28 Haziran, 2017

HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TASARISI TASLAĞI HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİMİZ


HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TASARISI TASLAĞI HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİMİZ

I. GİRİŞ:

Tasarının tamamı incelendikten sonra aşağıdaki görüş ve düşüncelere varılmış, bazı noktalarda da yeni öneriler getirilmiştir. Ayrıca 6100 sayılı HMK ve ona bağlı olarak bazı yasalarda da yeni değişiklikler yapılması önerileri eklenmiştir.

II. DEĞİŞİKLİK MADDELERİNİN İNCELENMESİ:

MADDE 1- 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 20’inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “bu karar verildiği anda kesin ise bu tarihten,” ibaresi “bu karar verildiği anda kesin ise tebliğ tarihinden,” şeklinde değiştirilmiştir.

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

Görevsizlik veya yetkisizlik kararı verilmesi hâlinde, taraflardan birinin, bu karar verildiği anda kesin ise tebliğ tarihinden, süresi içinde kanun yoluna başvurulmayarak kesinleşmiş ise kararın kesinleştiği tarihten; kanun yoluna başvurulmuşsa bu başvurunun reddi kararının tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde kararı veren mahkemeye başvurarak, dava dosyasının görevli ya da yetkili mahkemeye gönderilmesini talep etmesi gerekir. Aksi takdirde, bu mahkemece davanın açılmamış sayılmasına karar verilir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Maddede yapılan değişiklik bizce olumludur. Kararın verilmesinden hemen sonra dosyanın görevli mahkemeye gönderilmesinin istenilmesi gerekçeli karar yazılmadan talepte bulunmayı zorunlu kılmaktaydı. Bu nedenle karar kesin ise tebliğ tarihinden itibaren iki haftalık sürenin işlemeye başlaması uygulamada daha kolaylık sağlayacaktır.

MADDE 2- 6100 sayılı Kanunun 32’inci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir. “(3) Dilekçe verilmesi kanunda öngörülen veya hâkim tarafından uygun bulunan haller dışında taraflarca herhangi bir isim altında sunulan dilekçeler hükme esas alınmaz.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Yargılamayı, hâkim sevk ve idare eder; yargılama düzeninin bozulmaması için gerekli her türlü tedbiri alır.

(2) Okunamayan veya uygunsuz yahut ilgisiz olan dilekçenin yeniden düzenlenmesi için uygun bir süre verilir ve bu dilekçe dosyada kalır. Verilen süre içinde yeni bir dilekçe düzenlenmezse, tekrar süre verilemez.

(3) Dilekçe verilmesi kanunda öngörülen veya hâkim tarafından uygun bulunan haller dışında taraflarca herhangi bir isim altında sunulan dilekçeler hükme esas alınmaz.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Mahkemelerimizde yapılan yargılamalar süresince sadece kişinin kendi davasını takip ettiği dosyalarda değil avukat eliyle takip edilen dosyalarda bile HMK’ya aykırı şekilde ve çoğunlukla da “beyan dilekçesi” adı altında dilekçeler verilmekte ve bu durum hem dosyanın fiziki bütünlüğü hem de hakimin dosya kapsamı hakkında bilgi sahibi olması açısından olumsuz durumlar yaratmaktaydı. Ancak getirilen yeni düzenleme eksiklik içermektedir. Şöyle ki; herhangi bir isim altında sunulan dilekçelerin hükme esas alınmaması için dilekçenin sunulduğu andan itibaren ilk duruşmaya kadar ya da dilekçenin sunulmasından sonraki ilk duruşmada hakim tarafından dilekçenin okunduğu ve hükme esas salınmayacağının karara bağlanması gerekmektedir. Aksi takdirde istinaf incelemesinde denetim yapılması zorlaşacaktır. Çünkü hakim gelen dilekçeyi uygun bulup bulmadığını açıkça ara kararında belirtmediyse, bu durum dosya kapsamından anlaşılmıyorsa ve taraflardan diğerinin hükme esas alınamayacağı itirazı varsa bu durumda istinaf incelemesinde denetim yapma olanağı zorlaşacaktır. Bu sebeple getirilmek istenen düzenlenin sonuna aşağıdaki cümlenin eklenmesinde fayda vardır.

Hakim uygun bulmadığı dilekçenin hükme esas alınmayacağını dilekçenin verildiği tarihten itibaren görülecek ilk duruşmada tutanağa geçirir. Dilekçe sözlü yargılama duruşması esnasında verildiyse sözlü yargılama duruşması esnasında tutanağa geçirilir”

MADDE 3- 6100 sayılı Kanunun 79’uncu maddesinin birinci fıkrasına “ve duruşma” ibaresinden sonra gelmek üzere “bir ayı geçmemek üzere” ibaresi eklenmiş, maddeye birinci fıkradan sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiş ve diğer fıkra buna göre teselsül ettirilmiştir. “(2) Duruşmanın ertelenmesine sebep olan vekil, sonraki duruşmalardan birinde yeniden disiplin suçu veya adlî suç teşkil eder nitelikte bir fiil işlerse duruşmanın erteleneceği ve takip eden duruşmalara kabul edilmeyeceği konusunda uyarılır. Vekil, uyarıya uymaz ve disiplin suçu veya adli suç teşkil eder nitelikteki fiilini sürdürürse, duruşma salonunda bulunan kişilerin kimlik bilgileri, adresleri de yazılarak olay tutanağa geçirilir; vekilin takip eden duruşmalara kabul edilmemesine karar verilir; ilgili tarafa, takip eden duruşmalara bizzat katılması veya kendisini başka bir vekille temsil ettirmesi, aksi takdirde tarafın yokluğu hâlinde uygulanacak hükümlere göre işlem yapılacağı hususu tefhim edilir ve duruşma ertelenir. İlgili taraf hazır değilse bu durum ve duruşma günü tebliğ edilir. Ayrıca vekil hakkında yukarıdaki fıkra uyarınca gerekli bildirimlerde bulunulur.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Vekil, duruşma sırasında uygun olmayan tutum ve davranışta bulunursa, hâkim tarafından uyarılır; vekil uyarıya uymaz ve fiil disiplin suçu veya adlî suç teşkil eder nitelikte görülürse, duruşma salonunda bulunan kişilerin kimlik bilgileri, adresleri de yazılarak olay tutanağa geçirilir ve duruşma bir ayı geçmemek üzere ertelenir. Vekil hakkında gerekli yasal işlem yapılmak üzere mahkemece vekilin kayıtlı olduğu baroya ve gerekiyorsa Cumhuriyet başsavcılığına bildirimde bulunulur.

(2) Duruşmanın ertelenmesine sebep olan vekil, sonraki duruşmalardan birinde yeniden disiplin suçu veya adlî suç teşkil eder nitelikte bir fiil işlerse duruşmanın erteleneceği ve takip eden duruşmalara kabul edilmeyeceği konusunda uyarılır. Vekil, uyarıya uymaz ve disiplin suçu veya adli suç teşkil eder nitelikteki fiilini sürdürürse, duruşma salonunda bulunan kişilerin kimlik bilgileri, adresleri de yazılarak olay tutanağa geçirilir; vekilin takip eden duruşmalara kabul edilmemesine karar verilir; ilgili tarafa, takip eden duruşmalara bizzat katılması veya kendisini başka bir vekille temsil ettirmesi, aksi takdirde tarafın yokluğu hâlinde uygulanacak hükümlere göre işlem yapılacağı hususu tefhim edilir ve duruşma ertelenir. İlgili taraf hazır değilse bu durum ve duruşma günü tebliğ edilir. Ayrıca vekil hakkında yukarıdaki fıkra uyarınca gerekli bildirimlerde bulunulur.

(3) Davasını kendisi takip eden kimse, duruşmada uygun olmayan tutum ve davranışta bulunursa, hâkim kendisini uyarır; bu uyarılara uyulmaz ve gerekli görülürse kendisini vekil ile temsil ettirmesine karar verip, hemen duruşma salonundan dışarıya çıkartılmasını sağlar; vekil ile temsil ettirmemesi hâlinde, tarafın yokluğu hâlinde uygulanacak hükümlere göre işlem yapılır.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Duruşmanın ne kadar erteleneceği hakkında birinci fıkraya getirilen bir aylık yargılama süreci açısından değerlendirildiğinde yeterli bir süredir. Ancak vekilin duruşmada uygunsuz tavır içinde bulunması halinin tespit edildiği tutanağın hak kaybına uğranmaması için vekilin temsil ettiği tarafa da bildirilmesinde yarar vardır. Bu nedenle aynı fıkrada “baroya” ifadesinden sonra gelmek üzere “ve müvekkiline” ifadesi de eklenmelidir. Böylece avukat iş sahibi ilişkisini zedeleyen bir durum varsa taraf olan iş sahibinin de durumdan haberdar edilerek süreci takip etmesi sağlanmalıdır.

Maddeye getirilen ikinci fıkra ise yukarıda yaptığımız öneriyi eylemin tekrarı açısından yasalaştırmaktadır. Yani durumun tarafa da bildirilmesi yasal zorunluluk haline getirilmektedir. Durumun tarafa bildirilmesi kuralı eylemin ilk kez yapılması durumunda da getirilmelidir.

MADDE 4- 6100 sayılı Kanunun 94’üncü maddesinin ikinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir. “Hakim, kesin süreye konu olan işlemi hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde açıklar ve süreye uyulmamasının hukuki sonuçlarını ihtar eder.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Kanunun belirlediği süreler kesindir.

(2) Hâkim, tayin ettiği sürenin kesin olduğuna karar verebilir. Aksi hâlde, belirlenen süreyi geçirmiş olan taraf yeniden süre isteyebilir. Bu şekilde verilecek ikinci süre kesindir ve yeniden süre verilemez. Hakim, kesin süreye konu olan işlemi hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde açıklar ve süreye uyulmamasının hukuki sonuçlarını ihtar eder.

(3) Kesin süre içinde yapılması gereken işlemi, süresinde yapmayan tarafın, o işlemi yapma hakkı ortadan kalkar.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Getirilen düzenleme kesin sürenin hukuki sonucunun ilgili tarafa bildirilmesi açısından önemlidir. Bu durumun ihtar olarak verilmesi ve dolayısıyla da tutanağa geçirilecek olması gerekmektedir.

MADDE 5- 6100 sayılı Kanunun 107’inci maddesinin kenar başlığı “Belirsiz alacak davası” şeklinde ve maddenin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve üçüncü fıkra yürürlükten kaldırılmıştır. “(2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hakim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

Belirsiz Alacak Davası

(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.

(2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hakim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir.”

Madde hakkında görüşlerimiz:

Maddede yapılan değişiklik belirsiz alacak davalarında dava değerinin belirlenmesi durumunda davacıya çok daha geniş bir değişiklik yapma olanağı getirmektedir. Maddenin önceki şeklinde “davanın başında belirtmiş olduğu talebini arttırabilir” hükmü varken yeni düzenleme ile “talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir” hükmü getirilmektedir. Belirsiz alacak davasının getiriliş nedeni dava açılırken dava değerinin davacı tarafından tam olarak belirlenmesinin kendisinden beklenemeyeceği durumlar için davacıya bir imkân getirilmek istenmesiydi. Yani belirli alacak davası doğrudan davanın değeri ile ilgili bir düzenlemeydi. Ancak yapılan değişiklikle belirsiz alacak davasında davanın genişletilemeyeceği yasağı kapsamında olmadan yapılacak değişikliğin içine sadece davanın değeri değil talebin tam ve kesin olarak belirlenmesi girmektedir. “Talep” kavramı içine davanın bütün konusunun girebileceği ve dolayısıyla belirsiz alacak davasında dava değeri dışında kalan bütün talep konularının davanın genişletilemeyeceği yasağına bağlı olmaksızın istenildiği gibi değiştirilebileceği sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu durum davacı ile davalının eşit usul hukuku kuralları içinde talep sonuçlarını ve savunmalarını yarıştırabilmelerine yani “silahların eşitliği ilkesine” açıkça aykırıdır. Uygulamada belirsiz alacak davalarında dava değeri bilirkişi raporları geldiğinde tespit edilebilmektedir. Bilirkişi raporu geldiğinde ve davanın değeri açıkça belli olduğunda dava değeri haricinde de davacının talep sonucunda değişikliğe gitmesi durumunda yeni bir vakıanın ileri sürülmesi ve bunun ispatı için tekrar bilirkişi incelemesi yapılması ya da bu maddi vakıanın aksinin ispatı için de davalı tarafın karşı delil göstermesi gibi durumların ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenle maddede yapılmak istenen değişik istenilen sonucu vermesinin dışında daha büyük sorunlar yaratabilir.

MADDE 6- 6100 sayılı Kanunun 116’ıncı maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi yürürlükten kaldırılmıştır.

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) İlk itirazlar aşağıdakilerden ibarettir:

a) Kesin yetki kuralının bulunmadığı hâllerde yetki itirazı.
b) Uyuşmazlığın tahkim yoluyla çözümlenmesi gerektiği itirazı.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Yeni düzenlemeye göre iş bölümü itirazı ilk itiraz olmaktan çıkartılmaktadır. Birden fazla aynı nitelikte mahkemenin bulunduğu adliyelerde iş bölümü yapılması zorunluluğu bulunmaktadır. İş bölümü sayesinde mahkemelerin belirli konularda uzmanlaşması sağlanmaktadır. Ancak her mahkemene usul kuralları aynı şekilde uygulanacak olmasına karşın her hakimin baktığı dosyalarla ilgili olarak belli bir düzeni bulunmaktadır. İş bölümü itirazının ilk itiraz olarak ileri sürülmemesi ve yargılamanın ilerleyen aşamalarında gündeme gelmesi durumunda yargılama önemli bir aşama geçirdikten sonra yargılamaya asıl görevli mahkemenin bakması gibi bir durum söz konusu olacaktır. Bir hakimin bir dosyayı başından itibaren takip etmesi ile yargılama belirli bir aşamaya geldikten sonra takip etmesinin aynı olmadığı açıktır. Ayrıca iş bölümü ileride mahkemelerin iş yüküne göre yeni mahkemeler kurulmasını sağlayan önemli bir görev ayrımıdır. Örneğin aynı adliyede birden fazla asliye hukuk mahkemelerinden birinin iş davalı içinde yetkili olması ve iş davalarının sayısının artması durumunda o mahkemenin iş yükü ikiye bölünerek yeni bir iş mahkemesi kurulabilmektedir. Dolayısıyla iş bölümü itirazı görev itirazı kadar önemli bir itiraz olup ilk itiraz olmaktan çıkartılması yargılama bütünlüğü açısından sakıncalar doğurabilir.

MADDE 7- 6100 sayılı Kanunun 120’inci maddesinin kenar başlığı “Harç ve gider avansının ödenmesi” şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir. “(3) Taraflardan her birinin ikamesini talep ettiği delil için mahkemece belirlenen delil avansına ilişkin 324 üncü madde hükümleri saklıdır.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

Harç Ve Gider Avansının Ödenmesi

(1) Davacı, yargılama harçları ile her yıl Adalet Bakanlığınca çıkarılacak gider avansı tarifesinde belirlenecek olan tutarı, dava açarken mahkeme veznesine yatırmak zorundadır.

(2) Avansın yeterli olmadığının dava sırasında anlaşılması hâlinde, mahkemece, bu eksikliğin tamamlanması için davacıya iki haftalık kesin süre verilir.

(3) Taraflardan her birinin ikamesini talep ettiği delil için mahkemece belirlenen delil avansına ilişkin 324 üncü madde hükümleri saklıdır.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Getirilen düzenleme maddenin uygulanması esnasında zaten uygulamada yapılmakta olan bir durumdu. Delil sunan taraf sunduğu delililin getirilmesi için gerekli delil avansını da yatırmak zorundadır. Bu maddeden 324’üncü maddeyi yollama yapılması uygulamada zaten var olan bir durumun yasalaşması anlamına gelmektedir.

MADDE 8- 6100 sayılı Kanunun 123’üncü maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir. “Bu takdirde davanın açılmamış sayılmasına karar verilir.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Davacı, hüküm kesinleşinceye kadar, ancak davalının açık rızası ile davasını geri alabilir. Bu takdirde davanın açılmamış sayılmasına karar verilir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Davalının açık izni davanın geri alınması durumunda davanın düşmesine mi karar verileceği yoksa davanın açılmamış sayılmasına mı karar verileceği konusu tartışmalıydı. Bu nedenle getirilen düzenleme usul hukuku açısından belirsizliği ortadan kaldıran bir düzenleme olması nedeniyle faydalı olmuştur.

MADDE 9- 6100 sayılı Kanunun 125’inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin ikinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve ikinci fıkraya aşağıdaki cümle eklenmiştir. “Bu takdirde dava davacı lehine sonuçlanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderlerinden müteselsilen sorumlu olur.” “Bu takdirde dava davacı aleyhine sonuçlanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderlerinden müteselsilen sorumlu olur.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Davanın açılmasından sonra, davalı taraf, dava konusunu üçüncü bir kişiye devrederse, davacı aşağıdaki yetkilerden birini kullanabilir:

a) İsterse, devreden tarafla olan davasından vazgeçerek, dava konusunu devralmış olan kişiye karşı davaya devam eder. Bu takdirde dava davacı lehine sonuçlanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderlerinden müteselsilen sorumlu olur.

b) İsterse, davasını devreden taraf hakkında tazminat davasına dönüştürür.

(2) Davanın açılmasından sonra, dava konusu davacı tarafından devredilecek olursa, devralmış olan kişi, görülmekte olan davada davacı yerine geçer ve dava kaldığı yerden itibaren devam eder. Bu takdirde dava davacı aleyhine sonuçlanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderlerinden müteselsilen sorumlu olur.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Maddede yapılan değişiklik “Davayı kazanma” ifadesi yerine “Davacı lehine sonuçlanma” ifadesinin kullanılmasıdır. İkisi arasında anlam farkı bulunmamaktadır. Bu nedenle bu değişikliğin neden yapıldığı anlaşılamamıştır. Aynı durum ikinci fıkrada yapılan değişiklik içinde geçerlidir.

MADDE 10- 6100 sayılı Kanunun 127’inci maddesinin birinci fıkrasına “başvuran davalıya,” ibaresinden sonra gelmek üzere “cevap süresinin son gününden itibaren işlemeye başlamak,” ibaresi eklenmiş ve aynı fıkranın son cümlesi yürürlükten kaldırılmıştır.

