28 Eylül, 2012

ÇEK KANUNUNA GÖRE İDARİ PARA CEZASINA DÖNÜŞTÜRÜLEN EYLEMLERİN TESPİTİ

ÇEK KANUNUNA GÖRE İDARİ PARA CEZASINA DÖNÜŞTÜRÜLEN
EYLEMLERİN TESPİTİ
           
I. GİRİŞ:

5941 Sayılı Çek Kanunu’nda 6273 Sayılı Çek Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile yapılan değişikliklerden sonra ağır para cezalara idari para cezalarına dönüştürülerek cürüm olmaktan çıkartıldı ve kabahat kapsamına alındı. Ancak gerek yargılaması devam etmekte olan gerekse kesinleşmiş olan dosyalar açısından eylemin idari para cezasına dönüştürülmüş olmasının tespiti nasıl yapılacaktır? Bu makalemizde bunu açıklayacağız.

II. SORUŞTURMA, KOVUŞTURMA VE YARGITAY AŞAMASINDA OLAN DOSYALAR:

5941 Sayılı Çek Kanunu’nun Geçici 3. maddesinin 7. fıkrası idari yaptırıma dönüştürülen eylemlerle ilgili olarak özel bir düzenleme getirmiştir. Madde metni;

“Bu Kanun hükümlerine göre suç karşılığı uygulanan yaptırımı, idarî yaptırıma dönüştürülen fiiller nedeniyle,

a) Soruşturma evresinde bulunan dosyalar hakkında Cumhuriyet başsavcılığınca,

b) Kovuşturma evresinde bulunan dosyalar hakkında mahkemece, idarî yaptırım kararı verilir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında bulunan dosyalar hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca, Yargıtay’ın ilgili dairesinde bulunan dosyalar hakkında ise ilgili dairece, bu Kanuna göre işlem yapılmak üzere dava dosyası hükmü veren mahkemeye gönderilir ve bu mahkeme tarafından duruşma yapılmaksızın karar verilir” hükmünü içermektedir.

Bu hükme göre dosya hangi yargı makamının önünde ise karar verme yetkisi o yargı makamındadır. Sadece Yargıtay ilgili dairesinde bulunan dosyalar hakkında karar verme yetkisi hükmü veren mahkemede olup dosyaların bu mahkemeye gönderilmesi gerekmektedir.

III. KESİNLEŞMİŞ VE İNFAZI TAMAMLANMIŞ DOSYALAR:

5941 Sayılı Çek Kanunu’nun Geçici 3. maddesinin 7. fıkrası metninden de anlaşılacağı üzere eylemin suç olmaktan çıkartılması durumunda soruşturma, kovuşturma ve temyiz aşamalarında yargı makamlarının nasıl hareket etmeleri gerektiği açıkça düzenlenmiştir. Ancak kesinleşmiş ve infazı tamamlanmış dosyalar hakkında mahkemelerin ayrıca suça konu eylemin suç olmaktan çıktığına ilişkin karar vermesi zorunluluğunu getiren bir düzenleme bulunmamaktadır.

Gerek 3167 Sayılı Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında Kanun’a göre gerekse 5941 Sayılı Çek Kanunu’na göre ceza almış olan kişiler aldıkları bu cezalar nedeniyle haklarında sabıka kaydı oluşmuş olabileceği gibi bazı haklardan yasaklı duruma da düşmüş olabilirler. Bu sebeple kararın kesinleşmiş olması ya da infazının tamamlanmış olması bu kişiler açısından kanun değişikliğinin kendilerine uygulanmaması sonucunu doğurmaz. Kanunun değişmesi ile idari yaptırıma dönüşen suçları geçmişte işleyenler bu kanun değişikliği ile kanunsuz suç ve ceza almaz ilkesine göre artık suç işlemiş sayılamayacaklarından hem adli sicil kayıtlarının düzeltilmesi hem de yasaklanmış haklarının iadesi gerekmektedir.

5352 Sayılı Adli Sicil Kanunu’nun 12. maddesinin 2. fıkrası “Fiilin kanunla suç olmaktan çıkarılması halinde, bu suçtan mahkûmiyete ilişkin adlî sicil ve arşiv kayıtları, talep aranmaksızın tamamen silinir” hükmünü içermektedir. Benzer bir düzenleme de Adli Sicil Yönetmeliğinin 13. maddesinde bulunmaktadır. Bu hükümlere göre yasa değişikliği ile adli sicil ve arşiv kayıtları talep aranmaksızın silinecektir. Bunun için ceza almış olan kişilerin her hangi bir işlem yapmaları gerekmemektedir. Ancak belli bir haktan yasaklı duruma düşmüşlerse ve bu haklarının iadesi için bir idari makamla muhatap olmaları gerekiyorsa eylemlerinin suç olmaktan çıktığının tespitini hangi makam yapacaktır?

Türk Ceza Kanunu’na göre bir eylemin suç olmaktan çıkması durumunda kesinleşmiş dosyalar ile ilgili olarak nasıl bir işlem yapılacağı 04.11.2004 tarihli 5252 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un hükümlerine göre belirlenmektedir. İlk bakışta Türk Ceza Kanunu’nun ceza mevzuatımız içinde temel kanun olması sebebiyle 5941 Sayılı Çek Kanunu’n da yapılmış olan değişikliğin sonuçlarına da uygulanması düşünülebilir. Nitekim bu kanun ilk yürürlüğe girdiği tarihte ağır para cezalarını düzenleyen 5. maddesinde “Özel ceza kanunları ile ceza içeren” ibaresi bulunmakta ve 5941 Sayılı Çek Kanunu gibi özel ceza kanunları ya da ceza içeren kanunların sonuçlarına da uygulanabilmekteydi. Ancak daha sonra “Özel ceza kanunları ile ceza içeren” ibaresi, 11.05.2005 tarihli ve 5349 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle yapılan değişiklikle madde metninden çıkarılmıştır. Böylece 5252 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un Türk Ceza Kanunu dışındaki özel ceza kanunlarına ve ceza içeren kanunlara göre hüküm kurulan dosyalara uygulanması imkânsız hale gelmiştir.

04.11.2004 tarihli 5252 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un çıkarılış amacı açısından bakacak olursak “Amaç” başlıklı 1. maddesindeki “Bu Kanunun amacı, 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun yürürlüğe konulmasına ilişkin usul ve esasları belirlemektir” hükmünden Türk Ceza Kanunu’nun uygulaması ile ilgili esasları belirlemek için çıkartıldığı rahatlıkla görülür. Ancak bazı idari makamlar bu kanun hükmünü özel ceza kanunlarına göre kesinleşmiş ve hatta infazı tamamlanmış dosyalar içinde uygulamaya çalışmakta ve kişi hakkında mahkûmiyet kararı veren mahkemelerden fiilin suç olmaktan çıktığı yönünde ek karar getirmelerini talep etmektedir. Özel ceza kanunlarına göre verilen kesinleşmiş kararlar açısından bir kanun boşluğu olduğu açıktır ancak bu boşluk özel ceza kanunlarını kapsamayan bir kanun hükmünün uygulanması ile giderilemez.

