olduğundan görevli mahkeme aile mahkemeleridir.

4787 sayılı kanun m. 2’ye göre “Aile mahkemesi kurulamayan yerlerde bu Kanun kapsamına giren dava ve işlere, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenen Asliye Hukuk Mahkemesince bakılır.”

IV. TÜRK MEDENİ KANUNU’NA GÖRE YETKİLİ MAHKEME:

TMK m. 168’e göre “Boşanma veya ayrılık davalarında yetkili mahkeme, eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir.” Eşler boşanmadan önce yerleşim yerlerini ayırmışlarsa her birinin yerleşim yeri mahkemesi davaya bakmaya yetkilidir. Ancak yerleşim yerinin ayrılması fiilen ayrı yerde oturmayı değil ikametgâh adresinin bağlı bulunduğu muhtarlıktan başka yer muhtarlığına nakledilmesidir. Yani devletin resmi adres sisteminde yerleşim yerinin değiştirilmesidir. İkametgâh adresinin kayıtlı olmadığı yerde dava açılabilmesi mümkün değildir. Ancak uygulamada yerleşim yerinin başka muhtarlığa alınmasını yeterli görmeyip tanık dinleyen mahkemeler de bulunmakta. Yerleşim yerini değiştirmiş olmakla beraber adresini yeni yerleşim yerinin muhtarlığına geçerli bir sebeple aldıramamış olanlar içinde tanık dinleyerek yetkili olup olmadığına karar veren mahkemeler bulunmaktadır. Bu uygulama farklılıklarının giderilmesi gerekir.

V. AİLE MAHKEMELERİNİN KURULUŞ, GÖREV VE YARGILAMA USULLERİNE DAİR  KANUN’A GÖRE YARGILAMA YÖNTEMİ:

Boşanma davalarında üç ayrı kanundaki yargılama yöntemi uygulanır. Bunlardan en özel hükümlü olanı 4787 sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un “Usul hükümleri” başlıklı 7. maddesidir. Bu maddeye göre Aile mahkemeleri, öncelikle eşlerin ve çocukların karşı karşıya oldukları sorunları tespit ederek bunların sulh yoluyla çözümünü sağlamaya çalışır. Sulh yöntemini uygularken gerektiğinde uzmanlardan da yararlanır. Mahkeme sulh sağlanamadığı takdirde davanın esasını karara bağlamak durumundadır.

VI. TÜRK MEDENİ KANUNU’NA GÖRE YARGILAMA YÖNTEMİ:

Boşanma davalarında ikinci özel yargılama yöntemi Türk Medeni Kanunu’nun “Boşanmada yargılama usulü” başlıklı 184. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre;

1. Hâkim, boşanma veya ayrılık davasının dayandığı olguların varlığına vicdanen kanaat getirmedikçe, bunları ispatlanmış sayamaz.

2. Hâkim, bu olgular hakkında gerek re'sen, gerek istem üzerine taraflara yemin öneremez.

3. Tarafların bu konudaki her türlü ikrarları hâkimi bağlamaz.

4. Hâkim, kanıtları serbestçe takdir eder.

5. Boşanma veya ayrılığın fer’i sonuçlarına ilişkin anlaşmalar, hâkim tarafından onaylanmadıkça geçerli olmaz.

6. Hâkim, taraflardan birinin istemi üzerine duruşmanın gizli yapılmasına karar verebilir.

Bu maddeye göre hâkimin taraflara yemin teklif etmesi mümkün değildir. Tarafların ikrarda yani ileri sürülen maddi olayın doğruluğu hakkında beyanda bulunmaları da hâkimi bağlamaz. Hâkim her türlü ikrarı kendi araştırmak ve ikrarın doğru olup olmadığını tespit etmek zorundadır.

VII. HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU’NA GÖRE YARGILAMA YÖNTEMİ:

Gerek 4787 sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un “Usul hükümleri” başlıklı 7. maddesi gerekse Türk Medeni Kanunu’nun “Boşanmada yargılama usulü” başlıklı 184. maddesi bu kanunlarda hüküm olmayan hallerde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’ndaki hükümlerin uygulanacağını hüküm altına almıştır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu yürürlükten kalktığı için bu hükümlerin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu olarak anlaşılması gerekir. HMK m. 140/II’ye göre de hâkim tarafları önce sulha teşvik etmek zorundadır.