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Cevap dilekçesini verme süresi, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren iki haftadır. Ancak, durum ve koşullara göre cevap dilekçesinin bu süre içinde hazırlanmasının çok zor yahut imkânsız olduğu durumlarda, yine bu süre zarfında mahkemeye başvuran davalıya, cevap süresinin son gününden itibaren işlemeye başlamak, bir defaya mahsus olmak ve bir ayı geçmemek üzere ek bir süre verilebilir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Uygulamada ek cevap süresi verildiğinde bu sürenin verildiği tarihten itibaren mi yoksa cevap süresinin bitimi tarihinden mi başlayacağı konusunda tartışma vardı. Mantıken verilen sürenin “ek süre” olması nedeniyle cevap süresinin bitiminden itibaren ek sürenin başlaması gerektiği hakim görüştü. Ancak belirsizliğin kaldırılması açısından bu değişiklik yerinde olmuştur. Ancak son cümlenin kaldırılması yani ek cevap süresi verilmesi durumunda bu durumdan tarafların haberdar edilmesi zorunluluğunun kaldırılması uygulamada bazı sıkıntılar yaratacaktır. Her avukat takip ettiği davanın bütün yönlerini araştırmak ve usul hukuku açısından müvekkiline avantaj sağlamak için kendi taktiğini geliştirir. Ek cevap süresi verildiğinde bu durumdan davacı vekilinin ya da davacının haberdar edilmemesi durumunda davacı vekili ya da davacı ilk duruşmaya kadar vereceği ikinci dilekçeyi davalının cevap verme süresinin geçtiğini kabul ederek vermekten çekinebilir. Böylece hak kaybına uğrayabilir. Ayrıca duruşma esnasında cevap süresinin geçtiği itirazında bulunarak duruşmanın uzamasına neden olabilir. Davanın taraflarının ve vekillerin dosyadaki bütün işlemlerden özellikle de iki taraf birden ilgilendiren işlemlerden zamanında haberdar olmaya hakları vardır. Bu durum yargılamanın eşitliği ilkesi ile de ilgilidir. Bu nedenle kaldırılmak istenen cümlenin kalmasında usul hukukunun yargılamanın eşitliği ilkesi açısında fayda vardır.

MADDE 11- 6100 sayılı Kanunun 139’uncu maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “Çıkarılacak davetiyede, duruşma davetiyesine ve sonuçlarına ilişkin diğer hususlar yanında, taraflara sulh için gerekli hazırlığı yapmaları, duruşmaya sadece taraflardan birinin gelmesi ve yargılamaya devam etmek istemesi durumunda, gelmeyen tarafın yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemeyeceği; davetiyenin tebliğinden itibaren iki haftalık kesin süre içinde tarafların dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları, bu hususların verilen süre içinde yerine getirilmemesi hâlinde o delile dayanmaktan vazgeçmiş sayılacaklarına karar verileceği ayrıca ihtar edilir.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Mahkeme, dilekçelerin karşılıklı verilmesinden ve yukarıdaki maddelerde belirtilen incelemeyi tamamladıktan sonra, ön inceleme için bir duruşma günü tespit ederek taraflara bildirir. Çıkarılacak davetiyede, duruşma davetiyesine ve sonuçlarına ilişkin diğer hususlar yanında, taraflara sulh için gerekli hazırlığı yapmaları, duruşmaya sadece taraflardan birinin gelmesi ve yargılamaya devam etmek istemesi durumunda, gelmeyen tarafın yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemeyeceği; davetiyenin tebliğinden itibaren iki haftalık kesin süre içinde tarafların dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları, bu hususların verilen süre içinde yerine getirilmemesi hâlinde o delile dayanmaktan vazgeçmiş sayılacaklarına karar verileceği ayrıca ihtar edilir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Maddede iki önemli değişikli yapılmaktadır. Birincisi 140’ıncı maddede yapılan değişiklikle aynı yöndedir. Davacı davasını açtığında davalı da cevap dilekçesi verdiğinde delillerini sunmak zorundaydılar. Ancak ön inceleme duruşmasına kadar dosyaya sunmak zorunluluğu bulunmuyordu. Ön incilemem duruşmasından sonra dilekçelerinde gösterdikleri ancak henüz dosyaya sunmadıkları delilleri için süre almak hakkına sahiptiler. 140’ıncı maddede süre alma hakkını tanıyan beşinci fıkra tasarı ile yürürlükten kaldırılmaktadır. Buna bağlı olarak da 139’uncu maddede değişikliğe gidilmekte ve ön inceleme duruşması için çıkarılacak davetiyede bu durumun açıkça bildirileceği hükmü getirilmektedir. 140’ıncı maddede yapılan değişiklikle uyumlu olan bir düzenlemedir.

İkinci değişiklik ise ön inceleme duruşmasına katılmayan tarafın yokluğunda davaya katılan tarafın iddia ve savunmasını değiştirebileceği olanağı varken artık duruşmaya katılmayan tarafın yokluğunda iddia ve savunmanın değiştirilemeyeceği hükmü getirilmektedir. Ön incelemeye katılmayan tarafın yokluğunda iddia ve savunmanın değiştirilmesi durumunda ön inceleme duruşmasına katılmayan tarafın yeni duruma göre karşı delil sunma ve kendi iddia ve savunmasını da değiştirme olanağına sahip olup olamayacağı tartışması bulunmaktaydı. 141’inci maddede yapılan değişikle artık iddia ve savunmanın değiştirilmesi ancak dilekçeler aşamasında mümkün hale gelmektedir. Bu madde ile de bu durumun taraflara gönderilecek davetiyede belirtilmesi koşulu getirilmektedir. Dolayısıyla 141’inci madde ile uyumlu hale gelmiştir.

MADDE 12- 6100 sayılı Kanunun 140’ıncı maddesinin beşinci fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Hâkim, ön inceleme duruşmasında, dava şartları ve ilk itirazlar hakkında karar verebilmek için gerekli görürse tarafları dinler; daha sonra, tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları tek tek tespit eder.

(2) Uyuşmazlık konularının tespitinden sonra hâkim, tarafları sulhe (Ek ibare: 07/06/2012-6325 S.K./35.md) veya arabuluculuğa teşvik eder; bu konuda sonuç alınacağı kanaatine varırsa, bir defaya mahsus olmak üzere yeni bir duruşma günü tayin eder.

(3) Ön inceleme duruşmasının sonunda, tarafların sulh (Ek ibare: 07/06/2012-6325 S.K./35.md) veya arabuluculuk faaliyetinden bir sonuç alıp almadıkları, sonuç alamadıkları takdirde anlaşamadıkları hususların nelerden ibaret olduğu tutanakla tespit edilir. Bu tutanağın altı, duruşmada hazır bulunan taraflarca imzalanır. Tahkikat bu tutanak esas alınmak suretiyle yürütülür.

(4) Ön inceleme tek duruşmada tamamlanır. Zorunlu olan hâllerde bir defaya mahsus olmak üzere yeni bir duruşma günü tayin edilir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Uygulamada çoğu zaman yürürlükten kaldırılması teklif edilen beşinci fıkraya dayanılarak dilekçede belirtilen deliller dosyaya dava dilekçesi ya da cevap dilekçesi ile dosyaya sunulmamaktaydı. Bu nedenle delillerin toplanması süreci uzamakta ve daha sonradan dosyaya sunulan delillerin taraflara gönderilmesi gerekmekteydi. Bu durumda ayrıca yargılamanın uzamasına ve daha fazla masrafa yol açmaktaydı. Bu nedenle yapılan düzenleme usul ekonomisi açısından yerinde bir düzenlemedir. Böylece dava dilekçeleri ve cevap dilekçeleri ile bütün deliller dosyaya girmiş ve yine taraflara tebliğe çıkarılmış olacaktır. Ancak bu madde ile ilgili olarak bir geçici maddenin de düzenlenmesi gerekmektedir. Bu maddedeki değişiklik yürürlüğe girdiği tarihte açılmış olan ve henüz ön inceleme duruşması yapılmamış olan davalar olacaktır. Bu durumda hakim usul kanunları yürürlüğe girdiği andan itibaren uygulanacak olmasını gerekçe göstererek artık dava dilekçesinde ve cevap dilekçesinde gösterilmiş olup da henüz dava dosyasına sunulmamış olan deliller için süre vermeyecektir. Eski düzenleme zamanında ön inceleme duruşmasından sonra dilekçede belirtilen delilleri sunmayı düşünen taraflar bu durumda artık dilekçelerinde belirtmiş olsalar bile delil sunamayacaklardır. Bu da hak kayıplarına neden olacaktır. Bu nedenle aşağıdaki gibi bir geçici maddenin tasarıya eklenmesi gerekmektedir.

GEÇİCİ MADDE: Bu yasa yürürlüğe girdiği tarihte açılmış olan ancak ön inceleme duruşması henüz yapılmamış olan davalarda yürürlükten kaldırılan 140’ıncı maddenin beşinci fıkrası uygulanmaya devam edilir.”

MADDE 13- 6100 sayılı Kanunun 141’inci maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “(1) Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri ile serbestçe iddia veya savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebilirler. Dilekçeler aşamasının tamamlanmasından sonra iddia veya savunma genişletilemez yahut değiştirilemez.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri ile serbestçe iddia veya savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebilirler. Dilekçeler aşamasının tamamlanmasından sonra iddia veya savunma genişletilemez yahut değiştirilemez.

(2) İddia ve savunmanın genişletilip değiştirilmesi konusunda ıslah ve karşı tarafın açık muvafakati hükümleri saklıdır.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Bu madde de kaldırılan hüküm ön inceleme duruşmasına katılmayan tarafın yokluğunda diğer tarafın iddia ve savunmasını değiştirebilme hakkı ile ilgiliydi. Yürürlükten kaldırılan cümle uygulamada bir takım sıkıntıların doğmasına neden olmaktaydı. Örneğin ön inceleme duruşmasına katılmayan tarafın yokluğunda iddia ve savunmanın değiştirilmesi durumunda duruşmaya katılmayan taraf yeni iddia ve savunmaya karşı karşı delil ileri sürme hakkına sahip olacak mıydı? Eğer bu hakka sahip olacaksa karşı tarafında delil gösterme hakkı doğacak mıydı? Uygulamada tartışılan bu konu bu değişiklikle tamamen ortadan kalkacaktır. Bu fıkranın varlığı aynı zamanda usul hukukunun yargılamanın eşitliği ilkesine de aykırıdır. Taraflardan birinin yokluğunda iddia ve savunmanın değiştirilmesi ya da genişletilmesi olanağının kaldırılması yerinde olmuştur. Böylece iddia ve savunmanın değiştirilmesi ancak cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesi ile olacaktır. Ön inceleme duruşmasında taraflardan birinin bulunmaması durumunda iddia ve savunmanın değiştirilmesi söz konusu olamayacaktır. Bu durumda hakimin kendiliğinden gözetmesi gereken bir durum ortaya çıkacaktır. Eğer taraflardan birinin yokluğunda duruşmaya katılan taraf iddia ve savunmasını değiştirmek ya da genişletmek isterse hakimin bu duruma müdahalede bulunması gerekecektir. Ancak buna ilişkin bir düzenleme maddeye eklenmemiştir. Hakimin kendiliğinden bu duruma müdahale etmesine olanacak verecek bir düzenlemenin de maddeye eklenmesi gerekmektedir. Buna göre aşağıdaki fıkranın maddeye eklenmesi gerektiği düşüncesindeyiz.

Ön inceleme duruşmasında taraflardan birinin yokluğunda diğer taraf iddia veya savunmalarını genişletmek ya da değiştirmek isterse hakim bu talebin iddia veya savunmanın değiştirilemeyeceği ya da genişletilemeyeceği yasağı kapsamına girdiğini tespit ederek ara kararında belirtir.”

MADDE 14- 6100 sayılı Kanunun 145’inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya” ibaresi yürürlükten kaldırılmıştır.

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Taraflar, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler. Ancak bir delilin süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Delillerin sunulmasında usul hukukumuzun ana kuralı yasada öngörülen süre içinde delillerin dosyaya sunulmasıdır. Bu madde bu kuralın istisnasını taşımaktadır. Maddede yürürlükten kaldırılan cümle yargılamayı geciktirme amacı taşımayan gecikmelerin de istisna olarak delil sunmaya olanak vereceğini düzenlemekteydi. Değişiklikle birlikte geciktirme amacı taşımayan sonradan delil sunma durumları tamamen ortadan kalkacaktır. Artık bütün delillerin dava ve cevap dilekçesi aşamasında sunulması sağlanmış olacaktır.

Ancak Yargıtay borcu sona erdiren belgelerin sunulması konusunda delil sunma sürelerinin uygulanamayacağı düşüncesindedir. Örneğin; Yargıtay 7. Hukuk Dairesi 2015/7220 Esas; 2016/19365 Karar ve 14.11.2016 Tarih sayılı kararında “Her ne kadar 6100 sayılı HMK delillerin sunulması konusunda belirli süreler ve kısıtlamalar öngörmüş ise de borcu sona erdiren belgelerin yargılamanın her aşamasında ileri sürülmesi mümkündür. Bu nedenle davalı tarafından sunulan yıllık izin kullanımına dair belgeler davacıya gösterilerek altındaki imzanın kendisine ait olup olmadığı, belge içeriklerinin doğru olup olmadığı sorularak yıllık izin alacağı hususunda yeni bir karar verilmesi gerekmektedir. Ayrıca davalının delil sunma süresinden sonra sunmuş olduğu belgeler nedeniyle varsa sebep olduğu yargılama giderlerinden sorumlu tutulması gerektiği de unutulmamalıdır. Yazılı şekilde karar verilmesi isabetsiz olup bozma nedeni yapılmıştır.” hükmü ile borcu sona erdiren belgelerin yargılamanın her aşamasında ileri sürülmesinin mümkün olduğuna karar vermiştir. Hukuk yargılamasında dava konusu olayların büyük kısmının alacak davaları olduğu ve borcu sona erdiren belgelerin de bu davalarda ki en önemli belgeler olduğu düşünüldüğünde Yargıtay’ın bu içtihadı geçerliliğini koruduğu sürece yapılan değişiklik uygulamada bir kolaylık sağlamayacaktır. Bu nedenle Yargıtay’ın borcu sona erdiren belgelerin yargılamanın her aşamasında ileri sürülebileceğine ilişkin bu kararından dönmesine olanak sağlayacak bir düzenlemenin de yapılması gerekmektedir. Bizce maddenin sonuna aşağıdaki cümlenin de eklenmesi gerekir.

Bu madde borcu sona erdiren belgelerin delil olarak sunulması durumunda da uygulanır.”

MADDE 15- 6100 sayılı Kanunun 147’inci maddesinin birinci fıkrasına “tahkikat” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve sözlü yargılama” ibaresi ile ikinci fıkrasında yer alan “itiraz edemeyecekleri” ibaresinden sonra gelmek üzere “, tahkikatın sona erdiği duruşmada sözlü yargılamaya geçileceği, sözlü yargılama için duruşmanın ertelenmesi halinde taraflara ayrıca davetiye gönderilmeyeceği ve yokluklarında hüküm verileceği” ibaresi eklenmiştir.

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Taraflar, ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra tahkikat ve sözlü yargılama için duruşmaya davet edilir.

(2) Taraflara gönderilecek davetiyede, belirlenen gün ve saatte geçerli bir özrü olmadan mahkemede hazır bulunmadıkları takdirde, duruşmaya yokluklarında devam edileceği ve yapılan işlemlere itiraz edemeyecekleri, tahkikatın sona erdiği duruşmada sözlü yargılamaya geçileceği, sözlü yargılama için duruşmanın ertelenmesi halinde taraflara ayrıca davetiye gönderilmeyeceği ve yokluklarında hüküm verileceği bildirilir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Bu maddede yapılan değişiklikle tahkikat duruşması ile sözlü yargılama duruşması adeta birleştirilmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki uygulamada tahkikat duruşması çoğu zaman tek duruşmada bitirilememektedir. Ön inceleme duruşması bitirildikten sonra tahkikat duruşması için ve sözlü yargılama duruşması için ayrı ayrı gün verilecektir. Tahkikat duruşmasında tahkikatın bitmemesi durumunda bir sonraki duruşma günü verilecektir. Eğer ikinci tahkikat duruşmasında sözlü yargılamaya geçilir ise ve taraflardan biri de hazır değilse bu durumda taraflardan birinin yokluğunda sözlü yargılama yapılmak zorunda kalınacaktır. Bu da eşit yargılama hakkının ihlali olarak karşımıza çıkacaktır. Bir diğer sakınca ise taraflardan birinin mazeretli olmasıdır. Eğer taraflardan biri mazeret dilekçesi vermişse ve mahkemece mazeret haklı görülerek kabul edilir ise o tahkikat duruşmasının yapılması hukuken mümkün değildir. Bu durumda sözlü yargılama duruşması da yapılamayacaktır. Bir sonraki duruşmanın tahkikat ve sözlü yargılama duruşması olarak yapılmasına karar verilerek tekrar gelmeyen tarafa davetiye çıkartılması gerekecektir. Her ne kadar ön inceleme, tahkikat ve sözlü yargılama duruşmaları için ayrı ayrı davetiye çıkartılması yargılamayı uzatıyor gözükse de tahkikatın ve sözlü yargılamanın aynı duruşmada yapılır duruma gelmesinin yaratacağı sakıncalar yargılamayı daha fazla uzatabilir.

MADDE 16- 6100 sayılı Kanunun 151’inci maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “(1) Hâkim, duruşmanın düzenini bozan kimseyi, bunu yapmaktan men eder ve gerekirse, taraf avukatları hariç, derhâl duruşma salonundan çıkarılmasını emreder. Taraf avukatları hakkında ise 79 uncu madde hükümlerine göre işlem yapılır.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Hâkim, duruşmanın düzenini bozan kimseyi, bunu yapmaktan men eder ve gerekirse, taraf avukatları hariç, derhâl duruşma salonundan çıkarılmasını emreder. Taraf avukatları hakkında ise 79’uncu madde hükümlerine göre işlem yapılır.

(2) Bir kimse, ihtara rağmen mahkemenin düzenini bozar veya mahkeme huzurunda uygun olmayan bir söz söylemeye veya davranışta bulunmaya devam ederse derhâl yakalanır ve hakkında dört güne kadar disiplin hapsi uygulanır. Bu fıkra hükmü avukatlar hakkında uygulanmaz.