Özel ceza kanunlarından mahkûm olanlar eğer bu mahkûmiyetle beraber bir takım haklardan yasaklı hale düşmüşlerse Adli Sicil Kanunu’nun 13/A maddesine göre mahkemeden yasak hakların iadesi kararı talep edebilirler. Fiilin suç olmaktan çıkması gerekçesi ile yasak hakların iadesine karar verilirse, kesinleşmiş karar sebebiyle alamadıkları her türlü hakkı talep etme imkânına kavuşurlar.

Ancak bazı idari makamlar fiilin suç olmaktan çıktığı hakkında karar talep ettiklerinde, özel ceza yasalarından mahkûm olanlar yukarıda açıkladığımız kanun boşluğu nedeniyle yargılandığı mahkemeden bu kararı alamamaktadır. Bunun yerine mahkemeden yasak hakkın iadesi kararı almaları durumunda idari makam sunulan bu kararın hüküm fıkrasında “suç olmaktan çıktığı” yönünde ya da “beraat” yönünde ifade içermediği gerekçesi ile talebi reddetmektedir. İdari makamın bu gerekçe ile talebi reddetmesi ise idare mahkemesinde iptal davasına konu olmaktadır.                                                                                      

24 Eylül, 2012

ASANSÖR YAPIMINDAN KAT MALİKLERİNİN SORUMLULUĞU

ASANSÖR YAPIMINDAN
KAT MALİKLERİNİN SORUMLULUĞU

I. GİRİŞ:

Ülkemizde daha önce inşaatı tamamlanmış ve oturulmaya başlanmış olan binalarda asansör ihtiyacının çıkması üzerine kat maliklerinin bir kısmının asansör yapılmasına onay vermeleri bir kısmının ise karşı çıkmaları üzerine uyuşmazlıklar çıkmakta ve konu çoğu kez yargıya intikal etmektedir. Bu makalemizde asansör yapılması gereken bir binada bu inşaatın nasıl yapılacağı ve maliyetinin kat maliklerinden nasıl tahsil edileceği konusunu inceleyeceğiz.

II. ASANSÖR YAPIMININ KAT MÜLKİYETİ KANUNU AÇISINDAN HUKUKİ DURUMU:

Asansör, binalardaki yaşamı kolaylaştırması açısından gerek 634 Sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu gerekse Yargıtay içtihatları uyarınca faydalı yenilik ve ilave olarak kabul edilmektedir. Bu sebeple yapımı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 42. maddesinde belirtile usuller dairesinde gerçekleştirilir.

III. KAT MÜLKİYETİ KANUNU’NA GÖRE ASANSÖR YAPIMI KARARI ALINMASI:

Kat mülkiyetine tabi bütün binalarda faydalı olan bütün yenilik ve ilaveler, kat maliklerinin sayı ve arsa payı çoğunluğu ile verecekleri karar üzerine yapılır. Kanun koyucu yenilik ve ilavelerin yapımında pay ve paydaş çoğunluğunu esas tutmuştur. Bu sebeple öncelikle kat malikleri kurulu yine Kat Mülkiyeti Kanunu’ndaki esaslara göre toplanıp pay ve paydaş çoğunluğu ile asansör yapımına karar vermek zorundadır.

IV. YAPIMA KARŞI ÇIKAN KAT MALİKLERİNİN DURUMU:

Kat maliklerinden bir kısmı asansör yapımına karşı çıkarsa kat malikleri kurulu toplantısında alınan karara karşı hâkimin müdahalesini isteyebilir. Karara karşı kat malikinin hâkimin müdahalesini isteyebilmesi için toplantıya katılmış ve karşı oy kullanmış olması gerekir. Bu durumda bir ay içinde sulh hukuk mahkemesinde iptal davası açması gerekmektedir.

Toplantıya katılmayan kat maliki ise kararı öğrenmesinden itibaren yine bir ay içinde sulh hukuk mahkemesinde iptal davası açma hakkına sahiptir. Bir aylık sürelerin üst sınırı kararın verildiği tarihten itibaren altı aydır.

Kat malikleri kurulunun verdiği kararların yok hükmünde ya da mutlak butlanla hükümsüz sayıldığı durumlarda süre koşulu aranmaz. Ancak yokluk ve butlana davaya bakacak olan mahkeme karar verir.

Karara karşı iptal davası açılmaz ya da açılır ama dava reddedilirse yapılacak olan asansörün giderlerine her kat maliki arsa payı oranında katılmak sorundadır.

V. YAPIM GİDERLERİNE KATILMAYAN KAT MALİKİNİN DURUMU:

Asansör yapıldıktan sonra binanın ortak yer ve tesisi haline gelecektir. Bu sebeple karara karşı olan kat malikleri ortak yer veya tesisler üzerindeki kullanma hakkından vazgeçmek veya kendi bağımsız bölümünün durumu dolayısıyla bunlardan faydalanmaya lüzum ve ihtiyaç bulunmadığını ileri sürmek suretiyle asansör yapımı için gerekli gider ve avans payını ödemekten kaçınamaz.

Gider veya avans payını ödemeyen kat maliki hakkında, payına düşen kısım için dava açılabileceği gibi doğrudan icra takibi de yapılabilir. Diğer kat maliklerinden her biri veya yönetici dava açma ve icra takibini yapma hakkına sahiptir.

06 Eylül, 2012

BAĞLI KONUT FİNANSMANI KREDİSİ İLE ALINAN EVİN MÜTEAHHİT TARAFINDAN BİTİRİLMEMESİNİN HUKUKİ SONUÇLARI


BAĞLI KONUT FİNANSMANI KREDİSİ İLE ALINAN EVİN
MÜTEAHHİT TARAFINDAN BİTİRİLMEMESİNİN
HUKUKİ SONUÇLARI

I. GİRİŞ:

Ülkemizde son yıllarda bankalar tarafından konut kredilerinin kullandırılmasında çok önemli bir artış meydana gelmiştir. Konut kredilerinin bir bölümü de henüz bitmemiş olan apartman dairelerinin projelerinin bankalar tarafından onay görmesinden sonra müteahhit ile sözleşme yapılması şartına bağlı olarak kullandırılmaktadır. Kredi, banka tarafından doğrudan müteahhide verilmekte, banka da müteahhitten garanti taahhütnamesi almakta ve iş bitinceye kadar da yapılmakta olan apartman dairesine banka adına ipotek konulmaktadır. Ancak müteahhitlerin işlerini zamanında bitirmemeleri ya da inşa ettikleri evleri hak sahiplerine hiç teslim etmemeleri durumunda bankadan kredi alan hak sahipleri çok büyük zarara uğramaktadırlar. Bu makalemizde müteahhidin evi geç teslim etmesi ya da hiç teslim etmemesi durumunda hak sahiplerinin ne tür hukuki yollara başvurabileceklerini açıklayacağız.

II. KONUNUN HUKUKİ NİTELENDİRMESİ:

İncelemekte olduğumuz konu yürürlükten kalkan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nda ki istisna sözleşmelerinin ve aynı kanunun genel hükümlerinde ki borçların ifa edilmemesinin sonuçları hükümleri kapsamına girmektedir. Yeni yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda da bu hükümler Türkçeleştirme yapılmak suretiyle varlığını devam ettirmektedir. Ancak 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 30 ve 35’inci maddelerinde bu konuda özel hükümler düzenlenmiş olup konunun incelemesini öncelikle bu hükümler çerçevesinde yapacağız.

