8 Haziran 2017 Perşembe

CEVAP DİLEKÇESİ VERMEYEN DAVALININ DELİL GÖSTERME HAKKININ İSTİSNALARI


CEVAP DİLEKÇESİ VERMEYEN DAVALININ
DELİL GÖSTERME HAKKININ İSTİSNALARI

I. GİRİŞ:

Ülkemizdeki hukuk mahkemeleri yargılamasında hakimlerin en çok karşılaştıkları durumlardan biri de davaya cevap vermeyen davalıların sonradan delil göstermek istemeleridir. Bu makalemizde davaya cevap vermeyen davalının delil gösterme hakkının istisnalarını inceleyeceğiz.

II. DELİL GÖSTERME SÜRESİ:

Davalı taraf 6100 sayılı HMK m. 129/I-e hükmüne göre savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğini cevap dilekçesi ekinde mahkemeye bildirmek zorundadır. Dolayısıyla delil gösterme aşaması davalı açısından davaya cevap delikçesi ile başlar. HMK m. 127’ye göre de cevap dilekçesini verme süresi, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren iki haftadır. Dolayısıyla davalı dava dilekçesini aldığı tarihten itibaren iki hafta içinde delillerini mahkemeye bildirmek zorundadır. Bu süre içinde delilerini mahkemeye bildirmeyen davalı delil gösterme hakkını yitirir. Makalemizde incelemesini yaptığımız durum iki haftalık cevap verme süresi içinde cevap hakkını kullanmayarak delil bildirmeyen davalının delil gösterme hakkını yitirmesi durumunun istisnalarıdır.

III. DELİL GÖSTERMEYEN DAVALININ HUKUKİ DURUMU:

6100 sayılı HMK m. 128’e göre süresi içinde cevap dilekçesi vermemiş olan davalı, davacının dava dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaların tamamını inkâr etmiş sayılır. İnkâr etmiş olmanın dışında bir maddi vakıa da ileri süremez.

IV. İSTİSNALAR:

Cevap dilekçesi vermeyerek delil gösterme hakkını kaybeden davalının delil gösterebilme istisnaları aşağıdaki gibidir. Davalı;

  1. Davalı ön inceleme ve tahkikat aşamasında sadece inkâr çerçevesinde savunma yapabilir ve bu yönde ispat faaliyetinde bulunarak delil gösterebilir.

  2. HMK m. 145/I hükmüne göre taraflar, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler. Ancak bir delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir.

  3. HMK m. 191’e göre diğer taraf, ispat yükünü taşıyan tarafın iddiasının doğru olmadığı hakkında delil sunabilir.

Şimdi bu durumları sırasıyla inceleyelim.

A. Davayı İnkâr Çerçevesinde Delil Sunma Hakkı:

Yukarıda belirttiğimiz gibi davaya cevap vermeyen taraf davacının ileri sürdüğü maddi vakıaları inkâr etmiş sayılır. Süresinde cevap dilekçesi vermeyerek delil gösterme hakkını da yitirir. Ancak cevap dilekçesi vermeyerek davacının ileri sürdüğü maddi vakıaları inkâr etmiş sayılmak da üstü örtülü olarak davacının maddi vakıalarının aksini ileri sürmek olacağından davalının inkâr çerçevesinde delil sunma hakkına sahip olduğu gerek öğretide gerekse Yargıtay kararlarında kabul edilmektedir. Nitekim aşağıya tam metnini aldığımız Yargıtay HGK 2014/13-856 Esas; 2016/523 Karar ve 20.04.2016 tarihli kararında doğrudan Baki Kuru, Ramazan Arslan, Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı s. 317’ye yollama yaparak bu davaya cevap dilekçesi vermeyerek delil gösterme hakkını kaybeden davalının inkâr çerçevesine delil sunma hakkına sahip olduğunu kabul etmektedir. Ancak uygulamada en çok sorun çıkartan durum da budur. Çünkü davalının delil gösterme hakkını yitirdikten sonra davacının maddi vakıalarını inkâr etmiş olmasına dayalı olarak delil gösterebilmesinin sınırı yargılama esnasında çok zor gözetilebilen bur durumdur. Çoğu zaman delil gösterme hakkını yitiren davalı inkâr çerçevesinde delil gösterme hakkını kullanmak adına karşı vakıalara ileri sürerek bu vakıaları ispata yönelik deliller gösterme ve hatta tanık dinletme talebinde bulunmaktadır. Yargılamayı yürüten hakim davalının gösterdiği delilin inkâr çerçevesinde gösterilen bir delil mi yoksa delil gösterme hakkının kaybedilmesi durumunu aşmaya çalışan bir delil mi olduğu çok iyi incelemelidir. Özellikle tanık dinletilmesi durumlarında bu durumla sıkça karşılaşılmaktadır.