(3) Mahkemenin düzenini bozan eylem veya mahkeme huzurunda söylenen uygun olmayan söz veya davranış, ayrıca bir suç oluşturuyor ise bu durum bir tutanak ile Cumhuriyet başsavcılığına gönderilir ve gerekiyorsa, avukatlar hariç, fiili işleyenin tutuklanmasına da karar verilir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Yeni düzenleme ile “avukatlar hariç” yerine “taraf avukatları hariç” ifadesi gelmektedir. Duruşmanın düzeninin bozulduğu esnada salonda taraf avukatları başka avukatların da kendi duruşmalarını bekliyor olmaları nedeniyle bulunmaları mümkündür. Bu durumda maddenin şimdiki haline göre avukatlar duruşma düzeninin bozulması durumunda dışarı çıkartılamayacaktır. Ancak yeni düzenlemeye göre taraf avukatları haricindeki bütün avukatlar da duruşma salonundan çıkartılabilecektir. Duruşma salonunda bulunan taraf avukatları dışındaki avukatların duruşma salonu dışına çıkartılmasını gerektiren bir durum olmadığı halde dışarı çıkartılmalarına ilişkin böyle bir düzenlemenin getirilmesi doğru değildir. Çünkü avukat hukukçu olması nedeniyle duruşma salonunda yaşanan istenmeyen durumları hukukçu gözüyle değerlendirme yeteneğine sahiptir. Hukuk disiplini almış kişilerin duruşma salonunda yaşanan durumla ilgili olarak tanık durumunda kalmalarında sanıldığının aksine çoğu zaman fayda bulunmaktadır. Duruşma salonunda yaşanan olaylara taraf avukatlarının dışındaki avukatların da karışması durumunda taraf avukatlarına karşı alınacak önlemlerin aynısı hazır olan diğer avukatlar için de alınabilir. Bu nedenle bu maddede yapılan değişikliğin pratikte faydadan çok zararının dokunacağını düşünüyoruz.

MADDE 17- 6100 sayılı Kanunun 177’inci maddesine, birinci fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiş ve diğer fıkra buna göre teselsül ettirilmiştir. “(2) Yargıtay tarafından bozulan veya bölge adliye mahkemesi tarafından kaldırılan hükme ilişkin olarak ilk derece mahkemesinin tahkikata ilişkin bir işlem yapması halinde tahkikat sona erinceye kadar da ıslah yapılabilir. Ancak bozma kararına uymakla ortaya çıkan hukuki durum ortadan kaldırılamaz.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Islah, tahkikatın sona ermesine kadar yapılabilir.

(2) Yargıtay tarafından bozulan veya bölge adliye mahkemesi tarafından kaldırılan hükme ilişkin olarak ilk derece mahkemesinin tahkikata ilişkin bir işlem yapması halinde tahkikat sona erinceye kadar da ıslah yapılabilir. Ancak bozma kararına uymakla ortaya çıkan hukuki durum ortadan kaldırılamaz.

(3) Islah, sözlü veya yazılı olarak yapılabilir. Karşı taraf duruşmada hazır değilse veya ıslah talebi duruşma dışında yapılıyorsa, bu yazılı talep veya tutanak örneği, haber vermek amacıyla karşı tarafa bildirilir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Bu maddede yapılan değişiklik iddianın ve savunmanın değiştirilemeyeceği ya da genişletilemeyeceği yasağının delinmesi sonucunu doğurabilecek derecede tehlike içermektedir. Yargıtay’ın verdiği karardan sonra ya da Bölge Adliye Mahkemesinin verdiği karardan sonra tahkikata ilişkin işlem yapılması durumunda ıslah hakkı getirilmektedir. Öncelikle “tahkikata ilişkin işlem yapılması” ifadesinden ne anlaşılmaktadır? Uygulamada çok sık görülen durumların başında dosyanın Yargıtay ya da BAM’nden gelmesinden sonra dosyanın bilirkişiye gönderilmesi ve bilirkişi raporuna göre dava değerinde değişiklik olması durumunda ıslah yapılıp yapılamayacağı tartışılmaktaydı. Anlaşılan o ki bu durumlarda ıslah yapılabilmesinin önünün açılması için bu düzenlemeye gidilmektedir. Gerçekten de dosyanın Yargıtay’dan ya da BAM’nden dönüşünden sonra bilirkişi incelemesi yapılması durumunda dava değerinde değişiklikler olabilmekte ve daha önce ıslah hakkını kullanan taraf bu değişikliklere göre dava değerinin arttırılıp eksiltilmesi ya da değiştirilmesi yoluna gidememekteydi. Ancak “tahkikata ilişkin işlemler” sadece bilirkişi incelemesi değildir. Tanık dinlenilmesi, ticari defterlerin incelenmesi, keşif yapılması gibi bir çok delillerle ilgili işlem de tahkikat aşamasında yapılmaktadır. Dava değeri değişmese de tahkikata ilişkin yapılabilecek bu işlemlerden sonra yapılacak ıslah iddia ya da savunmanın genişletilemeyeceği ya da değiştirilemeyeceği yasağının ihlali anlamına gelebilir. Bunun yerine uygulamada çıkan en önemli sorun olan bozmadan ya da kaldırmadan sonra bilirkişi raporu hazırlanması durumunda ortaya çıkan yeni durumla ilgili olarak daha sınırlı kapsamda bir düzenlemeye gidilmesi daha yerinde olacaktır. Buna göre aşağıdaki gibi düzenleme yapılmasında fayda var.

(2) Yargıtay tarafından bozulan veya bölge adliye mahkemesi tarafından kaldırılan hükme ilişkin olarak ilk derece mahkemesinin davanın değerinde değişikliğe neden olacak keşif ya da bilirkişi incelemesine ilişkin bir işlem yapması halinde tahkikat sona erinceye kadar da ıslah yapılabilir. Ancak bozma kararına uymakla ortaya çıkan hukuki durum ortadan kaldırılamaz.

MADDE 18- 6100 sayılı Kanunun Beşinci Bölümüne, Altıncı Ayırımdan sonra gelmek üzere “Toplu Mahkemelerde Tahkikat” başlıklı Yedinci Ayırım ile aşağıdaki madde eklenmiştir. “Toplu mahkemelerde tahkikat MADDE 183/A (1) Dava açılmadan önce veya dava açıldıktan sonra talep edilen delil tespiti, ihtiyati haciz ve ihtiyati tedbir gibi geçici hukuki koruma tedbirleri de dâhil olmak üzere toplu mahkemenin görevine ilişkin tüm yargılama aşamaları heyet tarafından incelenir ve karara bağlanır. (2) Ancak mahkeme başkanı, iş veya davanın özelliğine göre, tahkikatın heyetçe veya tahkikat hâkimi olarak görevlendirilen bir üye tarafından yapılmasına karar verebilir. (3) Tahkikatın heyetçe yürütüldüğü iş veya davalarda mahkeme başkanı, belirli bazı tahkikat işlemlerini yapmak üzere, üyelerden birini naip hakim olarak görevlendirebilir. (4) Üye hâkimler arasında iş dağılımına ilişkin esaslar, işlerde denge sağlanacak biçimde mahkeme başkanı tarafından tespit edilir. Mahkeme başkanı, tahkikat başlamadan veya tahkikatın devamı sırasında davanın heyetten alınıp üye hâkime verilmesine karar verebileceği gibi, tahkikat hâkimi tarafından yürütülen tahkikatın heyetçe yürütülmesine veya tahkikatın tevdi edildiği üyeden alınıp diğer üyeye verilmesine de karar verebilir. Mahkeme başkanının bu konudaki kararları kesindir. (5) Mahkeme başkanı, mahkemenin uyumlu, verimli ve düzenli çalışmasını sağlar ve bu yolda uygun göreceği önlemleri alır.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

Yedinci Ayırım
Toplu Mahkemelerde Tahkikat

MADDE 183/A (1) Dava açılmadan önce veya dava açıldıktan sonra talep edilen delil tespiti, ihtiyati haciz ve ihtiyati tedbir gibi geçici hukuki koruma tedbirleri de dâhil olmak üzere toplu mahkemenin görevine ilişkin tüm yargılama aşamaları heyet tarafından incelenir ve karara bağlanır.

(2) Ancak mahkeme başkanı, iş veya davanın özelliğine göre, tahkikatın heyetçe veya tahkikat hâkimi olarak görevlendirilen bir üye tarafından yapılmasına karar verebilir.

(3) Tahkikatın heyetçe yürütüldüğü iş veya davalarda mahkeme başkanı, belirli bazı tahkikat işlemlerini yapmak üzere, üyelerden birini naip hakim olarak görevlendirebilir.

(4) Üye hâkimler arasında iş dağılımına ilişkin esaslar, işlerde denge sağlanacak biçimde mahkeme başkanı tarafından tespit edilir. Mahkeme başkanı, tahkikat başlamadan veya tahkikatın devamı sırasında davanın heyetten alınıp üye hâkime verilmesine karar verebileceği gibi, tahkikat hâkimi tarafından yürütülen tahkikatın heyetçe yürütülmesine veya tahkikatın tevdi edildiği üyeden alınıp diğer üyeye verilmesine de karar verebilir. Mahkeme başkanının bu konudaki kararları kesindir.

(5) Mahkeme başkanı, mahkemenin uyumlu, verimli ve düzenli çalışmasını sağlar ve bu yolda uygun göreceği önlemleri alır.”

Madde hakkında görüşlerimiz:

Toplu mahkemede hiç çalışmamış olmamız nedeniyle bu konuda görüş beyan edilmemiştir.

MADDE 19- 6100 sayılı Kanunun 185’inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “MADDE 185- (1) Toplu mahkemelerde, tahkikatı yapmakla görevlendirilen üye, tahkikatın tamamlandığı kanaatine varırsa, tarafların davanın tümü hakkında açıklama yapabilmeleri için dosyayı mahkeme başkanına verir. Mahkeme başkanı tahkikatın tamamlanmadığı kanaatine varırsa, eksik gördüğü hususların tamamlanması için dosyayı aynı üyeye veya üyelerden birine verebilir. (2) Dosya kendisine tevdi edilen mahkeme heyeti, tarafların, tahkikatın tümü hakkındaki açıklamalarından sonra, gerekli görürse tahkikattaki eksiklikleri tamamlayabileceği gibi tahkikat işlemlerini yeniden yapabilir; tahkikatı gerektiren bir husus kalmadığı kanaatine varırsa, tahkikatın bittiğini tefhim eder.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Toplu mahkemelerde, tahkikatı yapmakla görevlendirilen üye, tahkikatın tamamlandığı kanaatine varırsa, tarafların davanın tümü hakkında açıklama yapabilmeleri için dosyayı mahkeme başkanına verir. Mahkeme başkanı tahkikatın tamamlanmadığı kanaatine varırsa, eksik gördüğü hususların tamamlanması için dosyayı aynı üyeye veya üyelerden birine verebilir.

(2) Dosya kendisine tevdi edilen mahkeme heyeti, tarafların, tahkikatın tümü hakkındaki açıklamalarından sonra, gerekli görürse tahkikattaki eksiklikleri tamamlayabileceği gibi tahkikat işlemlerini yeniden yapabilir; tahkikatı gerektiren bir husus kalmadığı kanaatine varırsa, tahkikatın bittiğini tefhim eder.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Toplu mahkemede hiç çalışmamış olmamız nedeniyle bu konuda görüş beyan edilmemiştir.

MADDE 20- 6100 sayılı Kanunun 186’ıncı maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “(1) Mahkeme, tahkikatın bittiğini tefhim ettikten sonra aynı duruşmada sözlü yargılama aşamasına geçer. Bu durumda taraflardan birinin talebi üzerine iki haftadan az olmamak üzere duruşma ertelenebilir. Hazır bulunsun veya bulunmasın sözlü yargılama için taraflara ayrıca davetiye gönderilmez.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Mahkeme, tahkikatın bittiğini tefhim ettikten sonra aynı duruşmada sözlü yargılama aşamasına geçer. Bu durumda taraflardan birinin talebi üzerine iki haftadan az olmamak üzere duruşma ertelenebilir. Hazır bulunsun veya bulunmasın sözlü yargılama için taraflara ayrıca davetiye gönderilmez.

(2) Sözlü yargılamada mahkeme, taraflara son sözlerini sorar ve hükmünü verir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Yapılan değişiklik basit yargılama yönteminde de yukarıda eleştirisini yaptığımız aynı durumu içermektedir. Tahkikatın bitiminden sonra sözlü yargılama aşamasına geçilmesi ve taraflardan birini talebi üzerine duruşmanın ertelenmesi durumunda taraflardan birinin hazır olmaması halinde davetiye gönderilmemesi yargılamanın eşitliği açısından doğru değildir. Hazır olan ve duruşmanın ertelenmesini talep eden taraf bir sonraki duruşmaya sözlü yargılama yapılacağını bilerek ve hazırlanarak gelirken diğer tarafın bu olanaktan yoksun şekilde duruşmaya gelmesi yargılamanın eşitliği ilkesine aykırı olaraktır. Bu sebeple son cümlenin tasarıdan çıkartılması gerekmektedir.

MADDE 21- 6100 sayılı Kanunun 200 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “iki bin beş yüz” ibareleri “üç bin” şeklinde değiştirilmiştir.

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri üç bin Türk Lirasını geçtiği takdirde senetle ispat olunması gerekir. Bu hukuki işlemlerin miktar veya değeri ödeme veya borçtan kurtarma gibi bir nedenle üç bin Türk Lirasından aşağı düşse bile senetsiz ispat olunamaz.

(2) Bu madde uyarınca senetle ispatı gereken hususlarda birinci fıkradaki düzenleme hatırlatılarak karşı tarafın açık muvafakati hâlinde tanık dinlenebilir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Kanunlarımızdaki parasal sınırlar sürekli değişmektedir. Bir kanunun değişikliğe uğraması da ancak yine bir başka kanunla mümkün olabilmektedir. Bu da her parasal sınırın değişmesi gerektiğinde TBMM’nden yeni yasa çıkartılması anlamına gelmektedir. Bunun yerine bu maddelerde HMK yönetmeliğine yollama yapılması ve parasal sınırlarında HMK yönetmeliğinde düzenlenmesi pratikte daha büyük kolaylık sağlayacaktır. Böylece HMK yönetmeliği Adalet Bakanlığı tarafından gerekli görüldüğünde kolaylıkla değiştirilebilir ve TBMM’nden yasa değişikliği yapılması yoluna gidilmesine gerek kalmaz. Buna ilişkin olarak maddenin birinci fıkrasının aşağıdaki gibi değiştirilmesini öneriyoruz.

(1) Bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri Hukuk Muhakemeleri Kanunun Yönetmeliğinde belirtilen parasal sınırı geçtiği takdirde senetle ispat olunması gerekir. Bu hukuki işlemlerin miktar veya değeri ödeme veya borçtan kurtarma gibi bir nedenle Hukuk Muhakemeleri Kanunun Yönetmeliğinde belirtilen parasal sınırın altına düşse bile senetsiz ispat olunamaz.

MADDE 22- 6100 sayılı Kanunun 201 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “iki bin beş yüz” ibaresi “üç bin” şeklinde değiştirilmiştir.

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Senede bağlı her çeşit iddiaya karşı ileri sürülen ve senedin hüküm ve kuvvetini ortadan kaldıracak veya azaltacak nitelikte bulunan hukuki işlemler üç bin Türk Lirasından az bir miktara ait olsa bile tanıkla ispat olunamaz.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Yukarıda ki maddede yaptığımız öneri bu madde içinde geçerlidir.

MADDE 23- 6100 sayılı Kanunun 206’ıncı maddesinin birinci fıkrasında yer alan “düzenleme biçiminde oluşturulmasına” ibaresi “onaylanmasına veya düzenlenmesine” şeklinde değiştirilmiş, üçüncü fıkrasına, “noterlerce” ibaresinden sonra gelmek üzere “onaylanacak veya” ibaresi eklenmiştir.

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) İmza atamayanların mühür veya bir alet ya da parmak izi kullanmak suretiyle yapacakları hukuki işlemleri içeren belgelerin senet niteliğini taşıyabilmesi, noterler tarafından onaylanmasına veya düzenlenmesine bağlıdır.

(2) İmza atamayan kimselerin, cüzdanla iş yapmayı usul edinmiş kuruluşlarla olan işlemlerde kullanacakları mühür, kazınmış imza, işaret veya parmak izinin, işlemin başlangıcında hesap defterine veya cüzdanına basılmış olması veya önceden noterde bir örneği saklanmak üzere onanmış bulunması yeterli olup, her işlemde ayrıca onamaya bağlı değildir.

(3) Yukarıda belirtilen hükümler dairesinde noterlerce onaylanacak veya düzenlenecek olan senetler için ilgilisinden harç, vergi ve değerli kâğıt bedeli alınmaz.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Maddede yapılan değişiklik ispat ve hukuki yolların kullanımı konusunda çok büyük farklılıklar oluşturacaktır. Şöyle ki; noterde düzenleme şeklinde yapılan senetler ilam hükmündedir. Bu nedenle de ispat gücü çok kuvvetlidir. Ayrıca ilam niteliğinde olmaları nedeniyle ilamlı icra takibi ile icra takibine konu olabilirler. Bunun en büyük hukuki sonucu itirazla takibin durdurulamaması dolayısıyla itirazın iptali davasına konu olamaması ve ancak borçlunun menfi tespit davası açmasıyla İİK m. 72/III hükmüne göre icra veznesine yatırılan paranın alacaklıya ödenmesinin önlenmesi için teminat karşılığında ihtiyati tedbir kararı verilebilmesidir. Noterde onaylama şeklinde yapılan senetlerin ise gerek ispat gücü açısından gerekse icra aşaması yönünden böyle bir özelliği yoktur. Bu nedenle onaylama ve düzenleme şeklinde senetlerin birlikte ele alınması hukuki gücü farklı olan iki belgenin aynı kefeye konulması anlamına gelir. Bu durum uygulamada da bazı sıkıntılara yol açar. Bir senedin noterde onaylanması sadece fotokopisi üzerine yapılacak işlemle mümkün iken düzenleme şeklinde senedi noter kendisi yazarak düzenlemektedir. Pratikte onaylamaya şeklinde senet yapılması daha kolay olacaktır. Bu da imza atamayanların kolay işleme zorlanmasına ve daha az ispat gücü olan ve aksi ispatlanması daha kolay olan senetle iş yapmalarına neden olabilir. Bu nedenle bu değişikliğin tamamından vazgeçilmesinde yarar vardır.