III. KONUTUN TÜKETİCİ HUKUKU AÇISINDAN DURUMU:

6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un “Tanımlar” başlıklı 3. maddesinde “Mal” olarak tanımlanan metaların arasında “konut veya tatil amaçlı taşınmaz mallar” da sayılmıştır. Dolayısıyla konut ve devre mülk gibi tatil amaçlı taşınmazlar da tüketici hukukunun konusunu oluşturmaktadır.

Aynı maddede “Satıcı” olarak tanımlanan kişiler ise Kamu tüzel kişileri de dâhil olmak üzere ticari veya mesleki amaçlarla tüketiciye hizmet sunan ya da hizmet sunanın adına ya da hesabına hareket eden gerçek veya tüzel kişi” olarak belirtilmiştir. Bu tanımdan konut yapan müteahhitlerinde tüketici hukuku açısından satıcı olarak kabul edildiklerini söyleyebiliriz.

Makalemizin konusunu oluşturan müteahhitlerden konut alan ancak bitirilmediği için mağdur olan kişilerin 6502 sayılı yasadan faydalanabilmeleri yine bu kanunun 3. maddesindeki “Tüketici” tanımı kapsamında bu konutu almış olmalarına bağlıdır. Buna göre Ticari veya mesleki olmayan amaçlarla hareket eden gerçek veya tüzel kişiye tüketici denir.” Dolayısıyla uyuşmazlık konusu konut ticari veya mesleki amaçlarla edinilmişse tüketici hukuku kapsamında değerlendirilemez. Bu konudaki uyuşmazlıklar doğrudan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda ki eser sözleşmeleri ve genel hükümler çerçevesinde çözümlenir.

IV. TÜKETİCİNİN KORUNMASI HAKKINDA KANUNA GÖRE AYIPLI MAL, AYIPLI HİZMET DEĞERLENDİRMESİ:

Müteahhidin zamanında taşınmazı teslim etmemesi ayıplı mal olarak mı yoksa ayıplı hizmet olarak mı değerlendirilecektir. 6502 sayılı kanunun “Ayıplı Hizmet” başlıklı 13’üncü maddesinin birinci fıkrası “Ayıplı hizmet, sözleşmede belirlenen süre içinde başlamaması veya taraflarca kararlaştırılmış olan ve objektif olarak sahip olması gereken özellikleri taşımaması nedeniyle sözleşmeye aykırı olan hizmettir.” hükmü ile ayıplı hizmeti tanımlamıştır. Konut kredisi kullanılarak alınan evin geç teslimi ya da hiç teslim edilmemesi tüketicinin ondan beklediği faydayı ortadan kaldıran maddi bir eksiklik oluşturmaktadır. Evin zamanında teslim edilmemesi aynı zamanda sağlayıcı yani müteahhit tarafından bildirilen reklam ve ilanlara da aykırılık oluşturmaktadır. Bu sebeplerle evin geç teslimi ya da hiç teslim edilmemesi ayıplı hizmet olarak kabul edilmelidir.

V. AYIPLI HİZMET DURUMUNDA KULLANILACAK HUKUKİ HAKLAR:

Evin geç teslimi ya da hiç teslim edilmemesi durumunda tüketici müteahhitten 6502 sayılı yasanın 11’inci maddesindeki hukuki haklarını talep edebilir. Buna göre tüketicinin hakları aşağıdaki gibidir.

a) Satılanı geri vermeye hazır olduğunu bildirerek sözleşmeden dönme,
b) Satılanı alıkoyup ayıp oranında satış bedelinden indirim isteme,
c) Aşırı bir masraf gerektirmediği takdirde, bütün masrafları satıcıya ait olmak üzere satılanın ücretsiz onarılmasını isteme,
ç) İmkân varsa, satılanın ayıpsız bir misli ile değiştirilmesini isteme,
seçimlik haklarından birini kullanabilir.
VI. BAĞLI KONUT KREDİSİ KULLANDIRAN BANKALARIN HUKUKİ SORUMLULUĞU:

Bitmemiş bir ev için bağlı konut kredisi kullandıran bankalar 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 30 ve 35’inci maddelerine göre satıcı ile birlikte müteselsilen sorumludur. Konunun iyi anlaşılabilmesi için öncelikle bağlı kredinin ne olduğunun tam olarak anlaşılabilmesi gerekmektedir.

6502 sayılı yasanın 30’uncu maddesine göre; Bağlı kredi sözleşmesi; tüketici kredisinin münhasıran belirli bir malın veya hizmetin tedarikine ilişkin bir sözleşmenin finansmanı için verildiği ve bu iki sözleşmenin objektif açıdan ekonomik birlik oluşturduğu sözleşmedir.”

Aynı yasanın 35’inci maddesi ise konut finansmanı sözleşmesinde bağlı kredinin tanımını yapmıştır. Buna göre; Bağlı kredi sözleşmesi; konut finansmanı kredisinin münhasıran belirli bir konutun satın alınması durumunda bir sözleşmenin finansmanı için verildiği ve bu iki sözleşmenin objektif açıdan ekonomik bir birlik oluşturduğu sözleşmedir.”

6502 sayılı yasanın 30’uncu maddesi genel olarak tüketici kredilerini düzenlemesi nedeniyle 35’inci maddeye göre genel hüküm niteliğindedir. 30’uncu madde devamında bağlı kredinin tanımında geçen “ekonomik birlik” tanımından neyin anlaşılması gerektiğini de düzenlemiştir. Buna göre ekonomik birliğin varlığı;

a) Satıcı veya sağlayıcının tüketici için krediyi finanse ettiği,

b) Üçüncü bir tarafça finanse edilmesi durumunda, kredi verenin kredi sözleşmesinin imzalanması veya hazırlanması ile ilgili olarak satıcı veya sağlayıcının hizmetlerinden yararlandığı,

c) Belirli bir mal veya hizmetin verilmesinin kredi sözleşmesinde açıkça belirtildiği,

durumlarından en az birinin varlığı hâlinde kabul edilir.

Maddeyi somutlaştıracak olursak satıcı ya da sağlayıcı olan müteahhit konutu satarken aynı zamanda alıcının konut finansmanını sağlayacak olan banka ile irtibatını sağlıyorsa, alıcıyı belli bir bankaya, yönlendiriyorsa, satış ofisinde belli bir bankanın temsilcisine yer ayırmış ve alıcının ayrılan o yerde kredi görüşmesi yapmasına olanak tanıyorsa, banka ile yapılan kredi sözleşmesinde alım satım sözleşmesinden söz ediliyorsa bu durumda “ekonomik birlik” olduğu kabul edilecektir.