VIII. DAVANIN ESASI:

Hayata kast, pek kötü davranış veya onur kırıcı davranışa dayalı boşanma davasının esasını davaya açacak olan tarafın diğer eş tarafından hayatına kastedilmesi başta olmak üzere kötü ve onur kırıcı davranışlar oluşturur. Hayata kastedilmesi söz konusu ise o takdirde hayatına kastedilen eşin bu eylem nedeniyle savcılığa suç duyurusunda bulunması ve bu suç duyurusunun soruşturulduğu savcılık dosyası ile ceza davası açılması durumunda ceza davası dosyasını delil olarak göstermesi gerekir.

Pek kötü davranış ya da onur kırıcı davranışlar ise somut olayın özelliğine göre değişebilir. Eşe sürekli ve düzenli aralıklarla şiddet uygulanması, hakaret edilmesi, çocuklarının, yakın akrabalarının, komşularının yanında ya da topluma açık yerlerde hakaret edilmesi ya da küçük düşürücü, aşağılayıcı davranışlarda bulunulması, cinsel içerikli söz ve davranışlarda bulunulması bu tür davranışlara örnek gösterilebilir. Bu davranışların ispatı ise başta tanık beyanları olmak üzere ses görüntü kayıtları, mektup ve benzeri yazışmalar, internet yazışmaları ile yapılabilir. Eğer şiddet varsa hastane raporları ya da şiddete dayalı karakola ya da savcılığa yapılmış şikâyet ya da suç duyuruları da ispat vasıtası olarak kullanılabilir.

Hayata kast, pek kötü davranış veya onur kırıcı davranışa dayalı boşanma davası ile birlikte davacı TMK m. 174’e göre;

“Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddî tazminat isteyebilir.

Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevî tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir.”

Bu madde de öngörülen maddi tazminat boşanma nedeniyle boşanan tarafın menfaatinin zedelendiğini maddi delillerle ispatlamak zorundadır. Manevi tazminat ise hâkimin takdirindedir.

Boşanma nedeniyle davacı yoksulluğa düşecek ise TMK m. 175’e göre süresiz olarak nafaka talep edebilir.

Hayata kast, pek kötü davranış veya onur kırıcı davranışa dayalı boşanma davası açacak olan eş dava dilekçesi ile birlikte çocukların velayetini ve çocukları için iştirak nafakası da talep edebilir. Çocukların velayetini alması durumunda ise hâkim diğer eş ile çocukların şahsi ilişkisinin nasıl kurulacağına karar verir.

IX. 6284 SAYILI AİLENİN KORUNMASI VE KADINA KARŞI ŞİDDETİN ÖNLENMESİNE DAİR KANUN KAPSAMINDA TALEP EDİLEBİLECEK HÜKÜMLER:

6284 sayılı kanun “Hâkim tarafından verilecek koruyucu tedbirler” ve “Hâkim tarafından verilecek önleyici tedbirler” olarak iki türlü hukuki yardım öngörmüştür.

Hâkim tarafından verilecek koruyucu tedbirler 6284 sayılı kanunun 4. maddesinde;

a) İşyerinin değiştirilmesi.

b) Kişinin evli olması hâlinde müşterek yerleşim yerinden ayrı yerleşim yeri belirlenmesi.

c) 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunundaki şartların varlığı hâlinde ve korunan kişinin talebi üzerine tapu kütüğüne aile konutu şerhi konulması.

ç) Korunan kişi bakımından hayatî tehlikenin bulunması ve bu tehlikenin önlenmesi için diğer tedbirlerin yeterli olmayacağının anlaşılması hâlinde ve ilgilinin aydınlatılmış rızasına dayalı olarak 27.12.2007 tarihli ve 5726 sayılı Tanık Koruma Kanunu hükümlerine göre kimlik ve ilgili diğer bilgi ve belgelerinin değiştirilmesi olarak öngörülmüştür.

Hâkim tarafından verilecek önleyici tedbirler ise aynı kanunun 5. maddesinde;

a) Şiddet mağduruna yönelik olarak şiddet tehdidi, hakaret, aşağılama veya küçük düşürmeyi içeren söz ve davranışlarda bulunmaması.

b) Müşterek konuttan veya bulunduğu yerden derhâl uzaklaştırılması ve müşterek konutun korunan kişiye tahsis edilmesi.

c) Korunan kişilere, bu kişilerin bulundukları konuta, okula ve işyerine yaklaşmaması.