MADDE 24- 6100 sayılı Kanunun 215’inci maddesinin kenar başlığı “Belgelerin halefler aleyhine kullanılması ve adi senetlerin üçüncü kişiler için hüküm ifade etmesi” şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir. “(2) Adi senet, notere veya yetkili memura ibraz edilmiş ve usulüne uygun olarak onaylanmışsa ibraz tarihinde; resmi bir işleme konu olmuşsa işlem tarihinde; imza edenlerden biri ölmüşse ölüm tarihinde; imza edenlerden birinin imza etmesine fiilen imkân kalmamışsa bu imkânı ortadan kaldıran olayın meydana geldiği tarihte üçüncü kişiler hakkında da geçerli sayılır. Adi senette bahsedilen diğer senetlerin tarihleri, ancak son senet tarihinin onaylanmış sayıldığı tarihte üçüncü kişiler hakkında geçerli sayılır.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

Belgelerin halefler aleyhine kullanılması ve adi senetlerin üçüncü kişiler için hüküm ifade etmesi

(1) Bir kimsenin aleyhine delil olarak kullanılabilecek belgeler, o kimsenin halefleri aleyhine de delil teşkil eder.

(2) Adi senet, notere veya yetkili memura ibraz edilmiş ve usulüne uygun olarak onaylanmışsa ibraz tarihinde; resmi bir işleme konu olmuşsa işlem tarihinde; imza edenlerden biri ölmüşse ölüm tarihinde; imza edenlerden birinin imza etmesine fiilen imkân kalmamışsa bu imkânı ortadan kaldıran olayın meydana geldiği tarihte üçüncü kişiler hakkında da geçerli sayılır. Adi senette bahsedilen diğer senetlerin tarihleri, ancak son senet tarihinin onaylanmış sayıldığı tarihte üçüncü kişiler hakkında geçerli sayılır.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Madde adi senetlerin üçüncü kişiler için ne zaman geçerli olacağını düzenlemektedir. Ancak bu düzenlemenin yeri usul kanunu değil yerine göre Türk Borçlar Kanunu ya da Türk Ticaret Kanunudur. Konu yargılamanın usulüne yönelik değil esasına ilişkindir. Bu nedenle HMK’da düzenlenmesi yerinde olmamıştır.

MADDE 25- 6100 sayılı Kanunun 222’inci maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “ilgili hususta hiç bir kayıt içermemesi” ibaresi “diğer tarafın ticari defterlerini ibraz etmemesi” şeklinde değiştirilmiş ve aynı fıkraya birinci cümleden sonra gelmek üzere aşağıdaki cümle eklenmiştir. “Diğer tarafın ticari defterlerinin, ilgili hususta hiçbir kayıt içermemesi halinde ticari defter, sahibi lehine delil olarak kullanılamaz.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Mahkeme, ticari davalarda tarafların ticari defterlerinin ibrazına kendiliğinden veya taraflardan birinin talebi üzerine karar verebilir.

(2) Ticari defterlerin, ticari davalarda delil olarak kabul edilebilmesi için, kanuna göre eksiksiz ve usulüne uygun olarak tutulmuş, açılış ve kapanış onayları yaptırılmış ve defter kayıtlarının birbirini doğrulamış olması şarttır.

(3) İkinci fıkrada belirtilen şartlara uygun olarak tutulan ticari defter kayıtlarının sahibi ve halefleri lehine delil olarak kabul edilebilmesi için, diğer tarafın aynı şartlara uygun olarak tutulmuş ticari defterlerindeki kayıtların bunlara aykırı olmaması veya diğer tarafın ticari defterlerini ibraz etmemesi yahut defter kayıtlarının aksinin senet veya diğer kesin delillerle ispatlanmamış olması gerekir. Diğer tarafın ticari defterlerinin, ilgili hususta hiçbir kayıt içermemesi halinde ticari defter, sahibi lehine delil olarak kullanılamaz. Bu şartlara uygun olarak tutulan defterlerdeki sahibi lehine ve aleyhine olan kayıtlar birbirinden ayrılamaz.

(4) Açılış veya kapanış onayları bulunmayan ve içerdiği kayıtlar birbirini doğrulamayan ticari defter kayıtları, sahibi aleyhine delil olur.

(5) Taraflardan biri tacir olmasa dahi, tacir olan diğer tarafın ticari defterlerindeki kayıtları kabul edeceğini belirtir; ancak, karşı taraf defterlerini ibrazdan kaçınırsa, ibrazı talep eden taraf iddiasını ispat etmiş sayılır.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Uygulamada en çok karşılaşılan durumlardan biri de taraflardan birinin ticari defterlerini mahkemeye sunmamasıdır. Bu durumda hakimin ne yapacağı konusunda kural içi boşluk bulunmaktaydı. Çoğunlukla defterini sunan tarafın defter kayıtları sunmayan taraf aleyhine delil olacağına karar veriliyordu. Getirilen bu düzenleme ile bu kural içi boşluk doldurulmaktadır. Uygulamada ortaya çıkan bir diğer sorun ise iki tarafında defterlerini delil olarak sunmaları ve kayıtların dava konusu ile ilgili olarak birbirini tutmaması durumunda ne yapılacağı durumuydu. Örneğin alacaklının defterinde alacak kaleminin bulunması ancak borçlunun defterinde böyle bir kaydın bulunmaması durumunda hangisinin esas alınacağı belirsizdi. Bu belirsizlik yapılan düzenleme ile giderilmektedir. Ancak defterlerin delil olarak sunulduğu durumlarda çoğu zaman tarafların birbirlerine gönderdikleri faturalarda ispat aracı olarak kullanılmaktadır. Faturaların borçlu tarafa ulaşıp ulaşmadığının ispat yükü de alacaklı taraftadır. Fatura borçlu tarafa ulaşmış ancak borçlunun defterine kaydı yapılmamışsa bu durumda borçlunun defterinin usulüne uygun tutulmadığı anlaşılmaktadır. Burada önemli olan alacaklı tarafın faturayı borçluya gönderdiğini ispatlayabilmesidir. Ancak gerek HMK gerekse TTK’nda faturaların gönderildiğinin ne şekilde ispatlanacağına ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Uygulamada iadeli taahhütlü mektupla gönderilmesi ya da ihtarname ekinde gönderilmesi gibi yöntemlere rastlanılmaktadır. Bu sorunun en kolay çözümü faturaların güvenli elektronik imza ile elektronik ortamda gönderilmesinin sağlanacağı bir sistemin kurulmasıdır. Bu sistemin sadece şirketler için değil bütün gerçek ticaret erbabı için geçerli olması da sağlanmalıdır.

MADDE 26- 6100 sayılı Kanunun 281’inci maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir. “Talebin bu süre içinde hazırlanması çok zor ise, aynı süre zarfında mahkemeye başvuran tarafa, sürenin son gününden itibaren işlemeye başlamak, bir defaya mahsus olmak ve iki haftayı geçmemek üzere ek bir süre verilebilir.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Taraflar, bilirkişi raporunun, kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını; belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilirler. Talebin bu süre içinde hazırlanması çok zor ise, aynı süre zarfında mahkemeye başvuran tarafa, sürenin son gününden itibaren işlemeye başlamak, bir defaya mahsus olmak ve iki haftayı geçmemek üzere ek bir süre verilebilir.

(2) Mahkeme, bilirkişi raporundaki eksiklik yahut belirsizliğin tamamlanması veya açıklığa kavuşturulmasını sağlamak için, bilirkişiden, yeni sorular düzenlemek suretiyle ek rapor alabileceği gibi, tayin edeceği duruşmada, sözlü olarak açıklamalarda bulunmasını da kendiliğinden isteyebilir.

(3) Mahkeme, gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse, yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla, tekrar inceleme de yaptırabilir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Özellikle teknik bilirkişi incelemelerinde bilirkişi raporunun incelenmesi ve görüş hazırlanması zaman alabilmektedir. Bilirkişi raporunu alan taraf raporu başka bir uzmana inceleterek ondan alacağı bilgi ile görüşünü hazırlamak isteyebilir. Bu ve benzeri durumlarda bilirkişi raporuna karşı beyanda bulunmak için iki haftalık süre yeterli olmayabilir. Bu sebeple getirilen düzenleme yerinde olmuştur.

MADDE 27- 6100 sayılı Kanunun 290’ıncı maddesinin ikinci fıkrasına, ikinci cümleden sonra gelmek üzere aşağıdaki cümle eklenmiştir. “Tutanağa, hâkimin keşif konusu ve mahalliyle ilgili gözlemleri de yazılır.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Keşfin yeri ve zamanı mahkeme tarafından tespit edilir. Keşif, taraflar hazır iseler huzurlarında, aksi takdirde yokluklarında yapılır.

(2) Mahkeme keşif sırasında tanık ve bilirkişi dinleyebilir. Keşif sırasında, yapılan tüm işlemler ve beyanları içeren bir tutanak düzenlenir. Plan, çizim, fotoğraf gibi belgeler de tutanağa eklenir. Tutanağa, hâkimin keşif konusu ve mahalliyle ilgili gözlemleri de yazılır.”

(3) Mahkeme, bir olayın nasıl geçmiş olabileceğini tespit için temsili uygulama da yaptırabilir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Keşif hakimin beş duyu organı ile yaptığı incelemedir. Bu nedenle keşif esnasında hakimin gözlemlerinin yazılması keşfin amacı açısından zaten gerekli olan bir durumdur. Uygulamada bir çok hakim keşif mahallindeki gözlemlerini tutanağa geçirmekteydi. Ancak bunun yasal zorunluluk haline gelmesi keşif tutanaklarının daha ayrıntılı olarak düzenlenmesine olanak verecektir.

MADDE 28- 6100 sayılı Kanunun 301’inci maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “Hükmün gerekçesinin yazılarak imzalanmasından itibaren bir ay içinde taraflardan birinin başvurusu üzerine hükmün mühürlenmiş bir nüshası makbuz karşılığında başvuran tarafa verilir, diğer nüshası da gecikmeksizin diğer tarafa tebliğ edilir. Bu süre içinde herhangi bir başvuru olmazsa, hüküm yazı işleri müdürü tarafından takip eden bir ay içinde taraflara resen tebliğ edilir.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Hükmün gerekçesinin yazılarak imzalanmasından itibaren bir ay içinde taraflardan birinin başvurusu üzerine hükmün mühürlenmiş bir nüshası makbuz karşılığında başvuran tarafa verilir, diğer nüshası da gecikmeksizin diğer tarafa tebliğ edilir. Bu süre içinde herhangi bir başvuru olmazsa, hüküm yazı işleri müdürü tarafından takip eden bir ay içinde taraflara resen tebliğ edilir. Hükmün bir nüshası da dosyasında saklanır.

(2) Taraflardan her birine verilen hüküm nüshası ilamdır.

(3) Tarafların elinde bulunan hüküm nüshalarının farklı olması hâlinde karar kartonundaki esas alınır.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Bizce mahkemenin eski hali de aynı anlama gelmekteydi ancak maddeyi aksi şekilde yorumlayanlarda vardı. Asıl sorun bu maddeden değil HMK yönetmeliğindeki ilamın tebliğe çıkarılması için tarafların talepte bulunmalarına ilişkin hükümden kaynaklanmaktaydı. Bazı mahkemelerin HMK 301’inci maddeyi uygulamak yerine HMK yönetmeliğindeki bu maddeye aykırı olan hükmü uygulamaları nedeniyle tebliğe çıkartılması talep edilmeyen ilamlar aylarca mahkeme kaleminde bekletilmekte ve adeta mahkemenin verdiği karar tebliğ edilemediği için askıda kalmaktaydı. Çoğunlukla aile mahkemelerinde görülen bu durum özellikle verilen karardan memnun olmayan tarafların mahkeme kararını adeta yok saymak için başvurdukları bir yöntem haline gelmişti. HMK yönetmeliğinin “İlam ve suretlerin verilmesi, kesinleşme kaydı ile harçların tahsili” başlıklı 58’inci maddesinin birinci fıkrası Hâkimin re’sen harekete geçtiği haller ile kanunlardaki özel hükümler saklı kalmak kaydıyla taraflardan birinin talebi olmadıkça hüküm tebliğe çıkarılmaz. Taraflardan birinin talebi halinde hükmün bir nüshası makbuz karşılığında talep eden tarafa verilir, bir nüshası da diğer tarafa tebliğe çıkarılır.” hükmünü içermektedir. HMK m. 301’de yapılacak bu değişiklikle birlikte HMK yönetmeliğinin 58’inci maddesinde de değişiklik yapılması gerekmektedir.

MADDE 29- 6100 sayılı Kanunun 310’uncu maddesine birinci fıkradan sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkralar eklenmiştir. “(2) Feragat veya kabul, hükmün verilmesinden sonra yapılmışsa, taraflarca kanun yoluna başvurulmuş olsa dahi, dosya kanun yolu incelemesine gönderilmez ve ilk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesince feragat veya kabul doğrultusunda ek karar verilir. (3) Feragat veya kabul dosyanın temyiz incelemesine gönderilmesinden sonra yapılmışsa, Yargıtay temyiz incelemesi yapmaksızın dosyayı feragat veya kabul hususunda karar verilmek üzere hükmü veren mahkemeye gönderir.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Feragat ve kabul, hüküm kesinleşinceye kadar her zaman yapılabilir.

(2) Feragat veya kabul, hükmün verilmesinden sonra yapılmışsa, taraflarca kanun yoluna başvurulmuş olsa dahi, dosya kanun yolu incelemesine gönderilmez ve ilk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesince feragat veya kabul doğrultusunda ek karar verilir.

(3) Feragat veya kabul dosyanın temyiz incelemesine gönderilmesinden sonra yapılmışsa, Yargıtay temyiz incelemesi yapmaksızın dosyayı feragat veya kabul hususunda karar verilmek üzere hükmü veren mahkemeye gönderir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Uygulamada özellikle hüküm verildikten sonra yapılan feragat ve kabullerle ilgili olarak bir takım sıkıntılar yaşanmaktaydı. Maddede yapılan değişiklik bu sebeple yerinde olmuştur.

MADDE 30- 6100 sayılı Kanunun 314’üncü maddesine birinci fıkradan sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkralar eklenmiştir. “(2) Sulh, hükmün verilmesinden sonra yapılmışsa, taraflarca kanun yoluna başvurulmuş olsa dahi, dosya kanun yolu incelemesine gönderilmez ve ilk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesince sulh doğrultusunda ek karar verilir. (3) Sulh, dosyanın temyiz incelemesine gönderilmesinden sonra yapılmışsa Yargıtay temyiz incelemesi yapmaksızın dosyayı sulh hususunda karar verilmek üzere hükmü veren mahkemeye gönderir.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Sulh, hüküm kesinleşinceye kadar her zaman yapılabilir.

(2) Sulh, hükmün verilmesinden sonra yapılmışsa, taraflarca kanun yoluna başvurulmuş olsa dahi, dosya kanun yolu incelemesine gönderilmez ve ilk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesince sulh doğrultusunda ek karar verilir.

(3) Sulh, dosyanın temyiz incelemesine gönderilmesinden sonra yapılmışsa Yargıtay temyiz incelemesi yapmaksızın dosyayı sulh hususunda karar verilmek üzere hükmü veren mahkemeye gönderir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Yukarıdaki maddede yaptığımız açıklamalar bu madde içinde geçerlidir. Feragat ve kabul gibi sulhunda yapıldığı zamana göre bir takım usulü sorunlar yarattığı açıktır. Bu nedenle yapılan değişiklik yerinde olmuştur.

MADDE 31- 6100 sayılı Kanunun 331 inci maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “(2) Görevsizlik veya yetkisizlik kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmesi hâlinde, yargılama giderlerine o mahkeme hükmeder. Ancak bu durumda ilk kararı veren mahkemedeki yargılama için ayrıca bir vekâlet ücretine hükmedilmez. Görevsizlik veya yetkisizlik kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmemiş ise davanın açıldığı mahkeme dosya üzerinden bu durumu tespit ile davacıyı yargılama giderlerini ödemeye mahkûm eder.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Davanın konusuz kalması sebebiyle davanın esası hakkında bir karar verilmesine gerek bulunmayan hâllerde, hâkim, davanın açıldığı tarihteki tarafların haklılık durumuna göre yargılama giderlerini takdir ve hükmeder.

(2) Görevsizlik veya yetkisizlik kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmesi hâlinde, yargılama giderlerine o mahkeme hükmeder. Ancak bu durumda ilk kararı veren mahkemedeki yargılama için ayrıca bir vekâlet ücretine hükmedilmez. Görevsizlik veya yetkisizlik kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmemiş ise davanın açıldığı mahkeme dosya üzerinden bu durumu tespit ile davacıyı yargılama giderlerini ödemeye mahkûm eder.

(3) Davanın açılmamış sayılmasına karar verilen hâllerde yargılama giderleri davacıya yükletilir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Bu maddede yapılmak istenen değişikliğin temelinde yatan neden yargılama giderleri ile vekâlet ücretinin eski usul kanunun döneminden kalma alışkanlıkla ayrı yargılama giderleri olarak değerlendirilmesidir. Artık vekâlet ücretleri HMK m. 323/I-ğ maddesine göre yargılama gideri içinde sayılmaktadır. Görevsizlik veya yetkisizlik kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmemiş ise davanın açıldığı mahkemenin dosya üzerinden bu durumu tespit ile davacıyı yargılama giderlerini ödemeye mahkûm etmesi durumunda hükmedilecek yargılama giderlerinin içine vekâlet ücretinin de gireceği çok açıktır. Dolayısıyla görevsizlik veya yetkisizlik kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmesi hâlinde, yargılama giderlerine o mahkemenin hükmetmesi durumunda da görevsizlik ya da yetkisizlik kararı veren mahkemenin vekâlet ücretine hükmedemeyeceği açıktır. Bu durum madde metninden açıkça anlaşılmakta olmasına karşın ne yazık ki bazı mahkemeler görevsizlik ve yetkisizlik kararı sonrasında vekâlet ücretine de hükmetme alışkanlıklarını bırakamadılar. Bu nedenle yapılan değişiklik yerinde olmuştur. Ancak şu da unutulmamalıdır ki kolay bir muhakeme ile anlaşılabilecek her konu için yasal düzenleme yapılması yoluna gidilmesi halinde kanunlarımız gereğinden fazla hüküm içeren yasal düzenlemeler haline gelir.