Ekonomik birliğin olduğu durumlarda konutun hiç ya da gereği gibi teslim edilmemesi durumunda tüketici yukarıda açıkladığımız 6502 sayılı yasanın 11’inci maddesindeki seçimlik haklarından birini kullanmışsa satıcı ve konut finansmanı kuruluşu müteselsilen sorumlu olacaktır. Konut finansmanı kuruluşunun sorumluluğu; konutun teslim edilmemesi durumunda konut satış sözleşmesinde veya bağlı kredi sözleşmesinde belirtilen konut teslim tarihinden, konutun teslim edilmesi durumunda konutun teslim edildiği tarihten itibaren, kullanılan kredi miktarı ile sınırlı olmak üzere bir yıldır. Yani konutun 01.01.2018 tarihinde teslim edilmesi gerekiyorsa eğer bankanın sorumluluğuna bir yıl sonrası için 01.01.2019 tarihine kadar gidilebilecektir. Bu tarihten sonra bankanın sorumluluğu kalkacaktır. Yine bankanın sorumluluğu alıcıya vermiş olduğu kredi miktarı kadar olacaktır. Örneğin 300.000,00 TL değerindeki ev için banka 250.000,00 TL kredi kullandırmışsa bankanın müştereken ve müteselsilen sorumlu olduğu miktar 250.000,00 TL ile sınırlı olacaktır.

Konut finansmanı kuruluşu ile satıcı arasında belirli bir konutun tedarikine ilişkin bir sözleşme olmaksızın, tüketicinin kendisi tarafından belirlenen konutun bedelinin kredi veren konut finansmanı kuruluşu tarafından ödenmesi suretiyle kullandırılan krediler bağlı kredi sayılmaz. Örneğin bir taşınmazın alımı konusunda müteahhitle anlaşılmasından sonra müteahhidin hiç bir hukuki bağı ve ilgisi olmayan bir bankaya gidilerek konut kredisi kullanılması durumunda bu kredi bağlı kredi kabul edilmemektedir. Dolayısıyla müteahhidin evi teslim etmemesi durumunda bankanın hukuki bir sorumluluğu doğmayacaktır.

Uygulamada en çok ispat zorluğu yaşanan durumlar küçük müteahhitlerin banka şubeleriyle yaptıkları ancak ispatlanamayan bağlı kredi anlaşmalarından kaynaklanan uyuşmazlıklarda görülmektedir. Büyük firmalar bankalarla bağlı kredi anlaşması yaptıklarını kamuya ilan etmekte ve reklamlarını da buna göre yapmakta ve hatta satış ofislerinde bankaların temsilcilerini bulundurmakta, müşterileri ile bankaları kendi ofislerinde buluşturmaktadırlar. Küçük müteahhitlerse belli bir banka şubesi ile anlaşma yapmakta ancak bu anlaşma gizli kalmaktadır. Müteahhitten daire alan tüketici müteahhit tarafından belli bir bankanın belli bir şubesine yönlendirilmekte ve o şubeden kredi kullanması sağlanmaktadır. Evin teslim edilmemesi durumunda tüketicinin hem satıcıya hem de bankaya dava açmak istemesi durumunda yukarıda açıkladığımız alım satım sözleşmesi ile kredi sözleşmesi arasında “ekonomik birlik” bulunup bulunmadığının tespiti güçleşmektedir. Bu durumlarda aynı binadan daire satın alanların hepsinin ya da büyük çoğunluğunun aynı bankanın aynı şubesinden kredi kullanmış olmaları durumunda bağlı kredinin var olduğu ve sözleşmeler arasında “ekonomik birlik” bulunduğu kabul edilmektedir.

28 Ağustos, 2012

TİCARETİ USULSÜZ TERK EDENLER HAKKINDA İCRA VE İFLAS KANUNU’NDA ÖNGÖRÜLEN CEZALAR

TİCARETİ USULSÜZ TERK EDENLER HAKKINDA
İCRA VE İFLAS KANUNU’NDA ÖNGÖRÜLEN CEZALAR

I. GİRİŞ:

Ülkemizin yaşadığı ağır ekonomik krizler nedeniyle geçtiğimiz yıllarda çok sayıda kişi ticari hayatına son vermiştir. Ancak bu kişilerin önemli bir bölümü piyasaya borç takarak ticareti terk etmiş ve çok kişinin de mağdur olmasına neden olmuştur. Ülkemizde ticareti terk etmenin de kanuni düzenlemeleri bulunmakta olup bu kanuni düzenlemelere uymayanlar hakkında da 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu bir takım cezalar getirmiştir. Öncelikle İcra ve İflas Kanunu’na göre ticareti terk edenlerin yapmaları gereken yükümlülüklerini daha sonrada bunlara uyulmamasının cezalarını açıklayacağız.

II. TİCARETİ TERK EDENLERİN YÜKÜMLÜLÜKLERİ:

Ticareti terk edenlerin yükümlülükleri İcra ve İflas Kanunu m. 44’de açıkça sayılmıştır. Buna göre ticareti terk eden tacir öncelikle iki işlem yapmak zorundadır.

1) 15 gün içinde ticareti terk ettiğini kayıtlı bulunduğu ticaret siciline bildirmelidir.

2) Bütün aktif ve pasifi ile alacaklılarının isim ve adreslerini gösteren bir mal beyanında bulunmalıdır.

3) Yukarıdaki durumların ticaret sicili gazetesinde ilanı için ilan masrafını ticaret siciline ödemelidir.

Talebi alan ticaret sicili durumu ticaret sicili gazetesinde ilan eder. Eğer ilan parası verilmemişse bildirim yapılmamış sayılır. Bu sebeple ilan parasının verilmesi kanuni zorunluluktur.

İlan tarihinden itibaren bir yıl içinde ticareti terk eden tacir hakkında alacaklıları iflas yolu ile takip yapabilirler.

Ticareti terk eden tacir, mal beyanının ticaret siciline bildirilmesinden itibaren iki ay süreyle haczedilebilen malları üzerinde tasarruf edemez. Yani haczedilebilen mallarını satamaz, bağışlayamaz. Bu süre içinde kanunun bu hükmüne aykırı hareket ederek malları üzerinde tasarrufta bulunmuşsa, tasarrufta bulunduğu kişiler açısından iki ayrı hukuki durum geçerlidir. Üçüncü şahıslar açısından bunların zilyetlik ve tapu sicili hükümlerine dayanarak iyi niyetle elde ettiği haklar saklıdır. Yani iyi niyetli üçüncü kişi hukuken korunur. Ancak karı ve koca ile alt soy ve üst soy, kan bağı yolu ile ya da evlilik yolu ile var olan ikinci dereceye kadar (Bu derece dâhil) hısımlar, evlat edinenle evlatlık arasındaki kazandırmalarda iyi niyet iddiasında bulunamaz. Bu hükmün getirilmesinin sebebi yakın akraba ilişkilerinin kullanılarak hacizden ve iflastan mal kaçırılmasını engellemektir.

Mal beyanını alan ticaret sicili durumu aşağıdaki yerlere bildirmek zorundadır.

1) Tapu veya gemi sicil daireleri,

2) Türk Patent Enstitüsü,

3) Türkiye Bankalar Birliği.

Bu bildiri üzerine sicile, devir hakkının iki ay süre ile sınırlandırılmış bulunduğu şerhi düşülür.

Ticareti terk edecek olan tacirin bazı mallarının bozulma ihtimali olması ya da korunmasının ve saklanmasının külfetli olması veya belirlenen kanuni süre içinde değerinin düşmesi ihtimalinin bulunması durumunda, tacir malların satılmasını mahkemeden talep edebilir. Bu talep üzerine söz konusu mallar icra memuru tarafından ve İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre satılır. Malların bedeli de bir bankaya depo edilir.