ç) Çocuklarla ilgili daha önce verilmiş bir kişisel ilişki kurma kararı varsa, kişisel ilişkinin refakatçi eşliğinde yapılması, kişisel ilişkinin sınırlanması ya da tümüyle kaldırılması.

d) Gerekli görülmesi hâlinde korunan kişinin, şiddete uğramamış olsa bile yakınlarına, tanıklarına ve kişisel ilişki kurulmasına ilişkin hâller saklı kalmak üzere çocuklarına yaklaşmaması.

e) Korunan kişinin şahsi eşyalarına ve ev eşyalarına zarar vermemesi.

f) Korunan kişiyi iletişim araçlarıyla veya sair surette rahatsız etmemesi.

g) Bulundurulması veya taşınmasına kanunen izin verilen silahları kolluğa teslim etmesi.

ğ) Silah taşıması zorunlu olan bir kamu görevi ifa etse bile bu görevi nedeniyle zimmetinde bulunan silahı kurumuna teslim etmesi.

h) Korunan kişilerin bulundukları yerlerde alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmaması ya da bu maddelerin etkisinde iken korunan kişilere ve bunların bulundukları yerlere yaklaşmaması, bağımlılığının olması hâlinde, hastaneye yatmak dâhil, muayene ve tedavisinin sağlanması.

ı) Bir sağlık kuruluşuna muayene veya tedavi için başvurması ve tedavisinin sağlanması olarak öngörülmüştür.

Her iki madde de yer alan tedbirler boşanma davası açılmadan da Aile Mahkemesinden istenebileceği gibi boşanma davası dilekçesi ile de istenebilir.

X. YARGILAMA GİDERLERİ:

Hayata kast, pek kötü davranış veya onur kırıcı davranışa dayalı boşanma davalarında yapılacak yargılama giderleri 492 sayılı Harçlar Kanunu ve buna bağlı olarak çıkartılan Genel Tebliğ (1) sayılı tarife, Adalet Bakanlığı tarafından çıkartılan Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tanık Ücret Tarifesi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Bilirkişi Ücret Tarifesi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi ve Adalet Bakanlığı’nın onayından geçtikten sonra her yıl yenilenen Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Ücret Tarifesi’ne göre belirlenir.

Yukarıda belirttiğimiz hukuki düzenlemelere göre yargı masrafları 2012 yılı rakamlarına göre sırasıyla şu şekilde alınır.

Dava açılırken alınan masraf ve gider avansı miktarları aşağıdaki gibidir.

21,15 TL Aile Mahkemesi başvurma harcı, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Eğer davacı avukat ile temsil ediliyorsa her bir vekâlet için 3,30 TL vekâlet harcı, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Taraf sayısının beş katı tutarında tebligat gideri, (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Dava dilekçesinde tanık deliline dayanılmış ve tanık sayısı belirlenmiş ise tanık sayısınca 15,00 ile 30,00 TL arası tanık asgari ücreti ve tebligat gideri; tanık sayısı belirtilmemiş ise en az üç tanık asgari ücreti ve tebligat gideri, (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tanık Ücret Tarifesi ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Maddi tazminat talep edilmişse bilirkişi incelemesi için 200 TL bilirkişi ücreti, (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Bilirkişi Ücret Tarifesi)

Diğer iş ve işlemler için 50 TL (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Dava sonuçlandığında alınan masraf miktarları aşağıdaki gibidir.

Eğer taraflar avukat ile temsil edilmişse 1.200,00 TL maktu avukatlık ücreti avukat ile temsil edilen tarafa verilir. Maddi tazminata hükmedilmesi halinde azalan oranlarda Avukatlık ücret tarifesi uygulanır. (HMK m. 330 ve Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Ücret Tarifesi)

Kararın Yargıtay’a temyiz edilmesi halinde alınacak masraf miktarları aşağıdaki gibidir.

103,50 TL temyiz harcı ve dava açılırken yatırılmış gider avansı içinden karşılanamıyorsa eğer ayrıca posta ve tebligat masrafı alınır. (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

24 Mayıs, 2012

MURİS MUVAZAASINA İLİŞKİN İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME KARARI

MURİS MUVAZAASINA İLİŞKİN
YARGITAY İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME BÜYÜK GENEL KURULU
KARARININ İNCELENMESİ[1]

I. GİRİŞ:

Ülkemizde sıkça görülen olaylardan biride kız çocuklarından mal kaçırmak amacıyla miras bırakan ile erkek mirasçıları arasında yapılan gizli anlaşmalardır. Bu makalemizde hukukumuzda muris muvazaası davası olarak bilinen bu dava türü hakkında verilmiş olan YİBBGKK’nı inceleyeceğiz.