B. HMK m. 145/I’e Göre Sonradan Delil Gösterme Hakkı:

İkinci istisna HMK m. 145/I hükmünün tanıdığı delil gösterme hakkıdır. Buna göre taraflar, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler. Ancak bir delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir. Maddenin konumuzla ilgili kısmı “süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir.” hükmüdür. Davaya cevap dilekçesi vermeyerek delil gösterme hakkını yitiren davalı cevap dilekçesi vermemesi ve delil göstermemesi eğer kendi kusurundan kaynaklanmıyorsa bu durumda bu madde hükmüne göre sonradan delil gösterebilecektir. Örneğin cevap dilekçesi verme süresi içinde önemli bir sağlık sorunu yaşamış olması bu durum için verilebilecek en iyi örnektir. Hakimin bu durumları incelemesi ve somut olayın özelliğine göre davalının delil gösterememe nedeninin kendi kusurundan kaynaklanıp kaynaklanmadığını araştırması gerekecektir.

C. HMK m. 191’e Göre Karşı İspat Hakkı:

Üçüncü ayrık durum ise karşı ispat hakkıdır. HMK m. 191’e göre diğer taraf, ispat yükünü taşıyan tarafın iddiasının doğru olmadığı hakkında delil sunabilir. Davacı taraf dava dilekçesi ile belli maddi vakıaları ileri sürer. Dava dilekçesi ile de bu maddi vakıaları ispatlayacak delilleri göstermekle yükümlüdür. Davalı taraf cevap dilekçesi vermeyerek davacı tarafın dava dilekçesinde ileri sürdüğü bu maddi vakıaları inkâr etmiş olur. Yargılamanın ilerleyen aşamalarında davacının dava dilekçesinde belirtmediği başka maddi vakıalar ileri sürmesi durumunda davalı açısından karşı ispat hakkı doğacaktır. Çünkü davaya cevap dilekçesi vermeyerek inkâr ettiği davacının maddi vakıalarının dışında yeni maddi vakıalarla karşı karşıya kalan davalının bu durum karşısında karşı ispat hakkı çerçevesinde delil sunma hakkı doğmaktadır. Öğretide bazı hukukçular yukarıda belirttiğimiz davalının inkâr çerçevesinde delil sunma hakkının da bir tür karşı ispat hakkı olduğunu savunmaktadırlar. (Bkz. Bilge Umar, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, Yetkin Yayınları, 2. Baskı, 2014, s. 589) Biz aynı düşüncede değiliz. Cevap dilekçesi vermeyen davalının inkâr çerçevesinde delil sunma hakkı ile yargılamanın ilerleyen aşamalarında davacının yeni maddi vakıalar ileri sürmesi durumunda delil sunma hakkının birbirinden ayrı iki ayrık durum olduğunu düşünüyoruz. Birincisinde yani inkâr çerçevesinde delil sunma hakkı cevap dilekçesi verme süresinin geçmesi ile başlamakta ikincisinde ise davacının tahkikat aşamasında dava dilekçesinde olmayan yeni maddi vakıalar ileri sürmesi ile başlamaktadır. Birincisi sadece inkâr çerçevesinde delil sunma hakkı ile sınırlı iken ikincisi davacının gösterdiği yeni maddi vakıaları tamamen çürütmek hakkını ve bu hak kapsamında ispatlayabileceği karşı maddi vakıalar ileri sürme hakkını da kapsamaktadır. Dolayısıyla HMK m. 191’e göre karşı ispat hakkı davalıya inkâr çerçevesinde ispat hakkından daha geniş bir hak tanımaktadır.

V. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

T.C.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu

ESAS NO : 2014/13-856
KARAR NO : 2016/523
TARİH: 26.04.2016
Taraflar arasındaki “menfi tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ulukışla Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 07.03.2013 gün ve 2012/117 E. 2013/21 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 10.10.2013 gün ve 2013/11328 E. 2013/25001 K. sayılı ilamıyla;

(…Davacı, davalının kendisi aleyhine Ulukışla İcra Müdürlüğünün 2011/138 esas sayılı dosyası ile icra takibi başlattığını, davalı ile herhangi bir alışverişlerinin olmadığını, borcunun bulunmadığını ileri sürerek, icra takibi nedeniyle borçlu olmadığının tespiti ile kötüniyet tazminatına hükmedilmesini istemiştir.

Davalı, babalarına ait taşınmazların paylaşımını yaptıklarını, davacının Beypınarı mevkiinde bulunan taşınmaz hissesini 15.5.1993 tarihinde 3.500 DM karşılığında kendisine sattığını, davacı kardeşinin bedelini almasına rağmen hissesini devretmediğini savunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece ispat yükü kendisine düşen davalının alacağını ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, icra takibinden dolayı menfi tespit isteğine ilişkindir. Kural olarak, menfi tespit davalarında ispat yükü alacaklıdadır. Davalı alacaklı, babalarına ait taşınmazların paylaşımını yaptıklarını, davacının Beypınarı mevkiinde bulunan taşınmaz hissesini 15.5.1993 tarihinde 3.500 DM karşılığında kendisine sattığını, davacı kardeşinin bedelini almasına rağmen hissesini devretmediğini savunarak tanık deliline dayanmıştır. Mahkemece davalının tanık dinletme talebi HMK.nun 141.maddesi dayanak gösterilerek reddedilmiş ise de, somut olayda bu kanun hükmü uygulanamaz. Tarafların kardeş olduğu gözetildiğinde HMK.nın 203/1 maddesi gereğince tanık dinlenebilir. Öyle olunca davalının tanıkları celp edilip dinlenmeli ve varsa davacıdan karşı delilleri sorulup toplanarak, deliller değerlendirildikten sonra hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmelidir. Mahkemenin bu yönü göz ardı ederek yanlış değerlendirme ve eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesis etmiş olması usul ve yasaya aykırıdır...) gerekçesiyle davalı yararına bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, davacının kardeşi olan davalı tarafından, miras paylaşımı sırasında davacıya düşen hissenin haricen kendisine satıldığı, satış bedelinin ödenmesine rağmen tapudaki devir işlemlerinin yapılmadığı ileri sürülerek ödenen satış bedelinin tahsili için yapılan icra takibi nedeniyle borçlu olmadığının tespiti isteminden ibarettir.

Mahkemece, davanın kabulüne dair verilen karar, davalının temyizi üzerine Özel Dairece, yukarıda açıklanan nedenlerle davalı yararına bozulmuştur.

Mahkemece, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun sistematiği ve kanun gerekçesinde açıklandığı üzere Kanun'da belirtilen sürelerden sonra davada yeni delil sunulmasının yasak olduğunun kural olarak benimsenmesi karşısında; davaya cevap vermeyen davalının ön inceleme duruşmasında vaki olan tanık dinletme talebinin kanuni süreye riayet edilmediğinden reddinin gerektiği, ayrıca davalı ispat yükü kendisine ait olan menfi tespit davasında süresinde ileri sürmediği, tanık delili dışında bir delil sunamayarak takip konusu alacağını kanıtlayamadığı gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

Direnme kararını, davalı vekili temyize getirmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; borçlu tarafından açılan menfi tespit davasında usulüne uygun tebligata rağmen ön inceleme duruşmasından önce davaya cevap vermeyen ve delil bildirmeyen, ön inceleme duruşmasında delil olarak sadece icra dosyası ve tanık deliline dayanan davalı alacaklının, ön inceleme duruşmasında tanık deliline dayanıp dayanamayacağı ve ön inceleme duruşmasından sonra bildirdiği tanıkların dinlenilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle, konu ile ilgili yasal düzenlenmelerin incelenmesi gerekir.