III. TİCARETİ TERK EDENLERİN İİK m. 44’DE YER ALAN YÜKÜMLÜLÜKLERE UYMAMASI DURUMUNDA ÖNGÖRÜLEN CEZALAR:

Ceza öngörülen durumlar İcra ve İflas Kanunu’nun 337/a maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre ceza öngörülen durumlar aşağıdaki gibidir.

1) Mal beyanında bulunmamak,

2) Mal beyanında varlığını eksik göstermek,

3) Mal beyanında aktifinde yer almış malı veya yerine konulan değerini haciz veya iflas sırasında göstermemek,

4) Mal beyanından sonra bu malları üzerinde tasarruf etmek

Bu durumlardan zarar gören alacaklının şikâyeti üzerine, borçlu üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Borçlunun cezalandırılması için de iki şartın gerçekleşmiş olması gerekir. Birincisi zarar gören alacaklı icra ceza mahkemesine şikâyette bulunmalıdır. Çünkü icra ceza mahkemesinin kendiliğinden karar verme yetkisi yoktur. İkincisi de alacaklı yargılama esnasında İİK m. 44’e göre borçlunun yükümlülüklerini yerine getirmemesinden ötürü zarara uğradığını ispatlamalıdır. Eğer ispatlayamazsa ya da borçlu alacaklının zarar görmediğini ispatlarsa o takdirde borçluya ceza verilmez.

İcra ve İflas Kanunu’nun 337/a maddesinde ceza öngörülen haller borçlunun iflası halinde gerçekleşirse o takdirde bu durum taksiratlı iflas hali sayılır.
 
IV. TİCARETİ USULSUZ TERK EDENLER HAKKINDA MAHKEMECE YAPILACAK ARAŞTIRMA:

Mahkemeler önlerine gelen bu tür taleplerde ticareti usulsuz terk ettiği ileri sürülen tacirler hakkında bir takım araştırmalar yapmakla yükümlüdürler. Buna göre;
  1. Tacirin kayıtlı olduğu ticaret sicilinden ticareti terk ettiğini bildirip bildirmediği sorulmalıdır.
  2. Vergi dairesinden bütün aktiflerini ve pasifleriyle alacaklılarının isim ve adreslerini içeren mal beyannamesi verip vermediği sorulmalıdır.
  3. Vergi dairesinden mükellefiyetinin devam edip etmediği sorulmalıdır.
  4. Tacirin iş yerinin bağlı bulunduğu kolluk kuvvetine yazı yazılarak fiilen ticarete devam edip etmediğine ilişkin bilgi istenmelidir. 
Bu bilgiler geldikten sonra tacirin İİK m. 337/a maddesindeki suçu işleyip işlemediği konusunda bir karar verilmesi gerekir.
 

10 Temmuz, 2012

BOŞANMA SONRASI MALLARIN PAYLAŞIMI - 2

KATILMA ALACAĞI DAVASI

I. GİRİŞ:

Boşanma davalarından hemen sonra en çok açılan dava türlerinden biri de katılma alacağı davalarıdır. Eşlerin evlilik birliği içinde edindikleri mallara yaptıkları katkıların belirlenmesi ve bu konuda çıkan uyuşmazlıkların giderilmesi katılma alacağı davaları ile sağlanmaktadır. Bu makalemizde katılma alacağı davalarını inceleyeceğiz.

II. AİLE MAHKEMELERİNİN KURULUŞ, GÖREV VE YARGILAMA USULLERİNE DAİR  KANUN’A GÖRE GÖREVLİ MAHKEME:

4787 sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un “Aile Mahkemelerinin görevleri” başlıklı 4. maddesine göre Aile mahkemeleri, aşağıdaki dava ve işleri görürler:

1. 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun Üçüncü Kısım hariç olmak üzere İkinci Kitabı ile 03.12.2001 tarihli ve 4722 sayılı Türk Medenî Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanuna göre aile hukukundan doğan dava ve işler,

2. 20.5.1982 tarihli ve 2675 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanuna göre aile hukukuna ilişkin yabancı mahkeme kararlarının tanıma ve tenfizi,

3. Kanunlarla verilen diğer görevler.  

Buna göre aile mahkemeleri TMK m. 118 ve m. 395 arasındaki konulardan doğan dava ve işlere bakmaya görevlidir. Katılma alacağı davaları TMK m. 231 ve m. 240 arasında ki hükümlerde düzenlendiğinden görevli mahkeme aile mahkemeleridir.

4787 sayılı kanun m. 2’ye göre “Aile mahkemesi kurulamayan yerlerde bu Kanun kapsamına giren dava ve işlere, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenen Asliye Hukuk Mahkemesince bakılır.”

III. TÜRK MEDENİ KANUNU’NA GÖRE YETKİLİ MAHKEME:

Katılma alacağı davasında yetkili mahkeme TMK m. 214 hükmüne göre belirlenir. TMK m. 214;

“Eşler veya mirasçılar arasında bir mal rejiminin tasfiyesine ilişkin davalarda, aşağıdaki mahkemeler yetkilidir:

1. Mal rejiminin ölümle sona ermesi durumunda ölenin son yerleşim yeri mahkemesi,

2. Boşanmaya, evliliğin iptaline veya hâkim tarafından mal ayrılığına karar verilmesi durumunda, bu davalarda yetkili olan mahkeme,

3. Diğer durumlarda davalı eşin yerleşim yeri mahkemesi” hükmünü içermektedir.

Buna göre evlilik boşanma ile sonuçlanmışsa boşanma kararını veren mahkeme mal rejiminin tasfiyesi davasına bakmaya da yetkilidir.

IV. AİLE MAHKEMELERİNİN KURULUŞ, GÖREV VE YARGILAMA USULLERİNE DAİR  KANUN’A GÖRE YARGILAMA YÖNTEMİ:

Katılma alacağı davalarında iki ayrı kanundaki yargılama yöntemi uygulanır. Bunlardan en özel hükümlü olanı 4787 sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un “Usul hükümleri” başlıklı 7. maddesidir. Bu maddeye göre Aile mahkemeleri, öncelikle eşlerin ve çocukların karşı karşıya oldukları sorunları tespit ederek bunların sulh yoluyla çözümünü sağlamaya çalışır. Sulh yöntemini uygularken gerektiğinde uzmanlardan da yararlanır. Mahkeme sulh sağlanamadığı takdirde davanın esasını karar bağlamak durumundadır.

V. HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU’NA GÖRE YARGILAMA YÖNTEMİ:

4787 sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un “Usul hükümleri” başlıklı 7. maddesi bu kanunda hüküm olmayan hallerde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’ndaki hükümlerin uygulanacağını hüküm altına almıştır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu yürürlükten kalktığı için bu hükümlerin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu olarak anlaşılması gerekir. 4787 sayılı kanun ile HMK arasındaki en önemli benzerlik HMK m. 140/II’ye göre de hâkimin tarafları önce sulha teşvik etmek zorunda olmasıdır.

VI. DAVANIN KONUSU:

Katılma alacağı davası ancak mal rejiminin tasfiyesi esnasında istenebilir. Bu sebeple mal rejimi sona ermiş olmalıdır. Bu makalede mal rejiminin sona ermesi durumlarından boşanma nedenine dayalı olarak sona erme halini dikkate alarak açıklayacağız.