II. YARGITAY İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME BÜYÜK GENEL KURULU KARARI:

Dosya No: 1974/1 Esas
                  1974/2 Karar

GEREKÇE:

Bir kimsenin: mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla: tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malını, gerçekte bağışlamak istediği halde tapu sicil memuru önünde iradesini satış biçiminde açıkladığının gerçekleşmemiş olması durumunda, saklı pay sahibi olan mirasçıların tenkis ya da mirasta iade davası açmak haklarını kullanmayıp Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine dayanarak muvazaa nedeniyle tapu kaydının iptalini isteyip isteyemeyecekleri ve saklı pay sahibi olmayan mirasçıların da aynı davayı açmak yetkisine sahip olup olmadıkları ve miras bırakanın bu davranışının, medeni kanunun 603. maddesinin ikinci fıkrası gereğince o taşınmazı iade etmekten ayrık tutmuş bulunduğu anlamına gelip gelmediği konusunda Yargıtay 2. HD’nin 22.12.1964 gün 6411 Esas ve 6298 Karar sayılı ve 01.10.1973 gün 5238 Esas, 5437 Karar sayılı ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 04.05.1960 gün 2/24 Esas ve 24 Karar sayılı ve 21.02.1968 gün 2/1510 Esas, 99 Karar sayılı kararları arasında içtihat aykırılığı bulunduğu gerektiği, 2. HD başkanı tarafından Yargıtay 1. Başkanlığı’na bildirmesi üzerine, Yargıtay Kanunu’nun 20. maddesinin ikinci fıkrası gereğince Yargıtay Başkanlık Divanı işi incelemiş ve içtihadın birleştirilmesi yoluna gidilmesi kararını vermiş olduğundan Yargıtay 1. Başkanlığı’nca Yargıtay Kanunu’nun 18 ve 19/7 maddeleri uyarınca Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun 11.03.1974 günü saat 09:00’da toplanması uygun görülmüş ve böylece yapılan toplantı ve görüşmeler sonucunda 2. HD ile Hukuk Genel Kurulu’nun söz konusu kararları arasında içtihat aykırılığı bulunduğuna oy birliği ile karar verilmiş ise de konunun esas bakımından bir görüş doğrultusunda iki oy çokluğu ile elde edilemediği için 1. Başkanlıkça uygun görüldüğü üzere ikinci toplantı 01.04.1974 günü saat 09:00’da yapılarak konu görüşülmüştür.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kararlarında: mirasçıyı miras hakkından yoksun etmek amacıyla miras bırakanın muvazaalı olarak yapmış olduğu tasarruf işlemlerinin iptalini dava etmek hakkı saklı pay sahibi olsun ya da olmasın tüm mirasçılara tanınmış ve tenkis ve mirasta iade ilgili hükümleri aslında geçerli tasarruflar için uygulanabileceği açıklanmıştır. Yargıtay 2. HD kararlarında ise böyle bir dava hakkı tanınmamış; sadece saklı pay sahiplerinin Medeni Kanun’u 507. maddesinin dördüncü fıkrası gereğince tenkis davası açabilecekleri ve miras bırakanın bu davranışının Medeni Kanun’un 603. maddesinin ikinci fıkrası gereğince o taşınmazı iade etmekten ayrık tuttuğu anlamına geldiği kabul edilmiştir. İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nda konu sadece sevk edildiği olayla sınırlı olarak ele alınmıştır. Daha açık bir deyimle; tasarruf işleminin tapu sicilinde kayıtlı olan taşınmaz malın görünüşte satış ve gerçekte ise hibe biçiminde oluştuğu olayı ile sınırlandırılmıştır. 

Görüldüğü gibi Hukuk Genel Kurulu ile 2. HD kararları arasında temelde yer alan uyuşmazlık, dava hakkının varlığında toplanmaktadır. Bu nedenledir ki görüşmeler sırasında muvazaa iddiasının ispatı ve ispat biçimi, İçtihadı Birleştirmenin kapsamı dışında kaldığı kabul edilmiştir.