MADDE 32- 6100 sayılı Kanunun 341’inci maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “(1) İlk derece mahkemelerinin aşağıdaki kararlarına karşı istinaf yoluna başvurulabilir: a) Nihai kararlar. b) İhtiyati tedbir ve ihtiyati haciz taleplerinin reddi kararları, yüze karşı verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararları, yoklukta verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararlarına karşı yapılan itiraz üzerine verilen kararlar.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) İlk derece mahkemelerinin aşağıdaki kararlarına karşı istinaf yoluna başvurulabilir:

a) Nihai kararlar.

b) İhtiyati tedbir ve ihtiyati haciz taleplerinin reddi kararları, yüze karşı verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararları, yoklukta verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararlarına karşı yapılan itiraz üzerine verilen kararlar.

(2) Miktar veya değeri bin beş yüz Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir.

(3) Alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda bin beş yüz Türk Liralık kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenir.

(4) Alacağın tamamının dava edilmiş olması durumunda, kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü bin beş yüz Türk Lirasını geçmeyen taraf, istinaf yoluna başvuramaz.

(5) İlk derece mahkemelerinin diğer kanunlarda temyiz edilebileceği veya haklarında Yargıtaya başvurulabileceği belirtilmiş olup da bölge adliye mahkemelerinin görev alanına giren dava ve işlere ilişkin nihai kararlarına karşı, bölge adliye mahkemelerine başvurulabilir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

İhtiyati tedbir ve ihtiyati haciz taleplerinin reddi kararları, yüze karşı verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararları, yoklukta verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararlarına karşı yapılan itiraz üzerine verilen kararlar bu madde ile istinaf yolu açılmaktadır. Ancak bu kararlara istinaf yolunun açılması durumunda itiraza uğrayan dosya BAM’ne gittikten sonra ihtiyati tedbir ya da ihtiyati hacze ilişkin asıl davanın açılması ve devamı esnasında BAM’nden itiraz incelemesinden gelen kararın yargılamanın esasına olumsuz etkileri olabilir. BAM’nin iş yükü nedeniyle karar vermekte gecikmesi ve bu esnadan asıl davanın açılarak karara bağlanması durumunda esastan sonuçlanmış bir dava hakkında itiraz incelemesinden gelmiş ihtiyati haciz ya da ihtiyati tedbir kararı bulunacaktır. Bu durumda mahkemeler karar verilmesine yer olmadığına kararı vermek zorunda kalacaklar ve BAM’nin verdiği karar uygulanamayacaktır. Bu nedenle bu maddedeki değişikliğin bir kez daha gözden geçirilmesinde yarar bulunmaktadır.

MADDE 33- 6100 sayılı Kanunun 350’inci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir. “(3) Hüküm sonucunun tefhiminden itibaren bir hafta geçmeden hüküm konusu alacak hakkında icra takibi yapılamaz.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) İstinaf yoluna başvurma, kararın icrasını durdurmaz. İcra ve İflas Kanununun icranın geri bırakılmasıyla ilgili 36 ncı maddesi hükmü saklıdır. Nafaka kararlarında icranın geri bırakılmasına karar verilemez.


(2) Kişiler hukuku, aile hukuku ve taşınmaz mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararlar kesinleşmedikçe yerine getirilemez.

(3) Hüküm sonucunun tefhiminden itibaren bir hafta geçmeden hüküm konusu alacak hakkında icra takibi yapılamaz.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Tasarıda belirtilen “hüküm sonucunun tefhimi” ibaresinden bu fıkranın basit yargılama usulünde verilen kararlar için getirildiği anlaşılmaktadır. Çünkü uygulamada yazılı yargılama usulüne bağlı davalarda gerekçeli kararın tebliğinden itibaren icra takibi başlatılabiliyor. Basit yargılama usulünde ise hüküm sonucu sözlü yargılama duruşmasında hazır olan taraflara tefhim edildiği için tefhimden itibaren kural olarak icra takibi başlatılabilmektedir. Ancak bazen icraya konulan karar ile gerekçeli karar arasında farklılık olması durumunda bazı sıkıntılar da yaşanmaktadır. Bu nedenle getirilen düzenleme olumlu yöndedir.

MADDE 34- 6100 sayılı Kanunun 359’uncu maddesinin kenar başlığı “Karar ve tebliği” şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir. “(3) Hükmün gerekçesinin yazılarak imzalanmasından itibaren bir ay içinde taraflardan birinin başvurusu üzerine hükmün mühürlenmiş bir nüshası makbuz karşılığında başvuran tarafa verilir, diğer nüshası da gecikmeksizin diğer tarafa tebliğ edilir. Bu süre içinde herhangi bir başvuru olmazsa, hüküm yazı işleri müdürü tarafından takip eden bir ay içinde taraflara resen tebliğ edilir. Hükmün bir nüshası da dosyasında saklanır.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

Karar ve tebliği

(1) Karar aşağıdaki hususları içerir:

a) Kararı veren bölge adliye mahkemesi hukuk dairesi ile başkan, üyeler ve zabıt kâtibinin ad ve soyadları, sicil numaraları.

b) Tarafların ve davaya ilk derece mahkemesinde müdahil olarak katılanların kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, varsa kanuni temsilci ve vekillerinin adı, soyadı ve adresleri.

c) Tarafların iddia ve savunmalarının özeti.

ç) İlk derece mahkemesi kararının özeti.

d) İleri sürülen istinaf sebepleri.

e) Taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan veya olmayan hususlarla bunlara ilişkin delillerin tartışması, ret ve üstün tutma sebepleri, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebep.

f) Hüküm sonucu ile varsa kanun yolu ve süresi.

g) Kararın verildiği tarih, başkan ve üyeler ile zabıt kâtibinin imzaları.

ğ) Gerekçeli kararın yazıldığı tarihi.

(2) Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında, açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.

(3) Hükmün gerekçesinin yazılarak imzalanmasından itibaren bir ay içinde taraflardan birinin başvurusu üzerine hükmün mühürlenmiş bir nüshası makbuz karşılığında başvuran tarafa verilir, diğer nüshası da gecikmeksizin diğer tarafa tebliğ edilir. Bu süre içinde herhangi bir başvuru olmazsa, hüküm yazı işleri müdürü tarafından takip eden bir ay içinde taraflara resen tebliğ edilir. Hükmün bir nüshası da dosyasında saklanır.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Bu maddede yapılan değişiklik yukarıda incelemesin yaptığımız 301’inci maddedeki değişiklikle aynı yöndedir. Bu maddedeki değişiklik de bizce olumlu olmuştur.

MADDE 35- 6100 sayılı Kanunun 369 uncu maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarında yer alan “altmış bin” ibareleri “yüz bin” şeklinde değiştirilmiştir.

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Yargıtay, tarafların ileri sürdükleri temyiz sebepleriyle bağlı olmayıp, kanunun açık hükmüne aykırı gördüğü diğer hususları da inceleyebilir.

(2) Yargıtay temyiz incelemesini dosya üzerinde yapar. Ancak, tüzel kişiliğin feshine veya genel kurul kararlarının iptaline, evlenmenin butlanına veya iptaline, boşanma veya ayrılığa, velayete, soybağına ve kısıtlamaya ilişkin davalarla miktar veya değeri yüz bin Türk Lirasını aşan alacak ve ayın davalarında taraflardan biri temyiz veya cevap dilekçesinde duruşma yapılmasını talep etmiş ise Yargıtayca bir gün belli edilerek taraflara usulen davetiye gönderilir. Tebliğ tarihi ile duruşma günü arasında en az iki hafta bulunması gerekir; taraflar gelmişlerse bu süreye bakılmaz. Tebligat gideri verilmemişse duruşma talebi dikkate alınmaz. Duruşma giderinin eksik ödenmiş olduğu anlaşılırsa, dairenin başkanı tarafından verilecek bir haftalık kesin süre içinde tamamlanması, aksi hâlde duruşma talebinden vazgeçilmiş sayılacağı, duruşma isteyene yazılı olarak bildirilir. Verilen süre içinde giderler tamamlanmadığı takdirde, Yargıtay incelemesini dosya üzerinde yapar.

(3) Yüz bin Türk Liralık duruşma sınırının belirlenmesinde 362 nci maddenin ikinci fıkrası kıyas yoluyla uygulanır.

(4) Yargıtay, ikinci fıkra hükmü ile bağlı olmaksızın, bilgi almak üzere resen de duruşma yapılmasına karar verebilir.

(5) Duruşma günü belli edilen hâllerde Yargıtay, tarafları veya gelen tarafı dinledikten sonra, taraflardan hiçbiri gelmemiş ise dosya üzerinde inceleme yaparak kararını verir.

(6) Duruşma günü kararı verilemeyen işlerin en geç bir ay içinde karara bağlanması zorunludur.

(7) Kanunda ivedi olduğu bildirilen dava ve işlere ait temyiz incelemesi öncelikle yapılır.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Yukarıda belirttiğimiz gibi parasal sınırlarla ilgili olarak Adalet Bakanlığı’na yönetmelik çıkartma yetkisi verilmesi ve bu parasal sınırların bakanlıkça yönetmelik değişikliğine gidilerek yapılması daha doğru olacaktır.

MADDE 36- 6100 sayılı Kanunun 391’inci maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “(3) İhtiyati tedbir talebinin reddi hâlinde, kanun yoluna başvurulabilir. Yüzüne karşı aleyhinde ihtiyati tedbir kararı verilen taraf da kanun yoluna başvurabilir. Bu başvurular öncelikle incelenir ve kesin olarak karara bağlanır.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Mahkeme, tedbire konu olan mal veya hakkın muhafaza altına alınması veya bir yediemine tevdii ya da bir şeyin yapılması veya yapılmaması gibi, sakıncayı ortadan kaldıracak veya zararı engelleyecek her türlü tedbire karar verebilir.

(2) İhtiyati tedbir kararında;

a) İhtiyati tedbir talep edenin, varsa kanuni temsilcisi ve vekilinin ve karşı tarafın adı, soyadı ve yerleşim yeri ile talep edenin Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası,

b) Tedbirin, açık ve somut olarak hangi sebebe ve delillere dayandığı,

c) Tereddüde yer vermeyecek şekilde, neyin üzerinde ve ne tür bir tedbire karar verildiği,

ç) Talepte bulunanın, ne tutarda ve ne türde bir teminat göstereceği,

yazılır.

(3) İhtiyati tedbir talebinin reddi hâlinde, kanun yoluna başvurulabilir. Yüzüne karşı aleyhinde ihtiyati tedbir kararı verilen taraf da kanun yoluna başvurabilir. Bu başvurular öncelikle incelenir ve kesin olarak karara bağlanır.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Tasarıdaki bu düzenleme “yüzüne karşı aleyhine tedbir kararı verilen taraf” için kanun yoluna başvurma hakkı tanımaktadır. Davanın esası hakkında yargılama yapıldığı esnada tahkikat duruşmasında ihtiyati tedbir kararı verilmesi durumunda bu kararın uygulanması bir sıkıntı yaratmayacaktır. Ancak dava açılmadan önce talep edilen ihtiyati tedbir kararlarında çoğu zaman dosya üzerinden karar verilmekte ve aleyhinde ihtiyati tedbir kararı verilen kişi hazır bulunmamaktadır. Bu nedenle hazır bulunan bulunmayan ayrımının kaldırılması daha doğru olacaktır.

MADDE 37- 6100 sayılı Kanunun 393’üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “verildiği tarihten” ibaresi “bu kararın, tedbir isteyen tarafa tefhim veya tebliğinden” şeklinde değiştirilmiştir.

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) İhtiyati tedbir kararının uygulanması, bu kararın, tedbir isteyen tarafa tefhim veya tebliğinden itibaren bir hafta içinde talep edilmek zorundadır. Aksi hâlde, kanuni süre içinde dava açılmış olsa dahi, tedbir kararı kendiliğinden kalkar.

(2) Tedbir kararının uygulanması, kararı veren mahkemenin yargı çevresinde bulunan veya tedbir konusu mal ya da hakkın bulunduğu yer icra dairesinden talep edilir. Mahkeme, kararında belirtmek suretiyle, tedbirin uygulanmasında, yazı işleri müdürünü de görevlendirebilir.

(3) İhtiyati tedbir kararının uygulanması için, gerekirse zor kullanılabilir. Zor kullanmak hususunda, bütün kolluk kuvvetleri ve köylerde muhtarlar, uygulamayı gerçekleştirecek memurun yazılı başvurusu üzerine, kendisine yardım etmek ve emirlerine uymakla yükümlüdürler.

(4) İhtiyati tedbiri uygulayan memur, bir tutanak düzenler. Bu tutanakta, tedbir konusu ve bulunduğu yer gösterilir; tedbir konusu ile ilgili her türlü iddia bu tutanağa geçirilir. Tedbiri uygulayan memur, bu tutanağın bir örneğini tedbir sırasında hazır bulunmayan taraflara ve duruma göre üçüncü kişiye tebliğ eder.

(5) İhtiyati tedbir kararları hakkında kanun yoluna başvurulması hâlinde, tedbire ilişkin dosya ve delillerin sadece örnekleri ilgili mahkemeye gönderilir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Tasarıdaki bu değişiklik ihtiyati tedbir kararının ne zaman uygulanmaya başlanacağının belirginleşmesi açısından yerinde olmuştur.

MADDE 38- 6100 sayılı Kanunun 398’inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “bir aydan” ibaresi “şikâyet üzerine,” şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkralar eklenmiştir. “(2) Şikâyet olunana, şikâyet dilekçesi ile birlikte duruşma gün ve saatini bildiren davetiye gönderilir. Davetiyede, savunma ve delillerini duruşma gününe kadar bildirmesi ve duruşmaya gelmediği takdirde yargılamaya yokluğunda devam olunarak karar verileceği ihtar edilir. (3) Mahkeme duruşmaya gelen şikâyet olunana, 5271 sayılı Kanunun 147 inci maddesinde belirtilen haklarını hatırlatarak savunmasını alır. (4) Mahkeme, dosyadaki delilleri değerlendirerek gerekli araştırmayı yapar. Yargılama sonunda şikâyet olunanın ihtiyati tedbir kararının uygulanmasına ilişkin emre uymadığı veya tedbir kararına aykırı davrandığı tespit edilirse, birinci fıkra uyarınca disiplin hapsi ile cezalandırılmasına; aksi takdirde şikâyetin reddine karar verilir. (5) Taraflar, kararın tefhim veya tebliğinden itibaren bir hafta içinde karara itiraz edebilir. İtirazı, o yerde hükmü veren mahkemenin birden fazla dairesinin bulunması hâlinde, numara olarak kendisinden sonra gelen daire; son numaralı daire için bir numaralı daire; o yerde hükmü veren mahkemenin tek dairesi bulunması hâlinde en yakın yerdeki aynı düzey ve sıfattaki mahkeme inceler. (6) İtiraz merci, bir hafta içinde kararını verir. Merci, itirazı yerinde görürse işin esası hakkında karar verir. İtiraz üzerine verilen karar kesindir. (7) Bu madde uyarınca verilen disiplin hapsi kararları kesinleşmeden infaz edilemez. Kesinleşen kararların infazı Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılır. (8) Tedbir kararına aykırı davranışın sona ermesi veya tedbir kararının gereğinin yerine getirilmesi yahut şikâyetten vazgeçilmesi halinde, dava ve bütün sonuçlarıyla beraber ceza düşer.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) İhtiyati tedbir kararının uygulanmasına ilişkin emre uymayan veya tedbir kararına aykırı davranan kimse, şikâyet üzerine, altı aya kadar disiplin hapsi ile cezalandırılır. Görevli ve yetkili mahkeme, esas hakkındaki dava henüz açılmamışsa, ihtiyati tedbir kararı veren mahkeme; esas hakkındaki dava açılmışsa, bu davanın görüldüğü mahkemedir.

(2) Şikâyet olunana, şikâyet dilekçesi ile birlikte duruşma gün ve saatini bildiren davetiye gönderilir. Davetiyede, savunma ve delillerini duruşma gününe kadar bildirmesi ve duruşmaya gelmediği takdirde yargılamaya yokluğunda devam olunarak karar verileceği ihtar edilir.

(3) Mahkeme duruşmaya gelen şikâyet olunana, 5271 sayılı Kanunun 147 inci maddesinde belirtilen haklarını hatırlatarak savunmasını alır.

(4) Mahkeme, dosyadaki delilleri değerlendirerek gerekli araştırmayı yapar. Yargılama sonunda şikâyet olunanın ihtiyati tedbir kararının uygulanmasına ilişkin emre uymadığı veya tedbir kararına aykırı davrandığı tespit edilirse, birinci fıkra uyarınca disiplin hapsi ile cezalandırılmasına; aksi takdirde şikâyetin reddine karar verilir.

(5) Taraflar, kararın tefhim veya tebliğinden itibaren bir hafta içinde karara itiraz edebilir. İtirazı, o yerde hükmü veren mahkemenin birden fazla dairesinin bulunması hâlinde, numara olarak kendisinden sonra gelen daire; son numaralı daire için bir numaralı daire; o yerde hükmü veren mahkemenin tek dairesi bulunması hâlinde en yakın yerdeki aynı düzey ve sıfattaki mahkeme inceler.

(6) İtiraz merci, bir hafta içinde kararını verir. Merci, itirazı yerinde görürse işin esası hakkında karar verir. İtiraz üzerine verilen karar kesindir.

(7) Bu madde uyarınca verilen disiplin hapsi kararları kesinleşmeden infaz edilemez. Kesinleşen kararların infazı Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılır.

(8) Tedbir kararına aykırı davranışın sona ermesi veya tedbir kararının gereğinin yerine getirilmesi yahut şikâyetten vazgeçilmesi halinde, dava ve bütün sonuçlarıyla beraber ceza düşer.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Maddede yapılan değişiklikle ihtiyati tedbir kararına uymayanlara verilecek disiplin hapsi cezasının alt sınırı kaldırılmaktadır. Böylece bir aydan daha az ceza verilebilmesinin de yolu açılmıştır. İkinci değişiklik ise disiplin hapsi cezasının şikâyete bağlanmasıdır. Bizce bu değişiklik yerinde olmuştur. Çünkü şuan ki iş yükü içinde verilen ihtiyati tedbir kararının uygulanıp uygulanmadığını mahkemelerin kendiliğinden araştırıp disiplin hapsi cezası vermesi mümkün değildir. Bu nedenle lehinde ihtiyati tedbir kararı verilen kişinin şikâyet etmesi koşuluna bağlanması daha iyi olmuştur. Buna bağlı olarak getirilen diğer düzenlemeler ise şikâyet başvurusunun hangi esaslara göre yargılamasının yapılacağını göstermektedir.