Açılan davada davacı talebini açıklıkla ortaya koymalıdır. Talep edilen katılma alacağı miktarı dava dilekçesinde açıkça belirtilmelidir. Çünkü katılma alacağı davası nispi harca tabidir.

Katılma alacağı davası kural olarak eşler tarafından açılabilir ancak mal rejimi ölümle sona ermişse katılma alacağı davasını ölen eşin mirasçıları açabileceği gibi sağ kalan eş ölen eşin mirasçılarına karşı da açabilir. Dolayısıyla katılma alacağı davasının miras hukuku ile de yakın ilişkisi bulunmaktadır.

Boşanma öncesinde eşler zaman zaman diğer eşin katılma alacağını azaltmak amacıyla üzerlerinde ki bir kısım malları üçüncü kişilere karşı muvazaalı yani danışıklı devir yapmaktadırlar. Bu durumda katılma alacaklısı eş katılma alacağı davasını TMK m. 229’a göre ihbar edilmek koşuluyla üçüncü kişilere karşıda ileri sürebilir.

Katılma alacağı davasında talep konusu katılma alacağına faiz ancak katılma alacağı davasının sonuçlandığı tarihten itibaren yürütülebilir. Faizin başlangıç tarihi katılma alacağı davasının karar tarihidir.

Katılma alacağı davası açıldıktan sonra diğer eş HMK m. 132 ve 133’e göre karşılık dava yoluyla katılma alacağı davası açabileceği gibi ayrı bir dava açarak da katılma alacağı talebinde bulunabilir. Ayrı bir dava yoluyla katılma alacağı talebinde bulunursa HMK m. 166’ya göre ilk açılan davanın görüldüğü mahkemece iki davanın birleştirilmesine karar verilerek iki dava birlikte görülür.

Katılma alacağı davası mal rejimi süresince edinilen edinilmiş malların toplamına yöneliktir.

VII. BOŞANMA DAVASI VE KATILMA ALACAĞI DAVASI ARASINDAKİ HUKUKİ İLİŞKİ:

Katılma alacağı davası boşanma davası sonuçlanıp kesinleştikten sonra açılabilir. Çünkü mal rejimi sona ermeden tasfiyesine başlanamaz. Mal rejimini sona erdiren sebeplerden biri de boşanma olduğu için öncelikle boşanma davasının sonuçlanması gerekir.

Eğer katılma alacağı davası ve boşanma davası birlikte açılmışsa hâkim iki davanın HMK m. 167 hükmü uyarınca ayrılmasına karar verebilir. Katılma alacağı davasına aynı mahkeme bakmaya devam eder. Ancak HMK m. 165/I hükmü uyarınca boşanma davasını ayrılan mal rejiminin tasfiyesi davası için bekletici sorun yapabilir.

Bu ve benzeri usul sorunları ile karşılaşılmaması için katılma alacağı davasının boşanma davasının sonuçlanmasından sonra açılması gerekir. Ancak evlilik birliğinden mal kaçırılması ihtimali varsa ve bu durumda telafisi imkânsız zararlar oluşacaksa boşanma davasının açılmasından hemen sonra katılma alacağı davası da açılarak hem boşanma davası HMK m. 165/I’e göre bekletici sorun yapılmalı hem de katılma alacağı davasında evlilik birliği içindeki mallar için HMK m. 389 ve devamı maddelerine göre ihtiyati tedbir talep edilmelidir.  

VIII. ZAMANAŞIMI:

Katılma alacağı davasına yönelik olarak Türk Medeni Kanunu’nda zamanaşımına ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak TMK m. 178’e göre “Evliliğin boşanma sebebiyle sona ermesinden doğan dava hakları, boşanma hükmünün kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmekle zamanaşımına uğrar.” Katılma alacağı da mal rejiminin sona ermesinden sonra talep edilebilecek bir hak olduğundan ve boşanma da mal rejimini sona erdiren sebeplerden biri olduğundan katılma alacağı davasının açılması boşanma hükmünün kesinleşmesinden itibaren TMK m. 178’e göre bir yıllık zamanaşımı süresine bağlıdır.

IX. YARGILAMA GİDERLERİ:

Katılma alacağı davalarında yapılacak yargılama giderleri 492 sayılı Harçlar Kanunu ve buna bağlı olarak çıkartılan Genel Tebliğ (1) sayılı tarife, Adalet Bakanlığı tarafından çıkartılan Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tanık Ücret Tarifesi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi ve Adalet Bakanlığı’nın onayından geçtikten sonra her yıl yenilenen Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Ücret Tarifesi’ne göre belirlenir.

Yukarıda belirttiğimiz hukuki düzenlemelere göre yargı masrafları 2012 yılı rakamlarına göre sırasıyla şu şekilde alınır.

Dava açılırken alınan masraf ve gider avansı miktarları aşağıdaki gibidir.

21,15 TL Aile Mahkemesi başvurma harcı, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Katılma alacağı istenen malların değeri üzerinden binde 59’un ¼’ü oranında nispi harç, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Eğer davacı avukat ile temsil ediliyorsa her bir vekâlet için 3,30 TL vekâlet harcı, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Taraf sayısının beş katı tutarında tebligat gideri, (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Dava dilekçesinde tanık deliline dayanılmış ve tanık sayısı belirlenmiş ise tanık sayısınca 15,00 ile 30,00 TL arası tanık asgari ücreti ve tebligat gideri; tanık sayısı belirtilmemiş ise en az üç tanık asgari ücreti ve tebligat gideri, (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tanık Ücret Tarifesi ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Diğer iş ve işlemler için 50 TL (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Dava sonuçlandığında alınan masraf miktarları aşağıdaki gibidir.

Eğer taraflar avukat ile temsil edilmişse 1.200,00 TL maktu avukatlık ücreti avukat ile temsil edilen tarafa verilir. (HMK m. 330 ve Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Ücret Tarifesi)

Davayı kaybeden taraf nispi harcın tamamını ödemek durumundadır. Davayı davacı kaybettiyse arta kalan ¾’lük bölümü tamamlar. Davayı davalı kaybettiyse harcın tamamını ödemek zorundadır. (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Kararın Yargıtay’a temyiz edilmesi halinde alınacak masraf miktarları aşağıdaki gibidir.

103,50 TL temyiz harcı ve posta ve tebligat masrafı alınır. Posta ve tebligat masrafını dava açılırken yatırılmış olan gider avansı karşılamaya yetmiyorsa eğer ayrıca alınır. Kararı davalı temyiz ediyorsa davalının gider avansı ödemek zorunluluğu olmadığından bu masrafları ayrıca ödemek zorundadır. (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

04 Temmuz, 2012

BOŞANMA SONRASI MALLARIN PAYLAŞIMI - 1

MAL REJİMİNİN TASFİYESİ DAVASI

I. GİRİŞ:

Ülkemizde meydana gelen boşanma davalarının büyük bir bölümünde uyuşmazlık konusu mallar bulunmaktadır. Bu malların evlilik öncesinde alınmış olmaları, evlilik sonrasında alınmış olmaları, eşlerin birinin ya da her ikisinin birden katkı sağlamış olması, malların eşlerden birinin ya da ikisinin birden mülkiyetinde ya da zilyetliğinde olması gibi çok sayıda olasılık bulunmaktadır. Bu makalemizde mal rejiminin tasfiyesi davalarını inceleme konusu yapacağız.