Gerek 2. HD Başkanlığı’nın düşünce yazılarında, gerekse görüşmeler sırasında Hukuk Genel Kurulu kararlarına karşı sürülen görüş özetle şu gerekçelere dayanmıştır.

a- Borçlar Kanunu’nun 18. maddesinde yer alan akdin yorumu ve muvazaa ile Medeni Kanun’un 507/4 maddesine dayanan saklı pay sahibi mirasçıya tanınmış olan tenkis davası hakkı ayrı ayrı hukuksal meselelerdir. Bu akitten doğan hukuk bağı yalnız o akdin taraflarının ve onların külli haleflerinin bağlar. Bir akdin tarafı olmayan kimse, başkalarının yaptığı akde dayanak yapamaz. Hal böyle olunca Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine göre mirasçıların muvazaa iddiasında bulunmaları olanaksızdır. Muvazaa iddiası ancak sözleşmenin tarafı olan kimse ya da külli halefi tarafından ileri sürülebilir. Bu ilkenin ayrık halleri kanunda sınırlı olarak gösterilmiştir. (Örneğin: İcra ve İflas Kanunu’nun 277 ve Medeni Kanunun 690. maddeleri)

b- Miras hukukunun özellikleri nedeniyle Medeni Kanunun 507/4. maddesinde getirilen hüküm, özel bir hüküm niteliğini taşır. Oysaki Borçlar Kanunu’n 18. maddesi hükmü genel hüküm niteliğindedir. Özel hüküm varken genel hükme gidilemez. Bu nedenle dava hakkının varlığı, biçimi ve sınırı Medeni Kanunun 507/4 maddesi hükmü çerçevesinden çizilmek gerekir.

c- Medeni Kanunun 508. maddesinde iyi niyetli kişi: o şeyi elinden çıkarmışsa, ölüm gününde elinde kalan değer tenkise esas olur hükmü yer almıştır. Muvazaalı işlemlerde iyi niyet söz konusu olmayacağına göre 507/4 maddesinin muvazaa ile ilişkisinin bulunmadığı kendiliğinden ortaya çıkar.

d- Medeni Kanunun 507/4 maddesinin dayanağı ölenin son arzularına saygı ilkesidir. Bu tür olaylarda Borçlar Kanunu’nun 18. maddesi hükmü gereğince dava hakkı tanındığı takdirde bu ilke zedelenmiş olur.

e- Hukuk Genel Kurulu kararlarında yer alan temel gerekçe, gizli akdin biçim koşulu gerçekleşmediğinden geçersiz olduğu doğrultusunda 07.10.1953 gün 8/7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında yer alan gerekçedir. Oysaki gizli akit şekli bağlı olsa dahi geçerlidir. Nitekim 27.03.1957 gün ve 12/2 sayılı şufa ile ilgili İçtihadı Birleştirme Kararı ile bu görüş benimsenmemiştir.

f- Gerçekte mirasçının bağışlamak istediği taşınmazını tapi memuru önünde satmış gibi ifade eden kişinin bu davranışı Medeni Kanunun 603. maddesinin ikinci fıkrası gereğince o taşınmazı iadeden ayrık tutmak istediği anlamına gelir.

Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanan muvazaa ile medeni kanunun 507/4 maddesine dayanan tenkis davasının ayrı ayrı hukuk müesseseleri olduğu yönünden görüşler arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Medeni kanunun 5. maddesi hükmünce sözleşmenin doğumuna, hükümlerine ve sukutu nedenlerine ilişkin olup borçlar kısmında yer alan genel kuralların medeni hukukun diğer kısımlarında da uygulanması öngörülmüştür. O halde borçlar kanununun genel hükümleri arasında yer alan 18. maddenin miras hukukunda da uygulanması doğaldır.

Miras hükümleri arasında bu kuralı engelleyecek bir hükme yer verilmemiştir. Medeni kanunun 507/4 maddesinin miras kısmında yer alması, mirasçının borçlar kanunun 18. maddesine dayanan dava hakkını engelleyecek bir sonuç doğurmaz. Yukarıda değinildiği üzere her iki maddenin ayrı ayrı hukuk müesseselerini düzenlemiş olması karşısında sorunun başka türlü düşünülmesi de olanaksızdır. O halde borçlar kanununun 18. maddesinin miras ile ilgili sözleşmelerde de uygulanması gerekir.