MADDE 39- 6100 sayılı Kanunun 402’nci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir. “(4) Tespitin yapılmasından sonra, tespit tutanağı ve varsa bilirkişi raporunun bir örneği mahkemece karşı tarafa kendiliğinden tebliğ olunur.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Delil tespiti talebi dilekçeyle yapılır. Dilekçede tespiti istenen vakıa, tanıklara veya bilirkişilere sorulması istenen sorular, delillerin kaybolacağı veya gösterilmesinde zorlukla karşılaşılacağı kuşkusunu uyandıran sebepler ile aleyhine delil tespiti istenen kişinin ad, soyad ve adresi yer alır. Tespit talebinde bulunan, durum ve koşulların imkân vermemesi nedeniyle, aleyhine tespit yapılacak kişiyi gösteremiyorsa talebi geçerli sayılır.

(2) Mahkeme tarafından belirlenen tespit giderleri avans olarak ödenmedikçe sonraki işlemler yapılmaz.

(3) Tespit talebi mahkemece haklı bulunursa karar, dilekçeyle birlikte karşı tarafa tebliğ edilir. Kararda ayrıca, delil tespitinin nasıl ve ne zaman yapılacağı, tespitin icrası esnasında karşı tarafın da hazır bulunabileceği, varsa itiraz ve ilave soruların bir hafta içinde bildirilmesi gerektiği belirtilir.

(4) Tespitin yapılmasından sonra, tespit tutanağı ve varsa bilirkişi raporunun bir örneği mahkemece karşı tarafa kendiliğinden tebliğ olunur.”

Madde hakkında görüşlerimiz:

Uygulamada en sık karşılaştığımız durumlardan biri de tespit davalarında bilirkişi raporunun karşı tarafa tebliğ edilmemesi durumunda tespit davasından sonra asıl dava açıldığında davalı taraf tespit dosyasındaki bilirkişi raporunun kendilerine tebliğ edilmediğini ve bu nedenle de itiraz haklarını kullanamadıklarını ileri sürmesidir. Maddede kural içi boşluk bulunduğu açıktır. Bu kural içi boşluğun hakim tarafından doldurularak hukuk mantığı gereği bilirkişi raporunun karşı tarafa da tebliğe çıkartılması gerekmektedir. Ancak uygulamada bu kural içi boşluğun doldurulmadığı ve karşı tarafın bilirkişi raporuna itiraz etme ve bilgilenme hakkının elinden alındığı görülmekteydi. Bu nedenle getirilen düzenleme yerinde olmuştur.

MADDE 40- 6100 sayılı Kanunun 410’uncu maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “(1) Tahkim yargılamasında, mahkeme tarafından yapılacağı belirtilen işlerde nihai hakem kararı verilinceye kadar görevli ve yetkili mahkeme, konusuna göre tahkim yeri asliye hukuk veya asliye ticaret mahkemesidir. Tahkim yeri belirlenmemiş ise görevli ve yetkili mahkeme, davalının Türkiye’deki yerleşim yeri, oturduğu yer veya iş yeri asliye hukuk veya asliye ticaret mahkemesidir.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Tahkim yargılamasında, mahkeme tarafından yapılacağı belirtilen işlerde nihai hakem kararı verilinceye kadar görevli ve yetkili mahkeme, konusuna göre tahkim yeri asliye hukuk veya asliye ticaret mahkemesidir. Tahkim yeri belirlenmemiş ise görevli ve yetkili mahkeme, davalının Türkiye’deki yerleşim yeri, oturduğu yer veya iş yeri asliye hukuk veya asliye ticaret mahkemesidir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Bölge Adliye Mahkemelerine tahkim yargılamasında itiraz mahkemesi görevi verilmesi en başından beri hatalı olmuştur. Bu nedenle asliye ve asliye ticaret mahkemelerinin görevlendirilmeleri daha doğrudur.

MADDE 41- 6100 sayılı Kanunun 416 ncı maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “temyiz yoluna” ibaresi “istinaf yoluna” şeklinde değiştirilmiştir.

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Taraflar, hakem veya hakemlerin seçim usulünü kararlaştırmakta serbesttir. Taraflarca aksi kararlaştırılmamışsa hakem seçiminde aşağıdaki usul uygulanır:

a) Ancak gerçek kişiler hakem seçilebilir.

b) Tek hakem seçilecek ise ve taraflar hakem seçiminde anlaşamazlarsa hakem, taraflardan birinin talebi üzerine mahkeme tarafından seçilir.

c) Üç hakem seçilecek ise taraflardan her biri bir hakem seçer; bu şekilde seçilen iki hakem üçüncü hakemi belirler. Taraflardan biri, diğer tarafın bu yoldaki talebinin kendisine ulaşmasından itibaren bir ay içinde hakemini seçmezse veya tarafların seçtiği iki hakem seçilmelerinden sonraki bir ay içinde üçüncü hakemi belirlemezlerse, taraflardan birinin talebi üzerine mahkeme tarafından hakem seçimi yapılır. Üçüncü hakem, başkan olarak görev yapar.

ç) Üçten fazla hakem seçilecek ise son hakemi seçecek olan hakemler yukarıdaki bentte belirtilen usule göre taraflarca eşit sayıda belirlenir.

d) Hakemin birden fazla kişiden oluşması hâlinde en az birinin kendi alanında beş yıl ve daha fazla kıdeme sahip bir hukukçu olması şarttır.

(2) Hakemlerin seçim usulünü kararlaştırmış olmalarına rağmen;

a) Taraflardan biri sözleşmeye uymazsa,

b) Kararlaştırılmış olan usule göre tarafların veya taraflarca seçilen hakemlerin hakem seçimi konusunda birlikte karar vermeleri gerektiği hâlde, taraflar ya da hakemler bu konuda anlaşamazlarsa,

c) Hakem seçimi ile yetkilendirilen üçüncü kişi, kurum veya kuruluş, hakemi ya da hakem kurulunu seçmezse,

hakem veya hakem kurulunun seçimi, taraflardan birinin talebi üzerine mahkeme tarafından yapılır. Mahkemenin, gerektiğinde tarafları dinledikten sonra bu fıkra hükümlerine göre verdiği kararlara karşı istinaf yoluna başvurulamaz. Mahkeme, hakem seçiminde tarafların sözleşmesini ve hakemlerin bağımsız ve tarafsız olması ilkelerini göz önünde bulundurur. Üçten fazla hakem seçilecek hâllerde de aynı usul uygulanır.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Maddede yapılan değişiklik kanun yolunun belirlenmesi bakımından daha uygun olmuştur.

MADDE 42- 6100 sayılı Kanunun 418 inci maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan “temyiz yoluna” ibaresi “istinaf yoluna” şeklinde değiştirilmiştir.

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Taraflar, hakemin reddi usulünü serbestçe kararlaştırabilirler.

(2) Hakemi reddetmek isteyen taraf, hakemin veya hakem kurulunun seçiminden ya da hakemin reddi talebinde bulunabileceği bir durumun ortaya çıktığını öğrendiği tarihten itibaren iki hafta içinde ret talebinde bulunabilir ve bu talebini karşı tarafa yazılı olarak bildirir. Reddedilen hakem kendiliğinden çekilmez veya diğer taraf reddi kabul etmez ise ret hakkında, hakem kurulunca karar verilir.

(3) Hakem kurulundan bir veya birden çok hakemin reddini isteyen taraf, ret talebini ve gerekçesini hakem kuruluna bildirir. Ret talebinin kabul edilmediğini öğrenen taraf, bu tarihten itibaren karara karşı bir ay içinde mahkemeye başvurarak bu kararın kaldırılmasını ve hakem veya hakemlerin reddine ilişkin talep hakkında karar verilmesini isteyebilir.

(4) Seçilen hakemin veya hakem kurulunun tümünün ya da karar çoğunluğunu ortadan kaldıracak sayıda hakemin reddi için ancak mahkemeye başvurulabilir. Mahkemenin bu fıkra uyarınca vereceği kararlara karşı istinaf yoluna başvurulamaz.

(5) Seçilen hakemin veya hakem kurulunun tümünün ya da karar çoğunluğunu ortadan kaldıracak sayıda hakemin ret talebini mahkemenin kabul etmesi hâlinde tahkim sona erer. Ancak tahkim sözleşmesinde hakem veya hakemlerin isimleri belirlenmemişse yeniden hakem seçimi yoluna gidilir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Yukarıdaki maddede yaptığımız açıklama bu madde içinde geçerlidir.

MADDE 43- 6100 sayılı Kanunun 436’ncı maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “(3) Hakem kararı, hakem, hakem kurulu başkanı veya ilgili tahkim kurumu tarafından taraflara bildirilir. Ayrıca kararın aslı dosya ile birlikte mahkemeye gönderilir ve mahkemece saklanır.”

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Hakem kararlarında;

a) Kararı veren hakem veya hakem kurulu üyelerinin ad ve soyadları,

b) Tarafların ve varsa temsilcileri ile vekillerinin ad ve soyadları, unvanları ve adresleri,

c) Kararın dayandığı hukuki sebepler ile gerekçesi,

ç) Bir sıra numarası altında açık ve kesin bir biçimde taraflara yüklenen hak ve borçlar ile yargılama giderleri,

d) Karara karşı iptal davası açılabileceği ve süresi,

e) Tahkim yeri ve kararın tarihi,

f) Kararı veren hakem veya hakem kurulu üyelerinin tamamı veya çoğunluğunun imzaları ve karara eklenmiş ise karşı oy yazısı,

gösterilir.

(2) Aksi kararlaştırılmadıkça, hakem veya hakem kurulu kısmi kararlar verebilir.

(3) Hakem kararı, hakem, hakem kurulu başkanı veya ilgili tahkim kurumu tarafından taraflara bildirilir. Ayrıca kararın aslı dosya ile birlikte mahkemeye gönderilir ve mahkemece saklanır.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Yargılamanın esasına bakacak olan mahkemenin hakem dosyasına ihtiyaç duyması durumunda bu dosyaya ulaşabilmesi için dosyanın mahkemenin kolayca ulaşabileceği bir yerde saklanması gerekmektedir. Bu sebeple düzenleme yerinde olmuştur.

MADDE 44- 6100 sayılı Kanunun 439’uncu maddesinin birinci fıkrasında yer alan “tahkim yerindeki mahkemede” ibaresi “tahkim yeri bölge adliye mahkemesinde” şeklinde, beşinci fıkrasında yer alan “mahkeme” ibaresi “bölge adliye mahkemesi” şeklinde değiştirilmiş ve yedinci fıkrasına “(b),” ibaresinden sonra gelmek üzere “(c),” ibaresi eklenmiştir.

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Hakem kararına karşı yalnızca iptal davası açılabilir. İptal davası, tahkim yeri bölge adliye mahkemesinde açılır; öncelikle ve ivedilikle görülür.

(2) a) Tahkim sözleşmesinin taraflarından birinin ehliyetsiz ya da tahkim sözleşmesinin geçersiz olduğu,

b) Hakem veya hakem kurulunun seçiminde, sözleşmede belirlenen veya bu Kısımda öngörülen usule uyulmadığı,

c) Kararın, tahkim süresi içinde verilmediği,

ç) Hakem veya hakem kurulunun, hukuka aykırı olarak yetkili veya yetkisiz olduğuna karar verdiği,

d) Hakem veya hakem kurulunun, tahkim sözleşmesi dışında kalan bir konuda karar verdiği veya talebin tamamı hakkında karar vermediği ya da yetkisini aştığı,

e) Tahkim yargılamasının, usul açısından sözleşmede veya bu yönde bir sözleşme bulunmaması hâlinde, bu Kısımda yer alan hükümlere uygun olarak yürütülmediği ve bu durumun kararın esasına etkili olduğu,

f) Tarafların eşitliği ilkesi ve hukuki dinlenilme hakkına riayet edilmediği,

g) Hakem veya hakem kurulu kararına konu uyuşmazlığın Türk hukukuna göre tahkime elverişli olmadığı,

ğ) Kararın kamu düzenine aykırı olduğu,

tespit edilirse, hakem kararları iptal edilebilir.

(3) Hakem veya hakem kurulunun, tahkim sözleşmesi dışında kalan bir konuda karar verdiği iddiasıyla açılan iptal davasında, tahkim sözleşmesi kapsamında olan konuların, tahkim sözleşmesi kapsamında olmayan konulardan ayrılması mümkün olduğu takdirde, hakem kararının sadece tahkim sözleşmesi kapsamında olmayan konuları içeren bölümü iptal edilebilir.

(4) İptal davası, bir ay içinde açılabilir. Bu süre, hakem kararının veya tavzih, düzeltme ya da tamamlama kararının taraflara bildirildiği tarihten itibaren işlemeye başlar. Hakem kararına karşı iptal davası açılması kararın icrasını durdurmaz. Ancak taraflardan birinin talebi üzerine hükmolunan para veya eşyanın değerini karşılayacak bir teminat gösterilmek şartı ile kararın icrası durdurulabilir.

(5) İptal talebi, davaya bakan bölge adliye mahkemesi aksine karar vermedikçe, dosya üzerinden incelenerek karara bağlanır.

(6) İptal davası hakkında verilen kararlara karşı temyiz yoluna başvurulabilir. Temyiz incelemesi, bu maddede yer alan iptal sebepleriyle sınırlı olarak, öncelikle ve ivedilikle karara bağlanır. Temyiz, kararın icrasını durdurmaz.

(7) İptal davasının kabulü hâlinde, kabul kararı temyiz edilmezse veya ikinci fıkranın (b), (c), (ç), (d), (e) ve (f) bentlerindeki hâllerin varlığı sebebiyle kabulü hâlinde, taraflar aksini kararlaştırmamışlarsa hakemleri ve tahkim süresini yeniden belirleyebilirler. Taraflar isterlerse eski hakemleri tayin edebilirler.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Bölge Adliye Mahkemelerinin tahkim yargılamalarında itiraz mahkemesi haline getirilmesi doğru değildir. Eğer Bölge Adliye Mahkemelerine itiraz mahkemesi görevi verilecekse bu başka konularda olmalıdır. Tahkim kararlarına karşı BAM’nin itiraz yeri olarak belirlenmesi durumunda tahkim ilk derece mahkemeleri ile aynı seviyede yargı yeri haline gelmektedir. Tahkim her yönü ile ilk derce mahkemelerinin yerini hiç bir zaman tutamaz. Tahkimde uyuşmazlığı çözülmesi ilk derce mahkemesinin kararına eşit sonuçlar doğursa da tahkim yargılama hukuku açısından ilk derce mahkemelerinden daha basit bir düzenlemeye bağlı olması nedeniyle asliye hukuk ya da asliye ticaret mahkemelerinin itiraz incelemesine bağlı olmalıdır.

MADDE 45- 6100 sayılı Kanunun 440’ıncı maddesinin beşinci fıkrasında yer alan “Hakem kararının” ibaresi “Aksi kararlaştırılmadıkça hakem kararının” şeklinde değiştirilmiştir.

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Taraflarca aksi kararlaştırılmamışsa, hakemlerin ücreti, dava konusu alacağın miktarı, uyuşmazlığın niteliği ve tahkim yargılamasının süresi dikkate alınarak, hakem veya hakem kurulu ile taraflar arasında kararlaştırılır.

(2) Taraflar, hakem veya hakem kurulunun ücretini yerleşmiş kurallara veya kurumsal tahkim kurallarına yollama yaparak da belirleyebilirler.

(3) Taraflarla hakem veya hakem kurulu arasında ücretin belirlenmesi konusunda anlaşmaya varılamaz veya tahkim sözleşmesinde ücretin belirlenmesine ilişkin herhangi bir hüküm bulunmazsa ya da taraflarca bu konuda yerleşmiş kurallara veya kurumsal tahkim kurallarına yollama yapılmamışsa, hakem veya hakem kurulunun ücreti, her yıl Adalet Bakanlığınca ilgili kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının görüşleri alınarak hazırlanan ücret tarifesine göre belirlenir.

(4) Taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça başkanın ücreti, hakemlerden her birine ödenecek hakem ücretinin yüzde on fazlası olarak hesaplanır.

(5) Aksi kararlaştırılmadıkça hakem kararının düzeltilmesi, yorumlanması veya tamamlanması hâllerinde ek hakem ücreti ödenmez.

(6) Hakem veya hakem kurulu kararında tahkim yargılamasının giderleri gösterilir.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Kararın düzeltilmesi asıl kararın geçerliliğine etki etmeyeceğinden ve asıl kararın bir parçası olacağından ayrıca hakem ücretini gerektirecek bir durum oluşturamaz. Bu nedenle “aksi kararlaştırılmadıkça” koşulunun getirilmesi hatalı olmuştur. Tasarı bu şekilde yasalaşırsa düzeltilmesi gereken bir kararın ek ücret verilmemesi durumunda düzeltilememesi gibi bir sonuçla karşılaşırız ki bu durumda düzeltilmesi istenen hakem kararına karşı gereksiz yere itiraz edilmesi gibi sonuçlar ortaya çıkabilir.

MADDE 46- 6100 sayılı Kanunun geçici 3’üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “454” ibaresi “444” şeklinde değiştirilmiştir.

Maddenin yeni hali aşağıdaki gibidir.

(1) Bölge adliye mahkemelerinin, 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun geçici 2’nci maddesi uyarınca Resmî Gazete'de ilan edilecek göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.

(2) Bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce aleyhine temyiz yoluna başvurulmuş olan kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanunun 26/9/2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ 444 üncü madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.

(3) Bu Kanunda bölge adliye mahkemelerine görev verilen hallerde bu mahkemelerin göreve başlama tarihine kadar 1086 sayılı Kanunun bu Kanuna aykırı olmayan hükümleri uygulanır.

Madde hakkında görüşlerimiz:

Yasalarda yollamaların/atıfların doğru yapılması çok önemlidir. Bu maddede yapılan değişiklik yerinde olmuştur.

III. 6100 SAYILI HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNUNDA YAPILMASINI İSTEDİĞİMİZ DİĞER DEĞİŞİKLİKLER: 

Harçlar Karar Kesinleştikten Sonra Tahsil Edilmelidir:

Harçların tahsili için karar verildikten sonra maliye veznesine yazı yazılmaktadır. Eğer karar istinaf ya da temyiz incelemesinden sonra değişikliğe uğrayacak olursa bu durumda harcın tahsili için tekrar düzeltme yazısı yazılmaktadır. Bu durumun önüne geçilebilmesi için ya harçlar kanununda ya da HMK’da harçların kararın kesinleşmesinden sonra tahsil edileceğine ilişkin bir düzenlemenin yapılması yerinde olacaktır.