II. AİLE MAHKEMELERİNİN KURULUŞ, GÖREV VE YARGILAMA USULLERİNE DAİR  KANUN’A GÖRE GÖREVLİ MAHKEME:

4787 sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un “Aile Mahkemelerinin görevleri” başlıklı 4. maddesine göre Aile mahkemeleri, aşağıdaki dava ve işleri görürler:

1. 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun Üçüncü Kısım hariç olmak üzere İkinci Kitabı ile 03.12.2001 tarihli ve 4722 sayılı Türk Medenî Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanuna göre aile hukukundan doğan dava ve işler,

2. 20.5.1982 tarihli ve 2675 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanuna göre aile hukukuna ilişkin yabancı mahkeme kararlarının tanıma ve tenfizi,

3. Kanunlarla verilen diğer görevler.  

Buna göre aile mahkemeleri TMK m. 118 ve m. 395 arasındaki konulardan doğan dava ve işlere bakmaya görevlidir. Mal rejiminin tasfiyesi davaları TMK m. 271 ve m. 281 arasında ki hükümlerde düzenlendiğinden görevli mahkeme aile mahkemeleridir.

4787 sayılı kanun m. 2’ye göre “Aile mahkemesi kurulamayan yerlerde bu Kanun kapsamına giren dava ve işlere, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenen Asliye Hukuk Mahkemesince bakılır.”

III. TÜRK MEDENİ KANUNU’NA GÖRE YETKİLİ MAHKEME:

Mal rejiminin tasfiyesi davasında yetkili mahkeme TMK m. 214 hükmüne göre belirlenir. TMK m. 214;

“Eşler veya mirasçılar arasında bir mal rejiminin tasfiyesine ilişkin davalarda, aşağıdaki mahkemeler yetkilidir:

1. Mal rejiminin ölümle sona ermesi durumunda ölenin son yerleşim yeri mahkemesi,

2. Boşanmaya, evliliğin iptaline veya hâkim tarafından mal ayrılığına karar verilmesi durumunda, bu davalarda yetkili olan mahkeme,

3. Diğer durumlarda davalı eşin yerleşim yeri mahkemesi” hükmünü içermektedir.

Buna göre evlilik boşanma ile sonuçlanmışsa boşanma kararını veren mahkeme mal rejiminin tasfiyesi davasına bakmaya da yetkilidir.

IV. AİLE MAHKEMELERİNİN KURULUŞ, GÖREV VE YARGILAMA USULLERİNE DAİR  KANUN’A GÖRE YARGILAMA YÖNTEMİ:

Mal rejiminin tasfiyesi davalarında iki ayrı kanundaki yargılama yöntemi uygulanır. Bunlardan en özel hükümlü olanı 4787 sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un “Usul hükümleri” başlıklı 7. maddesidir. Bu maddeye göre Aile mahkemeleri, öncelikle eşlerin ve çocukların karşı karşıya oldukları sorunları tespit ederek bunların sulh yoluyla çözümünü sağlamaya çalışır. Sulh yöntemini uygularken gerektiğinde uzmanlardan da yararlanır. Mahkeme sulh sağlanamadığı takdirde davanın esasını karar bağlamak durumundadır.

V. HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU’NA GÖRE YARGILAMA YÖNTEMİ:

4787 sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un “Usul hükümleri” başlıklı 7. maddesi bu kanunda hüküm olmayan hallerde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’ndaki hükümlerin uygulanacağını hüküm altına almıştır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu yürürlükten kalktığı için bu hükümlerin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu olarak anlaşılması gerekir. 4787 sayılı kanun ile HMK arasındaki en önemli benzerlik HMK m. 140/II’ye göre de hâkimin tarafları önce sulha teşvik etmek zorunda olmasıdır.

VI. DAVANIN KONUSU:

Ülkemizde yasal mal rejimi TMK m. 202’ye göre edinilmiş mallara katılma rejimidir. Bu mal rejiminin aksi kararlaştırılabileceği gibi evlilik süresince de değiştirilebilir. Mal rejiminin tasfiyesi davalarını konu aldığımız bu makalemizde öncelikle edinilmiş mallar ile kişisel malların neler olduğunu açıklamaya çalışacağız.

Mal rejiminin tasfiyesi davasına yalnız edinilmiş mallar konu edilebilir. Kişisel mallar konu edilemez. Bu sebeple dava açılırken tasfiyesi talep edilen malların edinilmiş mal ya da kişisel mal kapsamına girip girmediği iyi araştırılmalıdır.

VII. EDİNİLMİŞ MALLAR:

TMK m. 118’e göre Edinilmiş mallara katılma rejimi, edinilmiş mallar ile eşlerden her birinin kişisel mallarını kapsar.” Kanun hem edinilmiş malı hem de kişisel malları ayrı maddeler halinde belirlemiştir.

TMK m. 219’a göre “Edinilmiş mal, her eşin bu mal rejiminin devamı süresince karşılığını vererek elde ettiği malvarlığı değerleridir.” TMK m. 219 edinilmiş malları “özellikle şunlardır” ibaresiyle belirleyerek genel anlamda sınırlarını belirlemiştir. Buna göre;

1. Çalışmasının karşılığı olan edinimler,

2. Sosyal güvenlik veya sosyal yardım kurum ve kuruluşlarının veya personele yardım amacı ile kurulan sandık ve benzerlerinin yaptığı ödemeler,

3. Çalışma gücünün kaybı nedeniyle ödenen tazminatlar,

4. Kişisel mallarının gelirleri,

5. Edinilmiş malların yerine geçen değerler edinilmiş mal olarak kabul edilmektedir.

Bunları biraz açıklayacak olursak çalışmasının karşılığı olan edinimlere şunlar girmektedir. Sermayesi kişisel mallardan olmayan her türlü mesleki faaliyet, düşünsel faaliyet olarak kabul edilen fikir ve sanat eserleri ve buna bağlı olarak telif ücreti, maaş ve benzer isimler altında ödenen, ücret, aylık, haftalık, gündelik gibi ödemeler, çalışılan yerden alınan ikramiye, kıdem tazminatı, prim, bahşiş, kâr, kâr payı, kazanç, zirai kazanç, vizite ücreti, vekâlet ücreti, transfer ücreti.

Sosyal güvenlik ve yardım ödemeleri ise; personel yardım sandığı ödemesi, emekli maaşı, emekli ikramiyesi, yaşlılık aylığı, maluliyet aylığı, işsizlik parası, dul ve yetim aylığı, kişisel mallardan karşılanmaması koşulu ile bireysel emeklilik ödemeleri, isteğe bağlı sigortalılık ödemeleridir.

Çalışma gücünün kaybı nedeniyle ödenen tazminatlara ise; iş kazası ya da trafik kazası sebebiyle ödenen tazminatlar girmektedir.   