Karşı görüşte belirtildiği gibi muvazaalı satış işlemi ile miras hakkından yoksun edilen kimse külli halef olarak değil doğrudan doğruya üçüncü kişi olarak dava açma hakkına sahiptir. Çünkü bu üçüncü kişinin hakkı miras bırakanla alıcı tarafından birlikte yapılan hukuk işlemi ile çiğnenmiştir. Böyle bir durumda üçüncü kişinin dava hakkının varlığı, kanunda belli konulara hasredilmemiştir. İsviçre federal mahkemesi de kararlı içtihatları ile konuyu bu doğrultuda çözüme bağlamıştır.

Muvazaa nedeniyle satış sözleşmesi geçersiz sayılsa bile gizli hibe akdi geçerli olacağından mirasçının borçlar kanununun 18. maddesine dayanarak açacağı davada yarar bulunmadığı ve bu nedenle bir sonuç doğurmayacağı düşüncesini de kabul etmek olanaksızdır. Gerçekten böyle bir davayı açacak kimsenin, davada yararının bulunması zorunludur. Ve ilke olarak da gizli akit geçerlidir. Ancak gizli akdin geçerli sayılabilmesi için tüm koşulların oluşmuş olması zorunludur. İçtihadı birleştirmeye konu, tapuda kayıtlı bir taşınmaz malın muvazaalı olarak satışıdır. Böyle bir durumda gizli akdin geçerli sayılabilmesi için gizli akit, biçim koşuluna (şekil şartına) bağlı ise biçim koşulunun da gerçekleşmiş olmasında zorunluluk vardır. Aksi durumda hibe sözleşmesinin varlığından söz edilemez. Çünkü tapu memuru önünde açıklanan irade; bir ivaz karşılığı mülkiyetin aktarılması iradesidir ki, sadece bu iradeye resmiyet verilmiştir. Satışa ilişkin resmi işlemin gizli akdi de içine alacağı kabul edilemez. Nitekim İsviçre federal mahkemesinin kararıl içtihatları ve yabancı bilimsel hâkim görüşler de bu doğrultuda yerleşmiştir. Ayrıca 07.10.1953 gün 8/7 sayılı Yargıtay içtihadı birleştirme kararında bu temel görüş benimsenmiştir. Sonradan çıkarılan 27.03.1957 gün ve 12/2 sayılı içtihadı birleştirme kararı ise şufa ile ilgilidir. Görüşler arasında ileri sürüldüğü gibi bu karar 1953 günlü içtihadı birleştirmenin kabul ettiği ilkeyi de bozmamıştır. Sözü edilen 27.03.1957 günlü içtihadı birleştirme kararında: şufa hükümlüsü taşınmaz sahibinin yaptığı satış akdinin aslında hibe olduğunu iddia etmesi karşısında böyle bir dava hakkının bulunduğu ve ispatlandığı takdirde şufa hakkının varsayılamayacağı belirtilmiştir. Burada hibenin geçerliliği değil satım sözleşmesinin geçerliliği ele alınmıştır. Hiç kuşkusuz böyle bir olayda hibenin de geçerliliği ileri sürülmüş olsa, hibe sözleşmesi de geçersiz olmadığından taşınmaz şufa yükümlüsüne geri döner ki şufa hakkı bakımından sonucunun değişmeyeceği doğaldır.

Borçlar kanununun 18. maddesine göre mirasçıya tanınacak iptal davası hakkının medeni kanunun 507/4 maddesinin uygulanmasına yer bırakmayacağı doğrultusundaki düşünceleri de kabul etmek olanaksızdır. Çünkü medeni kanunun 507/4 maddesindeki dava hakkı aslında geçerli işlemler için tanımış bir dava hakkıdır. Borçlar kanununun 18. maddesine dayanan dava hakkı ise işlemin aslında geçersizliği nedenine dayanır. Onun içindir ki medeni kanunun 508. maddesinde iyi niyetli olan ve kendisine teberruda bulunan kimse korunmuştur.

Miras hukuku miras bırakanın iptali mümkün ölüme bağlı tasarruflarında bile onun son arzularına değer vermemiştir. (medeni kanun m. 499 ve 500) ölenin son arzularına saygı ilkesi, ancak onun hukuka uygun tasarrufları için söz konusudur. Bu bakımdan miras hukukunda ölenin son isteklerine saygısızlık gibi bir düşüncede kabul edilemez.