Üçüncü Kişinin Elindeki Belgenin Gönderilmemesinin Yaptırımı Düzenlenmeli:

HMK m. 221’e göre mahkeme üçüncü kişinin elindeki belgenin mahkemeye gönderilmesini isteme yetkisine sahiptir. Ancak üçüncü kişinin elindeki belgeyi mahkemeye göndermemesi durumunda yaptırımının ne olacağı yazılı değildir. Yargıtay bu gibi durumları emre aykırı davranış kabul etmekte ve ona göre bir idari para cezası yaptırımının uygulanması gerektiğini savunmaktadır. Bizce HMK m. 221’e aşağıdaki fıkra eklenmelidir.

Elindeki belgeyi mahkemenin istemesi üzerine geçerli bir sebep göstermeden ya da üçüncü fıkradaki haklarını kullanmadan ibraz etmeyen üçüncü kişiye (...) TL idari para cezası verilir.”

08 Haziran, 2017

CEVAP DİLEKÇESİ VERMEYEN DAVALININ DELİL GÖSTERME HAKKININ İSTİSNALARI


CEVAP DİLEKÇESİ VERMEYEN DAVALININ
DELİL GÖSTERME HAKKININ İSTİSNALARI

I. GİRİŞ:

Ülkemizdeki hukuk mahkemeleri yargılamasında hakimlerin en çok karşılaştıkları durumlardan biri de davaya cevap vermeyen davalıların sonradan delil göstermek istemeleridir. Bu makalemizde davaya cevap vermeyen davalının delil gösterme hakkının istisnalarını inceleyeceğiz.

II. DELİL GÖSTERME SÜRESİ:

Davalı taraf 6100 sayılı HMK m. 129/I-e hükmüne göre savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğini cevap dilekçesi ekinde mahkemeye bildirmek zorundadır. Dolayısıyla delil gösterme aşaması davalı açısından davaya cevap delikçesi ile başlar. HMK m. 127’ye göre de cevap dilekçesini verme süresi, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren iki haftadır. Dolayısıyla davalı dava dilekçesini aldığı tarihten itibaren iki hafta içinde delillerini mahkemeye bildirmek zorundadır. Bu süre içinde delilerini mahkemeye bildirmeyen davalı delil gösterme hakkını yitirir. Makalemizde incelemesini yaptığımız durum iki haftalık cevap verme süresi içinde cevap hakkını kullanmayarak delil bildirmeyen davalının delil gösterme hakkını yitirmesi durumunun istisnalarıdır.

III. DELİL GÖSTERMEYEN DAVALININ HUKUKİ DURUMU:

6100 sayılı HMK m. 128’e göre süresi içinde cevap dilekçesi vermemiş olan davalı, davacının dava dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaların tamamını inkâr etmiş sayılır. İnkâr etmiş olmanın dışında bir maddi vakıa da ileri süremez.

IV. İSTİSNALAR:

Cevap dilekçesi vermeyerek delil gösterme hakkını kaybeden davalının delil gösterebilme istisnaları aşağıdaki gibidir. Davalı;

  1. Davalı ön inceleme ve tahkikat aşamasında sadece inkâr çerçevesinde savunma yapabilir ve bu yönde ispat faaliyetinde bulunarak delil gösterebilir.

  2. HMK m. 145/I hükmüne göre taraflar, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler. Ancak bir delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir.

  3. HMK m. 191’e göre diğer taraf, ispat yükünü taşıyan tarafın iddiasının doğru olmadığı hakkında delil sunabilir.

Şimdi bu durumları sırasıyla inceleyelim.

A. Davayı İnkâr Çerçevesinde Delil Sunma Hakkı:

Yukarıda belirttiğimiz gibi davaya cevap vermeyen taraf davacının ileri sürdüğü maddi vakıaları inkâr etmiş sayılır. Süresinde cevap dilekçesi vermeyerek delil gösterme hakkını da yitirir. Ancak cevap dilekçesi vermeyerek davacının ileri sürdüğü maddi vakıaları inkâr etmiş sayılmak da üstü örtülü olarak davacının maddi vakıalarının aksini ileri sürmek olacağından davalının inkâr çerçevesinde delil sunma hakkına sahip olduğu gerek öğretide gerekse Yargıtay kararlarında kabul edilmektedir. Nitekim aşağıya tam metnini aldığımız Yargıtay HGK 2014/13-856 Esas; 2016/523 Karar ve 20.04.2016 tarihli kararında doğrudan Baki Kuru, Ramazan Arslan, Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı s. 317’ye yollama yaparak bu davaya cevap dilekçesi vermeyerek delil gösterme hakkını kaybeden davalının inkâr çerçevesine delil sunma hakkına sahip olduğunu kabul etmektedir. Ancak uygulamada en çok sorun çıkartan durum da budur. Çünkü davalının delil gösterme hakkını yitirdikten sonra davacının maddi vakıalarını inkâr etmiş olmasına dayalı olarak delil gösterebilmesinin sınırı yargılama esnasında çok zor gözetilebilen bur durumdur. Çoğu zaman delil gösterme hakkını yitiren davalı inkâr çerçevesinde delil gösterme hakkını kullanmak adına karşı vakıalara ileri sürerek bu vakıaları ispata yönelik deliller gösterme ve hatta tanık dinletme talebinde bulunmaktadır. Yargılamayı yürüten hakim davalının gösterdiği delilin inkâr çerçevesinde gösterilen bir delil mi yoksa delil gösterme hakkının kaybedilmesi durumunu aşmaya çalışan bir delil mi olduğu çok iyi incelemelidir. Özellikle tanık dinletilmesi durumlarında bu durumla sıkça karşılaşılmaktadır.

B. HMK m. 145/I’e Göre Sonradan Delil Gösterme Hakkı:

İkinci istisna HMK m. 145/I hükmünün tanıdığı delil gösterme hakkıdır. Buna göre taraflar, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler. Ancak bir delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir. Maddenin konumuzla ilgili kısmı “süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir.” hükmüdür. Davaya cevap dilekçesi vermeyerek delil gösterme hakkını yitiren davalı cevap dilekçesi vermemesi ve delil göstermemesi eğer kendi kusurundan kaynaklanmıyorsa bu durumda bu madde hükmüne göre sonradan delil gösterebilecektir. Örneğin cevap dilekçesi verme süresi içinde önemli bir sağlık sorunu yaşamış olması bu durum için verilebilecek en iyi örnektir. Hakimin bu durumları incelemesi ve somut olayın özelliğine göre davalının delil gösterememe nedeninin kendi kusurundan kaynaklanıp kaynaklanmadığını araştırması gerekecektir.

C. HMK m. 191’e Göre Karşı İspat Hakkı:

Üçüncü ayrık durum ise karşı ispat hakkıdır. HMK m. 191’e göre diğer taraf, ispat yükünü taşıyan tarafın iddiasının doğru olmadığı hakkında delil sunabilir. Davacı taraf dava dilekçesi ile belli maddi vakıaları ileri sürer. Dava dilekçesi ile de bu maddi vakıaları ispatlayacak delilleri göstermekle yükümlüdür. Davalı taraf cevap dilekçesi vermeyerek davacı tarafın dava dilekçesinde ileri sürdüğü bu maddi vakıaları inkâr etmiş olur. Yargılamanın ilerleyen aşamalarında davacının dava dilekçesinde belirtmediği başka maddi vakıalar ileri sürmesi durumunda davalı açısından karşı ispat hakkı doğacaktır. Çünkü davaya cevap dilekçesi vermeyerek inkâr ettiği davacının maddi vakıalarının dışında yeni maddi vakıalarla karşı karşıya kalan davalının bu durum karşısında karşı ispat hakkı çerçevesinde delil sunma hakkı doğmaktadır. Öğretide bazı hukukçular yukarıda belirttiğimiz davalının inkâr çerçevesinde delil sunma hakkının da bir tür karşı ispat hakkı olduğunu savunmaktadırlar. (Bkz. Bilge Umar, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, Yetkin Yayınları, 2. Baskı, 2014, s. 589) Biz aynı düşüncede değiliz. Cevap dilekçesi vermeyen davalının inkâr çerçevesinde delil sunma hakkı ile yargılamanın ilerleyen aşamalarında davacının yeni maddi vakıalar ileri sürmesi durumunda delil sunma hakkının birbirinden ayrı iki ayrık durum olduğunu düşünüyoruz. Birincisinde yani inkâr çerçevesinde delil sunma hakkı cevap dilekçesi verme süresinin geçmesi ile başlamakta ikincisinde ise davacının tahkikat aşamasında dava dilekçesinde olmayan yeni maddi vakıalar ileri sürmesi ile başlamaktadır. Birincisi sadece inkâr çerçevesinde delil sunma hakkı ile sınırlı iken ikincisi davacının gösterdiği yeni maddi vakıaları tamamen çürütmek hakkını ve bu hak kapsamında ispatlayabileceği karşı maddi vakıalar ileri sürme hakkını da kapsamaktadır. Dolayısıyla HMK m. 191’e göre karşı ispat hakkı davalıya inkâr çerçevesinde ispat hakkından daha geniş bir hak tanımaktadır.

V. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

T.C.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu

ESAS NO : 2014/13-856
KARAR NO : 2016/523
TARİH: 26.04.2016
Taraflar arasındaki “menfi tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ulukışla Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 07.03.2013 gün ve 2012/117 E. 2013/21 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 10.10.2013 gün ve 2013/11328 E. 2013/25001 K. sayılı ilamıyla;

(…Davacı, davalının kendisi aleyhine Ulukışla İcra Müdürlüğünün 2011/138 esas sayılı dosyası ile icra takibi başlattığını, davalı ile herhangi bir alışverişlerinin olmadığını, borcunun bulunmadığını ileri sürerek, icra takibi nedeniyle borçlu olmadığının tespiti ile kötüniyet tazminatına hükmedilmesini istemiştir.

Davalı, babalarına ait taşınmazların paylaşımını yaptıklarını, davacının Beypınarı mevkiinde bulunan taşınmaz hissesini 15.5.1993 tarihinde 3.500 DM karşılığında kendisine sattığını, davacı kardeşinin bedelini almasına rağmen hissesini devretmediğini savunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece ispat yükü kendisine düşen davalının alacağını ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, icra takibinden dolayı menfi tespit isteğine ilişkindir. Kural olarak, menfi tespit davalarında ispat yükü alacaklıdadır. Davalı alacaklı, babalarına ait taşınmazların paylaşımını yaptıklarını, davacının Beypınarı mevkiinde bulunan taşınmaz hissesini 15.5.1993 tarihinde 3.500 DM karşılığında kendisine sattığını, davacı kardeşinin bedelini almasına rağmen hissesini devretmediğini savunarak tanık deliline dayanmıştır. Mahkemece davalının tanık dinletme talebi HMK.nun 141.maddesi dayanak gösterilerek reddedilmiş ise de, somut olayda bu kanun hükmü uygulanamaz. Tarafların kardeş olduğu gözetildiğinde HMK.nın 203/1 maddesi gereğince tanık dinlenebilir. Öyle olunca davalının tanıkları celp edilip dinlenmeli ve varsa davacıdan karşı delilleri sorulup toplanarak, deliller değerlendirildikten sonra hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmelidir. Mahkemenin bu yönü göz ardı ederek yanlış değerlendirme ve eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesis etmiş olması usul ve yasaya aykırıdır...) gerekçesiyle davalı yararına bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, davacının kardeşi olan davalı tarafından, miras paylaşımı sırasında davacıya düşen hissenin haricen kendisine satıldığı, satış bedelinin ödenmesine rağmen tapudaki devir işlemlerinin yapılmadığı ileri sürülerek ödenen satış bedelinin tahsili için yapılan icra takibi nedeniyle borçlu olmadığının tespiti isteminden ibarettir.

Mahkemece, davanın kabulüne dair verilen karar, davalının temyizi üzerine Özel Dairece, yukarıda açıklanan nedenlerle davalı yararına bozulmuştur.

Mahkemece, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun sistematiği ve kanun gerekçesinde açıklandığı üzere Kanun'da belirtilen sürelerden sonra davada yeni delil sunulmasının yasak olduğunun kural olarak benimsenmesi karşısında; davaya cevap vermeyen davalının ön inceleme duruşmasında vaki olan tanık dinletme talebinin kanuni süreye riayet edilmediğinden reddinin gerektiği, ayrıca davalı ispat yükü kendisine ait olan menfi tespit davasında süresinde ileri sürmediği, tanık delili dışında bir delil sunamayarak takip konusu alacağını kanıtlayamadığı gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

Direnme kararını, davalı vekili temyize getirmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; borçlu tarafından açılan menfi tespit davasında usulüne uygun tebligata rağmen ön inceleme duruşmasından önce davaya cevap vermeyen ve delil bildirmeyen, ön inceleme duruşmasında delil olarak sadece icra dosyası ve tanık deliline dayanan davalı alacaklının, ön inceleme duruşmasında tanık deliline dayanıp dayanamayacağı ve ön inceleme duruşmasından sonra bildirdiği tanıkların dinlenilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle, konu ile ilgili yasal düzenlenmelerin incelenmesi gerekir.

Anayasanın 90. maddesinin beşinci fıkra hükmü uyarınca, milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınacak olması nedeniyle ilk olarak belirtilmesi gerekir ki; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından bir tanesi de yargılamanın “makul bir süre içinde” bitirilmesi ilkesidir.

Bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), devletlerin yasal sistemlerini mahkemelerin 6. maddede yer alan şartlara, makul bir sürede yargılama dahil olmak üzere uyacak şekilde düzenlemek ile görevli olduğunu belirtmiştir (AİHM, Zimmerman ve Steiner –İsviçre, 13 Temmuz 1983, 29. paragraf).

Bir davaya taraf olan herkesin karşı taraf karşısında kendisini önemli bir dezavantajlı konumda bırakmayacak şartlarda, iddialarını mahkemeye sunabilmesi için makul bir fırsata sahip olabilmelidir (AİHM, De Haes ve Gijsels-Belçika, 24 Şubat 1997).

Tarafların gösterilen tüm delillerden haberdar olması ve görüş bildirebilmesi de adil yargılanma hakkı kapsamında gözetilmesi gereken ilke olarak belirtilmiştir (AİHM, Borgers-Belçika, 30 Ekim 1991).

Anayasanın 141. maddesinde de “davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması yargının görevidir” denilmek suretiyle davaların makul bir süre içerisinde bitirilmesi gerekliliği açıkça düzenlenmiştir.

Açıklanan bu ilkelere paralel olarak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (6100 sayılı HMK)’nda yargılamanın makul sürede bitirilmesini sağlamak amacıyla düzenlemeler yapılmış ve bu amaca ulaşılabilmesi için önemli bir katkı sağlayan delillerin bildirilme zamanı özel olarak düzenlenmiştir.

Delillerin belirli bir zaman dilimi içinde gösterilip sunulması yargılamayı çabuklaştıracak olmasının yanı sıra, taraflara da gösterilen delillerden haberdar olarak zamanında bunlara karşı delil veya görüş bildirebilme imkanı tanıyacak, böylece uyuşmazlıklar en kısa sürede adilane çözüme kavuşacaktır.

Öncelikle 6100 sayılı HMK’nın delillerin ibrazıyla ilgili “Dava Dilekçesinin İçeriği” başlıklı 119/1-e-f maddesine göre; davacı, dava dilekçesinde, iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerini ve iddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğini açıkça göstermek zorundadır.”

Maddenin gerekçesinde bu gerekliliğin, 6100 sayılı HMK’da bir yenilik olarak düzenlendiği ifade edilmiştir. Davacının genel ifadelerle delillerini belirtmesi yeterli sayılmayıp hangi delillere dayandığı dilekçeden anlaşılmalıdır. Delillerin bildirilmesine ilişkin bu düzenleme, somutlaştırma yükünün de bir gereğidir (Hakan Pekcanıtez, Oğuz Atalay, Muhammet Özekes, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Ankara 2015, 3. Bası, s. 277).

6100 sayılı HMK’nın “Belgelerin Birlikte Verilmesi” başlıklı 121/1. maddesine göre; dava dilekçesinde gösterilen ve davacının elinde bulunan belgelerin asıllarıyla birlikte harç ve vergiye tabi olmaksızın davalı sayısından bir fazla düzenlenmiş örneklerinin veya sadece örneklerinin dilekçeye eklenerek, mahkemeye verilmesi ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer alması zorunludur. Ayrıca, aynı Kanunun “Cevap Dilekçesinin İçeriği” başlıklı 129/1-d-e. maddelerine göre, cevap dilekçesinde; davalının savunmasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri ile savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğinin bildirilmesi gerekir. “Bu husus, davalının savunmasını somutlaştırma yükünün gereğidir. Davalı da davacı gibi yazılı delillerini cevap dilekçesine ekleyerek mahkemeye vermeli ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamalarda bulunmalıdır (Hakan Pekcanıtez, Oğuz Atalay, Muhammet Özekes, s. 306).

“Süresinde Cevap Dilekçesi Verilmemesinin Sonucu” başlıklı 6100 sayılı HMK’nın 128/1. maddesine göre; süresi içinde cevap dilekçesi vermemiş olan davalı, davacının dava dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaların tamamını inkâr etmiş sayılır.” “Davayı inkar etmiş sayılan davalı, daha sonra ikici cevap dilekçesi veremez. Zira ikinci cevap dilekçesi cevaba cevap dilekçesine karşı verilir. Cevap dilekçesi vermemiş olan davalının sadece inkar ile yetinmiş olduğu varsayılır ve ön inceleme ile tahkikat aşamasında sadece inkar çerçevesinde savunma yapabilir ve bu yönde ispat faaliyetinde bulunarak delil gösterebilir (Hakan Pekcanıtez, Oğuz Atalay, Muhammet Özekes, Sh. 294-295). “Süresinde cevap vermediği için davayı inkar etmiş sayılan davalı, davacının dava dilekçesinde bildirdiği vakıaların doğru olmadığını (inkarı) ispat için karşı delil gösterebilir. Davalı, davayı inkarının karşı delilini göstermek bahanesi ile, yeni vakıalar (mesela zamanaşımı veya borcu ödediğini ileri sürerse, bununla savunmasını genişletmiş olur; bu ise kural olarak yasaktır. Bu halde mahkeme, davacının iddiasının doğru olmadığını ispat için davalının göstereceği delilleri inceleyip, davacının delilleri ile birlikte değerlendirerek varacağı sonuca göre hüküm vermelidir.” (Baki Kuru, Ramazan Arslan, Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Ankara, 2014, 25. Baskı, Sh.317)

6100 sayılı HMK’nın “Ön İncelemenin Kapsamı” başlıklı 137/1. maddesine göre; dilekçelerin karşılıklı verilmesinden sonra ön inceleme yapılır. Mahkeme ön incelemede; dava şartlarını ve ilk itirazları inceler, uyuşmazlık konularını tam olarak belirler, hazırlık işlemleri ile tarafların delillerini sunmaları ve delillerin toplanması için gereken işlemleri yapar, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebileceği davalarda onları sulhe (Ek ibare: 07/06/2012-6325 S.K./35.md) veya arabuluculuğa teşvik eder ve bu hususları tutanağa geçirir.