Kişisel malların gelirleri ise en çok tartışma yaratan konudur. Kişisel mallara her türlü semere dâhildir. Örneğin evlilik öncesinde alınan bir taşınmazın kiraya verilmesinden elde edilen para, evlilik öncesi kazanılan para ya da hisse senedinin faiz ya da kâr payı kişisel malların geliri kabul edilmektedir.

Edinilmiş mallar yerine geçen değerler konusu da kişisel malların gelirleri kadar tartışma yaratan bir konudur. Edinilmiş bir mal elden çıkartılmış ve yerine başka bir mal alınmış olabilir. Bu durumda edinilmiş malın yerine alınan malda edinilmiş mal sayılmaktadır. Ancak edinilmiş malın satışından sora alınan mala eş kişisel mallarından katkıda bulunmuşsa katkıda bulunduğu miktar açısından malın edinilmiş mal olup olmadığı açısından denkleştirme yapılabilir.

VIII. KİŞİSEL MALLAR:

TMK m. 220 aşağıda sayılanları, kanun gereğince kişisel mal kabul etmiştir.

1. Eşlerden birinin yalnız kişisel kullanımına yarayan eşya,

2. Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan veya bir eşin sonradan miras yoluyla ya da herhangi bir şekilde karşılıksız kazanma yoluyla elde ettiği malvarlığı değerleri,

3. Manevî tazminat alacakları,

4. Kişisel mallar yerine geçen değerler.

Kişisel kullanıma yarayan eşya olarak her türlü giyim eşyası, mücevher, saat, spor araçları, cep telefonu, gözlük ve benzeri protezler, bilgisayar, traş makinesi, makyaj malzemeleri, kaset sayılabilir. Bu eşyalar kişisel malların getirisi ile alınmamış olsa da kişisel mal sayılırlar. Ancak edinilmiş mallarla alınmışsa tasfiye esnasında artık değerin belirlenmesinde dikkate alınır.

Eşlerin evliliklerinin başlangıcında sahip oldukları mallar kişisel mal sayılmaktadır. Evlilik tarihinden önce alınmış ancak evlilik tarihinden sonra satılan ve satıştan gelen para ile alınmış başka bir mal varsa bu mallarda kişisel mal sayılmaktadır. Evlilik öncesi verilen çeyizlerde bu kapsamda kişisel mal sayılmaktadır.

Evlilik sonrasında eşlere kalan her türlü miras kişisel mal sayılmaktadır. Miras malları edinilmiş mallar kapsamında değerlendirilemez.

Eşlerin talih ya da şans oyunlarından, yarışmalardan, bağışlamalardan, sosyal yardımlardan ve benzeri her türlü karşılıksız kazandırmalardan gelen malları da kişisel mal olarak kabul edilmektedir.

Eşler evlilikleri süresince karşılaştıkları bir takım olaylar nedeniyle manevi tazminat alma hakkına kavuşabilirler. Bu durumda eşlere ödenen manevi tazminat kişisel mal sayılmaktadır.

Yukarıda saydığımız kişisel malların elden çıkartılması durumunda yerine geçen her türlü mal da kişisel mal olarak kabul edilmektedir.

IX. BOŞANMA DAVASI VE MAL REJİMİNİN TASFİYESİ DAVASI ARASINDAKİ HUKUKİ İLİŞKİ:

Mal rejiminin tasfiyesi davası boşanma davası sonuçlanıp kesinleştikten sonra açılabilir. Çünkü mal rejimi sona ermeden tasfiyesine başlanamaz. Mal rejimini sona erdiren sebeplerden biri de boşanma olduğu için öncelikle boşanma davasının sonuçlanması gerekir.

Eğer mal rejiminin tasfiyesi davası ve boşanma davası birlikte açılmışsa hâkim iki davanın HMK m. 167 hükmü uyarınca ayrılmasına karar verebilir. Mal rejiminin tasfiyesi davasına aynı mahkeme bakmaya devam eder. Ancak HMK m. 165/I hükmü uyarınca boşanma davasını ayrılan mal rejiminin tasfiyesi davası için bekletici sorun yapabilir.

Bu ve benzeri usul sorunları ile karşılaşılmaması için mal rejiminin tasfiyesi davasının boşanma davasının sonuçlanmasından sonra açılması gerekir. Ancak evlilik birliğinden mal kaçırılması ihtimali varsa ve bu durumda telafisi imkânsız zararlar oluşacaksa boşanma davasının açılmasından hemen sonra mal rejiminin tasfiyesi davası da açılarak hem boşanma davası HMK m. 165/I’e göre bekletici sorun yapılmalı hem de mal rejiminin tasfiyesi davasında evlilik birliği içindeki mallar için HMK m. 389 ve devamı maddelerine göre ihtiyati tedbir talep edilmelidir.

X. YARGILAMA GİDERLERİ:

Mal rejiminin tasfiyesi davalarında yapılacak yargılama giderleri 492 sayılı Harçlar Kanunu ve buna bağlı olarak çıkartılan Genel Tebliğ (1) sayılı tarife, Adalet Bakanlığı tarafından çıkartılan Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tanık Ücret Tarifesi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi ve Adalet Bakanlığı’nın onayından geçtikten sonra her yıl yenilenen Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Ücret Tarifesi’ne göre belirlenir.

Yukarıda belirttiğimiz hukuki düzenlemelere göre yargı masrafları 2012 yılı rakamlarına göre sırasıyla şu şekilde alınır.

Dava açılırken alınan masraf ve gider avansı miktarları aşağıdaki gibidir.

21,15 TL Aile Mahkemesi başvurma harcı, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Tasfiyesi istenen malların değeri üzerinden binde 59’un ¼’ü oranında nispi harç, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Eğer davacı avukat ile temsil ediliyorsa her bir vekâlet için 3,30 TL vekâlet harcı, (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Taraf sayısının beş katı tutarında tebligat gideri, (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Dava dilekçesinde tanık deliline dayanılmış ve tanık sayısı belirlenmiş ise tanık sayısınca 15,00 ile 30,00 TL arası tanık asgari ücreti ve tebligat gideri; tanık sayısı belirtilmemiş ise en az üç tanık asgari ücreti ve tebligat gideri, (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tanık Ücret Tarifesi ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Diğer iş ve işlemler için 50 TL (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi)

Dava sonuçlandığında alınan masraf miktarları aşağıdaki gibidir.

Eğer taraflar avukat ile temsil edilmişse 1.200,00 TL maktu avukatlık ücreti avukat ile temsil edilen tarafa verilir. (HMK m. 330 ve Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Ücret Tarifesi)

Davayı kaybeden taraf nispi harcın tamamını ödemek durumundadır. Davayı davacı kaybettiyse arta kalan ¾’lük bölümü tamamlar. Davayı davalı kaybettiyse harcın tamamını ödemek zorundadır. (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)

Kararın Yargıtay’a temyiz edilmesi halinde alınacak masraf miktarları aşağıdaki gibidir.

103,50 TL temyiz harcı ve posta ve tebligat masrafı alınır. Posta ve tebligat masrafını dava açılırken yatırılmış olan gider avansı karşılamaya yetmiyorsa eğer ayrıca alınır. Kararı davalı temyiz ediyorsa davalının gider avansı ödemek zorunluluğu olmadığından bu masrafları ayrıca ödemek zorundadır. (492 sayılı Harçlar Kanunu Genel Tebliği (1) sayılı tarife)