Medeni kanunun 603. maddesi hükmü de aslında geçerli tasarruflara karşı mirasçıların miras payını diğer mirasçılara karşı koruyan bir hükümdür. Geçersiz tasarruf miras payına etki yapmayacağından, mirasçının bu hükme dayanmasında bir yarar yoktur. Böyle bir tasarrufla miras bırakanın açığa vurulan iradesi ile hukukça değer taşımaz.

Bu nedenlerle Yargıtay 2. HD’nin görüşünü ve bu doğrultuda ileri sürülen karşı görüşleri kabul etmek olanağı bulunmamıştır.

SONUÇ: Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunu gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarının, görünürdeki satış sözleşmesinin borçlar kanununun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan medeni kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 01.04.1974 günlü ikinci toplantısında oy çokluğu ile karar verildi.

III. KARARIN İNCELENMESİ:

Kararın incelemesini iki başlık altında yapacağız. Öncelikle muris muvazaasının ne olduğunu ve “muvazaa” kavramının yeni Türk Medeni Kanunu’ndaki ismiyle “danışıklı işlem”in ne olduğunu açıklamaya çalışacağız.

IV. MUVAZAA (DANIŞIKLI İŞLEM) NEDİR? :

Tarafların isteyerek ve bilerek iradeleri ile beyanları arasında meydana getirdikleri uygunsuzluğa muvazaa denir. Tarafların irade ve beyanları aralarında isteyerek uygunsuzluk yaratmalarındaki amaç üçüncü kişileri yanıltmaktır. Yeni Türk Medeni Kanunu’nda “muvazaa” kavramının yerini aynı anlama gelen “danışıklı işlem” almıştır.

V. MURİS MUVAZAASI (DANIŞIKLI İŞLEM) NEDİR? :

Muris, kelime anlamıyla miras bırakan kişi anlamına gelmektedir. Muris muvazaası da miras bırakanın danışıklı işlemi olarak tanımlanabilir. Bu tanım ışığında miras bırakan ölümünden önce bir kısım mirasçısını mirasından mahrum etmek amacıyla görünüşte yasal olan ancak gerçekte mirasçılarını mirasından mahrum etmek amacıyla yapılmış gizli bir anlaşmaya dayanan işlemlere muris muvazaası ya da miras bırakanın danışıklı işlemi diyebiliriz. 

Muris muvazaası olarak bilinen davaların konusunu çoğunlukla kız çocuklarından kaçırılmak istenen tapulu taşınmazlar oluşturmaktadır.

VI. MUVAZAANIN HUKUKİ DAYANAĞI:

Hukukumuzda muvazaanın dayanağı 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun “Akitlerin Tefsiri Muvazaa” başlıklı 18. maddesidir. Bu maddeye göre;

“Bir akdin şekil ve şartlarını tayininde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmayarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır.

Tahriri borç ikrarına istinat ile alacaklı sıfatını iktisap eden başkasına karşı, borçlu tarafından muvazaa iddiası dermeyan olunamaz.”

İncelemesini yaptığımız YİBBGKK Türk Medeni Kanunu’nun tenkise tabi kazandırmaları düzenleyen 565. maddesi ve mirasta denkleştirmeyi düzenleyen 669. maddesi ile 818 Sayılı Borçlar Kanunu’nun 18. maddesindeki düzenlemeyi karşılaştırmaktadır. Yargıtay, murisin kendisinin taraf olduğu ve hukuken geçerli olan işlemlerinin Borçlar Kanunu m. 18 çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymakta ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan TMK’nın 565 ve 669 (Eski MK m. 507 ve 603) maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağını kabul etmektedir.  

VII. İÇTİHADI BİRLEŞTİRMEYE KONU OLAN YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ’NİN KARARININ İNCELENMESİ:

Yargıtay 2. HD saklı pay sahibi mirasçının TMK m. 565/IV uyarınca tenkis davası açabileceğini ve miras bırakanın bu davranışının TMK m. 669/II gereğince o taşınmazı iade etmekten ayrık tuttuğu anlamına geldiğini kabul etmiştir.