6100 sayılı HMK’nın “Ön İnceleme Duruşması” başlıklı 140/5. maddesine göre; ön inceleme duruşmasında, taraflara dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları için iki haftalık kesin süre verilir. Bu hususların verilen kesin süre içinde tam olarak yerine getirilmemesi hâlinde, o delile dayanmaktan vazgeçilmiş sayılmasına karar verilir. Aynı Kanunun 119 ve 121. maddelerinde delillerin gösterilmesinden bahsedilmesine rağmen, 137 ve 140. maddelerinde delillerin sunulmasından ve toplanmasından bahsedilmektedir. Burada vurgulanması gereken husus özellikle 140. maddede “dilekçelerinde gösterdikleri” ibaresinin kullanılmış olmasıdır.

6100 sayılı HMK’nın 140. maddesinin gerekçesinde belirtildiği üzere taraflar, delil olarak dayandıkları belgeleri dilekçelerine ekleyerek vermek ya da başka yerden getirilecekse, bunu belirtmek zorundadırlar. Şayet taraflar, bu konuda yapmaları gereken işlemleri eksik bırakmışlarsa, tahkikata başlamadan önce, taraflara son kez kısa bir süre verilerek bu eksiklikleri tamamlamaları düşünülmüştür. Taraflar bu şanslarını da doğru kullanamazlarsa, artık tahkikat mevcut delillerle yürütülecek ve tarafların o delile dayanmaktan vazgeçtikleri kabul edilecektir.

Özetle; 6100 sayılı HMK’nın 119/1-f maddesine göre; dava dilekçesinde iddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği, 129/1-e maddesine göre de, cevap dilekçesinde; savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğinin belirtilmesi gerekir. 6100 sayılı HMK’nın 137 ve 140.maddelerinde ise; 119 ve 129.maddelerdeki düzenlemenin aksine, delillerin belirtilmesinden değil, tarafların delillerini sunmaları ve delillerin toplanması için gereken işlemleri yapmasından bahsedilmiştir. Buna göre; delillerin dava ve cevap dilekçelerinde belirtilmesi; dilekçelerinde belirtikleri delillerin en geç ön inceleme duruşmasında mahkemeye sunulması, başka bir yerden getirtilecek olması halinde delillerin toplanması için gerekli işlemlerin yapılması gerekir. Yani dava ve cevap dilekçelerinin verilmesinden sonra tarafların iddia ve savunmalarını kanıtlayıcı delil bildirmeleri mümkün değildir.

Dilekçelerin teatisi aşamaları bu şekilde net sürelere bağlı olarak düzenlendikten sonra yasa koyucu, “delil” bildirmenin “süreye” bağlı olduğunu tekrar vurgulayan 145. maddeye yer vermiştir. 6100 sayılı HMK’nın “Sonradan Delil Gösterilmesi” başlıklı 145/1. maddesine göre; taraflar, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler. Ancak bir delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir.

6100 sayılı HMK’nın 145. maddesinin birinci cümlesinde de tarafların, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremeyecekleri açıkça belirtilmiştir. 145. maddenin ikinci cümlesinde; birinci cümledeki tarafların Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremeyeceklerine ilişkin olarak getirilen istisnanın dava ve cevap dilekçelerinde hiç delil belirtmeyen, ön inceleme aşamasında da delillerini sunmayan veya toplanması için gerekli işlemleri yapmayan tarafların tahkikat aşamasında delil bildirme haklarının olduğu şeklinde anlaşılması mümkün değildir. 145.maddenin gerekçesinde, “uygulamada, davaların uzamasının temel sebeplerinden birinin de gereksiz yere yeni delil sunulması ve bu konuda taraflara verilen sürelere uyulmaması olduğunun bilindiği, maddenin ilk fıkrasıyla, Kanunda belirtilen sürelerden sonra, davada yeni delil sunulmasının yasak olduğunun kural olarak benimsendiği, fakat iki istisnanın kabul edildiği, bunun için; yeni delil sunulması talebinin yargılamayı geciktirme amacı taşımaması veya delilin süresinde sunulmamasının ilgili tarafın kusuru dışında bir sebebe dayanması halinde, hâkimin gerekçesini de belirtmek şartıyla, yeni delil sunulmasına izin verebileceği, bu şekilde delil sunma kuralına istisna getirilmesinin hukuki dinlenme hakkının tabii bir sonucu olduğu” belirtilmiştir.

Tahkikatın amacı, kural olarak delil toplamak değil, delilleri incelemek ve değerlendirmektir; aksi halde tahkikat tamamlanamaz ve yargılama uzar. Bu sebeple 145 inci maddede belirtilen ve tarafın etki alanı dışında kalan çok özel durumlar dışında, sonradan delil sunulması halinde bu deliller dikkate alınmamalıdır. Keza, tarafların 145 inci madde şartları oluşmadan sonradan delil sunması ya da kanun yoluna başvururken bu şekilde delilleri dilekçesine ekleyip vermeleri kabul edilmemelidir (Hakan Pekcanıtez, Oğuz Atalay, Muhammet Özekes, s. 332-333).

Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; 6100 sayılı HMK’nın sistematiği içinde; tahkikat aşamasına geçilmezden evvel tarafların uyuşmazlıkların çözümü için ileri sürdükleri delillerin daha işin başında belirlenerek tahkikatın etkin bir şekilde yapılmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Yargılamanın etkin ve makul bir süre içinde bitirilmesi için delil gösterilmesi dilekçelerin teatisi (dava, cevap, cevaba cevap ve ikinci cevap) aşamasına hasredilmiştir. Buna göre, dilekçelerin teatisi aşamasında herhangi bir delil bildirmeyen davacı veya davalıya ön inceleme duruşmasında delillerini bildirmesi için yeni bir süre verilmesine imkân bulunmamaktadır.

Somut olayda; dava dilekçesi 20.11.2012 tarihinde davalıya tebliğ edilmiş, davalı yasal süresi içinde davaya cevap vermediği gibi herhangi bir delil de bildirmemiştir. 28.02.2013 tarihli ön inceleme duruşmasında mahkemece taraflara uyuşmazlıkla ilgili olarak hangi delillere başvurduklarının sorulması üzerine davalı delilerinin; “Ulukışla İcra Müdürlüğünün 2011/138 Esas sayılı dosyası ve tanıklar” olduğunu beyan etmiş, ön inceleme duruşmasından sonra da tanıklarının isimlerini bildiren dilekçe vermiştir.

Yukarda belirtilen yasal düzenlemeler dikkate alındığında, usulüne uygun tebligata rağmen yasal süresi içinde davaya cevap vermediği gibi herhangi bir delil de bildirmeyen davalının ön inceleme duruşmasında delillerini bildirmesi ve ön inceleme duruşmasından sonra da isim ve adreslerini bildirdiği tanıkların dinlenilmesi mümkün değildir.

Görüşmeler sırasında bir kısım üyeler tarafından; ön inceleme duruşması yapılmadan, tensiple taraflara, dilekçelerinde göstermiş oldukları ve belge niteliğindeki delilleri sunmaları veya bulundukları yerlerle ilgili açıklamada bulunmaları için süre verilmesinin sonuç doğurmayacağı, delilin, çekişmeli vakıaların ispatı için gösterileceği, ön inceleme duruşması yapılmadan, tarafların üzerinde anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar belirlenmeden, taraflardan tanıklarının isim ve adreslerini göstermelerinin de beklenemeyeceği, bu sebeple ön inceleme duruşmasında delilerinin; “Ulukışla İcra Müdürlüğünün 2011/138 Esas sayılı dosyası ve tanıklar” olduğunu beyan eden ve ön inceleme duruşmasından sonra tanıklarını bildiren davalının tanıklarının dinlenerek sonucunu uygun bir karar verilmesi gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda belirtilen nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

Hal böyle olunca, yerel mahkemenin davaya cevap vermeyen davalının ön inceleme duruşmasında vaki olan tanık dinletme talebinin kanuni süreye riayet edilmediğinden reddine dair direnme kararı yerindedir.

Ne var ki, Özel Daire bozma nedenine göre, davanın esasına yönelik diğer temyiz itirazları incelenmediğinden, bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun bulunduğundan, davalı vekilinin işin esasına ilişkin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 13. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 20.04.2016 gününde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla karar verildi.

16 Mayıs, 2017

VASİYETİN TENFİZİ DAVASINDA VASİYETİN İPTALİ DAVASININ SONUCUNUN BEKLENİLMESİ


VASİYETİN TENFİZİ DAVASINDA
VASİYETİN İPTALİ DAVASININ SONUCUNUN BEKLENİLMESİ

I. GİRİŞ:

Ülkemizde miras hukukunu ilgilendiren konuların başında vasiyetnameler ve vasiyetnamelere konu davalar gelmektedir. Bu makalemizde vasiyetin tenfizi davalarının açılma süresi ile süresinden önce açılan davaların hukuki durumunu değerlendireceğiz.

II. VASİYETNAMENİN TENFİZİ DAVASI:

Tam metnini aşağıya alıntıladığımız Yargıtay 3. HD’nin Esas: 2016/668; Karar: 2016/4520 ve Tarih 24.03.2016 sayılı kararında vasiyetnamenin tenfizi davaları, “Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 13.02.1991 gün, 648-65 sayılı kararında da açıkça vurgulandığı üzere, bir ayni hakkın tesisi için değil, yalnızca Sulh Hukuk Mahkemesi'nce açılan vasiyetnamenin, TMK’nun 595 ve izleyen maddelerinde düzenlenen tebliği işlemlerinin tamamlanmasından ve gerekli yasal sürelerin geçmesinden sonra herhangi bir itiraza uğramadığı ve iptalinin istenmediği bu nedenle de kesinleşmiş olduğunun tespiti içindir. Diğer bir anlatımla, vasiyetnamenin tenfizi davası, vasiyetnamenin açılıp itiraza uğramadığı veya yapılan itirazların sonuçsuz kaldığının tespitinden ibarettir. Bu tespit başlı başına ayni bir hakkın geçirimini sağlamaz.” tanımını yapmıştır.

III. VASİYETNAMENİN AÇILMASININ SONUCU:

Vasiyetnamenin açılmasının bir takım hukuki sonuçları bulunmaktadır. Vasiyetnamenin açılması ile vasiyetnamede hak sahibi olan kişi vasiyet edilen mallara sahip olma hakkını elde eder. Ancak vasiyetname ile hak ihlaline uğradığını düşünen başka hak sahipleri de olabilir. Örneğin vasiyetnamenin hukuken geçerli olmadığını gerekli şekil ve zorunlu unsurları taşımadığını ve bu nedenle de iptaline karar verilmesi gerektiğini savunan hak sahipleri çıkabilir. Bu durumda vasiyetnamenin uygulanması geriye dönüşü mümkün olmayan durumların ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu nedenle vasiyetnamenin iptali için öngörülen bir yıllık dava açma süresinin geçmesinin beklenilmesi ve bu süre geçtikten sonra vasiyetnamenin tenfizi davasının açılması gerekmektedir.

IV. VASİYETNAMENİN İPTALİ DAVASI AÇILMASI:

Vasiyetnamenin yerine getirilebilmesi için vasiyetnamenin açıldığının ve iptali için yasada öngörülen sürenin geçtiğinin belirlenmesi gerekir. Vasiyetnamenin iptali davası açılması halinde sonucunda verilecek hüküm, vasiyetnamenin yerine getirilmesine ilişkin davanın sonucunu etkileyecek nitelikte olduğundan, bir yıllık iptal davası açma süresi ve açılmış dava varsa sonucunun beklenilmesi gerekir. Çünkü vasiyetname iptal edilirse yerine getirilecek bir vasiyetname kalmayacaktır. Bu durumda vasiyetnamenin tenfizi davası açmakta da hukuki yararda bulunmayacaktır.

V. VASİYETNAMENİN İPTALİ DAVASI SÜRESİ DOLMADAN VASİYETNAMENİN TENFİZİ DAVASI AÇILMASI:

Uygulamada en çok karşılaşılan yanlışlardan biri de vasiyetnamenin iptali davası açma süresi geçmeden vasiyetnamenin tenfizi davasının açılmasıdır. Vasiyetnamenin iptali davası vasiyetnamenin bütün hüküm ve sonuçlarını doğrudan etkileyebileceğinden vasiyetnamenin tenfizi davasının bir yıllık iptal davası süresinden önce açılmasında davacı açısından hukuki yarar yoktur. Ancak usul ekonomisi açısından da açılmış bir davanın hemen reddine karar verilmesi doğru değildir.

Aşağıda tam metnini verdiğimiz Yargıtay kararında yüksek mahkeme bu durum için Hal böyle olunca mahkemece; vasiyetnamenin iptali davasının açılabilmesi için kanunda öngörülen bir yıllık sürenin geçmediği göz önünde bulundurularak; taraflara vasiyetnamenin iptali davası açılıp açılmadığı sorulup, vasiyetnamenin iptaline yönelik dava açılmış ise açılan davanın sonucu beklenip, hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bu husus bozmayı gerektirmiştir.” tespitinde bulunmuştur.

Bu durumda yapılması gereken vasiyetnamenin iptali davası bulunup bulunmadığının araştırılması, eğer vasiyetnamenin iptali davası varsa bu davanın 6100 sayılı HMK m. 165’e göre bekletici sorun yapılması ve sonucuna göre hareket edilmesidir.

VI. YARGITAY KARARI:

T.C.
YARGITAY
3. HUKUK DAİRESİ

ESAS NO : 2016/668
KARAR NO : 2016/4520
TARİH : 24.03.2016

Y A R G I T A Y İ L A M I

Taraflar arasındaki vasiyetnamenin tenfizi davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalı Emine Bıyıklı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Y A R G I T A Y K A R A R I

Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili Necmiye'nin annesi ve müvekkili Mustafa'nın kayınvalidesi olan muris Ayşe Çetinkaya'nın, Erzin Noterliği'nde 18.02.2002 tarihinde düzenlediği vasiyetnameyle, maliki olduğu 2380 parsel numaralı taşınmazdaki 285/2140 hissesini, bu taşınmaz üzerinde bulunan evi ve 1344 parsel numaralı taşınmazdaki 300/33600 hissesini müvekkillerine bıraktığını, söz konusu vasiyetnamenin mahkemece açılıp, okunduğunu belirterek; vasiyetnameye konu taşınmazların müvekkilleri adına tescili suretiyle vasiyetnamenin yerine getirilmesine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı Emine Bıyıklı; davanın reddine karar verilmesini dilemiştir.

Dahili davalılar, Murat, Ahmet ve Mustafa Çetinkaya, cevap dilekçesi vermemiş, duruşmalara katılmamıştır.

Mahkemece; davanın kabulü ile Hatay ili, Erzin ilçesi, Yeşilkent Köyü, Hürriyet Mevkii, 2380 parsel nolu taşınmazda ve bu taşınmaz üzerinde bulunan biriketten yapılı 70 m²'lik alanda bulunan ev ile Hatay ili, Erzin ilçesi, Yeşilkent Köyü, Gökçeseki Mevkiinde bulunan 1344 nolu parsel sayılı taşınmazda muris Ayşe Çetinkaya'nın hissesinin iptali ile 1/2 oranında davacı Mustafa Çıtak ve 1/2 oranında Necmiye Çıtak adına kayıt ve tesciline karar verilmiş, hüküm, davalı Emine Bıyıklı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava; vasiyetnameye konu taşınmazların vasiyet alacaklısı olan davacı karı koca adına intikali ile vasiyetnamenin tenfizi istemine ilişkindir.

Vasiyetnamenin tenfizi davaları, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 13.02.1991 gün, 648-65 sayılı kararında da açıkça vurgulandığı üzere, bir ayni hakkın tesisi için değil, yalnızca Sulh Hukuk Mahkemesi'nce açılan vasiyetnamenin, TMK'nın 595 ve izleyen maddelerinde düzenlenen tebliği işlemlerinin tamamlanmasından ve gerekli yasal sürelerin geçmesinden sonra herhangi bir itiraza uğramadığı ve iptalinin istenmediği bu nedenle de kesinleşmiş olduğunun tespiti içindir.

Diğer bir anlatımla, vasiyetnamenin tenfizi davası, vasiyetnamenin açılıp itiraza uğramadığı veya yapılan itirazların sonuçsuz kaldığının tespitinden ibarettir. Bu tespit başlı başına ayni bir hakkın geçirimini sağlamaz.

Vasiyetnamenin yerine getirilebilmesi için vasiyetnamenin açıldığının ve iptali için yasada öngörülen sürenin geçtiğinin belirlenmesi gerekir.

Vasiyetnamenin iptali davası açılması halinde sonucunda verilecek hüküm, vasiyetnamenin yerine getirilmesine ilişkin davanın sonucunu etkileyecek nitelikte olduğundan, bir yıllık iptal davası açma süresi ve açılmış dava varsa sonucu beklenmeden hüküm tesisi usul ve yasaya aykırıdır.

Tüm bu bilgiler ışığında somut olay irdelendiğinde, davaya konu vasiyetnamenin Erzin Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 22.01.2010 tarih ve 2009/274 E.; 2010/8 K. sayılı ilamıyla açıldığı, vasiyetnamenin açılmasına ilişkin hükmün, 22.12.2015 tarihinde kesinleştiği, huzurdaki temyiz konu davanın, 09.03.2011 tarihinde, vasiyetnamenin açılması kararının kesinleşmesinden çok önce açılmış olduğu anlaşılmaktadır.

Hal böyle olunca mahkemece; vasiyetnamenin iptali davasının açılabilmesi için kanunda öngörülen bir yıllık sürenin geçmediği göz önünde bulundurularak; taraflara vasiyetnamenin iptali davası açılıp açılmadığı sorulup, vasiyetnamenin iptaline yönelik dava açılmış ise açılan davanın sonucu beklenip, hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bu husus bozmayı gerektirmiştir.

Bozma sebebine göre davalı Emine Bıyıklı'nın sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 24.03.2016 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.