“Tenkise tâbi kazandırmalar” başlıklı Türk Medeni Kanunu m. 565/IV; 

“Aşağıdaki karşılıksız kazandırmalar, ölüme bağlı tasarruflar gibi tenkise tâbidir; (…)

4. Miras bırakanın saklı pay kurallarını etkisiz kılmak amacıyla yaptığı açık olan kazandırmalar” hükmünü içermektedir.

“Mirasta denkleştirme” başlıklı Türk Medeni Kanunu m. 669/II; (…)

Miras bırakanın çeyiz veya kuruluş sermayesi vermek ya da bir malvarlığını devretmek veya borçtan kurtarmak ve benzerleri gibi karşılık almaksızın altsoyuna yapmış olduğu kazandırmalar, aksi miras bırakan tarafından açıkça belirtilmiş olmadıkça, denkleştirmeye tâbidir” hükmünü içermektedir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi bu hükümler çerçevesinde sadece saklı pay sahibinin tenkis ya da denkleştirme talep edebileceğini ancak BK m. 18’e göre muvazaa davası açılamayacağını kabul etmektedir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi muvazaa iddiasını ancak sözleşmenin tarafı durumunda olan kişilerin ya da külli haleflerinin ileri sürebileceğini, taşınmazın devri konusunda sözleşmeye taraf olan miras bırakan ve satın alan konumundaki mirasçı yanında diğer mirasçıların üçüncü kişi konumunda bulunduğu ve alım satım sözleşmesinin tarafı olmadıkları için muvazaa iddiasını ileri süremeyeceğini savunmaktadır.

BK m. 18’in TMK’da ki miras hukuku hükümlerine göre genel bir düzenleme olması nedeniyle özel kanun genel kanun ilişkisi içerisinde somut olayın özelliğine göre TMK m. 565/IV ya da 669/II’nin uygulanması gerektiği gerekçesiyle de BK m. 18 kapsamında muvazaa iddiasında bulunulamayacağı savunulmaktadır.

VIII. İÇTİHADI BİRLEŞTİRMEYE KONU OLAN YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARININ İNCELENMESİ:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu BK m. 18 ile TMK m. 565/IV ve 669/II arasındaki genel kanun özel kanun sorununu TMK’nun “C. Genel nitelikli hükümler” başlıklı 5. maddesindeki “Bu Kanun ve Borçlar Kanununun genel nitelikli hükümleri, uygun düştüğü ölçüde tüm özel hukuk ilişkilerine uygulanır” hükmü ile çözmüştür. TMK’nda muris muvazaasına ilişkin özel bir düzenleme bulunmadığına göre TMK m. 5 uyarınca Borçlar Kanunu’nun genel hükümleri arasında yer alan 18. maddenin miras hukukunda da uygulanmasına bir engel bulunmamaktadır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu muvazaalı satış işlemi ile miras hakkından yoksun edilen kimsenin külli halef olarak değil doğrudan doğruya üçüncü kişi olarak dava açma hakkına sahip olduğunu kabul etmektedir. Çünkü bu üçüncü kişinin hakkı miras bırakanla alıcı tarafından birlikte yapılan hukuk işlemi ile çiğnenmiştir. Dolayısıyla üçüncü kişinin dava açmakta hukuki yararı bulunmaktadır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu BK m. 18 ile TMK m. 565/IV arasındaki çok önemli bir ayrıntıyı da tespit etmiştir. Buna göre Türk Medeni Kanunu m. 565/IV’de ki dava hakkı geçerli işlemler için tanımış bir dava hakkıdır. Borçlar Kanunu m. 18’e dayanan dava hakkı ise işlemin geçersizliği nedenine dayanmaktadır.

YİBBGK, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun yukarıda açıkladığımız gerekçelerine dayanarak, bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla gerçekte bağışlamak istediği taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış ise; saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarının, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine karar vermiştir. Ayrıca bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunu’n 507 ve 603 (Türk Medeni Kanunu m. 565/IV ve 669/II) maddelerinin sağladığı haklara da etkili olmayacağına karar vermiştir. Yani koşulları varsa mirasta tenkis ve denkleştirme davası da açılabilecektir.



[1] İncelemesi yapılan kararda geçen Türk Medeni Kanunu maddeleri eski Medeni Kanun maddeleri olup inceleme bölümünde yeni Türk Medeni Kanunu’ndaki karşılığı olan maddeler yazılmıştır. Borçlar Kanunu m. 18’in 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girecek olan 6098 sayılı yeni Türk Borçlar Kanunu’ndaki karşılığı 19. madde olup madde metninde Türkçeleştirme dışında bir değişiklik yapılmamıştır.