Anayasanın 90. maddesinin beşinci fıkra hükmü uyarınca, milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınacak olması nedeniyle ilk olarak belirtilmesi gerekir ki; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından bir tanesi de yargılamanın “makul bir süre içinde” bitirilmesi ilkesidir.

Bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), devletlerin yasal sistemlerini mahkemelerin 6. maddede yer alan şartlara, makul bir sürede yargılama dahil olmak üzere uyacak şekilde düzenlemek ile görevli olduğunu belirtmiştir (AİHM, Zimmerman ve Steiner –İsviçre, 13 Temmuz 1983, 29. paragraf).

Bir davaya taraf olan herkesin karşı taraf karşısında kendisini önemli bir dezavantajlı konumda bırakmayacak şartlarda, iddialarını mahkemeye sunabilmesi için makul bir fırsata sahip olabilmelidir (AİHM, De Haes ve Gijsels-Belçika, 24 Şubat 1997).

Tarafların gösterilen tüm delillerden haberdar olması ve görüş bildirebilmesi de adil yargılanma hakkı kapsamında gözetilmesi gereken ilke olarak belirtilmiştir (AİHM, Borgers-Belçika, 30 Ekim 1991).

Anayasanın 141. maddesinde de “davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması yargının görevidir” denilmek suretiyle davaların makul bir süre içerisinde bitirilmesi gerekliliği açıkça düzenlenmiştir.

Açıklanan bu ilkelere paralel olarak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (6100 sayılı HMK)’nda yargılamanın makul sürede bitirilmesini sağlamak amacıyla düzenlemeler yapılmış ve bu amaca ulaşılabilmesi için önemli bir katkı sağlayan delillerin bildirilme zamanı özel olarak düzenlenmiştir.

Delillerin belirli bir zaman dilimi içinde gösterilip sunulması yargılamayı çabuklaştıracak olmasının yanı sıra, taraflara da gösterilen delillerden haberdar olarak zamanında bunlara karşı delil veya görüş bildirebilme imkanı tanıyacak, böylece uyuşmazlıklar en kısa sürede adilane çözüme kavuşacaktır.

Öncelikle 6100 sayılı HMK’nın delillerin ibrazıyla ilgili “Dava Dilekçesinin İçeriği” başlıklı 119/1-e-f maddesine göre; davacı, dava dilekçesinde, iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerini ve iddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğini açıkça göstermek zorundadır.”

Maddenin gerekçesinde bu gerekliliğin, 6100 sayılı HMK’da bir yenilik olarak düzenlendiği ifade edilmiştir. Davacının genel ifadelerle delillerini belirtmesi yeterli sayılmayıp hangi delillere dayandığı dilekçeden anlaşılmalıdır. Delillerin bildirilmesine ilişkin bu düzenleme, somutlaştırma yükünün de bir gereğidir (Hakan Pekcanıtez, Oğuz Atalay, Muhammet Özekes, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Ankara 2015, 3. Bası, s. 277).

6100 sayılı HMK’nın “Belgelerin Birlikte Verilmesi” başlıklı 121/1. maddesine göre; dava dilekçesinde gösterilen ve davacının elinde bulunan belgelerin asıllarıyla birlikte harç ve vergiye tabi olmaksızın davalı sayısından bir fazla düzenlenmiş örneklerinin veya sadece örneklerinin dilekçeye eklenerek, mahkemeye verilmesi ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer alması zorunludur. Ayrıca, aynı Kanunun “Cevap Dilekçesinin İçeriği” başlıklı 129/1-d-e. maddelerine göre, cevap dilekçesinde; davalının savunmasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri ile savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğinin bildirilmesi gerekir. “Bu husus, davalının savunmasını somutlaştırma yükünün gereğidir. Davalı da davacı gibi yazılı delillerini cevap dilekçesine ekleyerek mahkemeye vermeli ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamalarda bulunmalıdır (Hakan Pekcanıtez, Oğuz Atalay, Muhammet Özekes, s. 306).

“Süresinde Cevap Dilekçesi Verilmemesinin Sonucu” başlıklı 6100 sayılı HMK’nın 128/1. maddesine göre; süresi içinde cevap dilekçesi vermemiş olan davalı, davacının dava dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaların tamamını inkâr etmiş sayılır.” “Davayı inkar etmiş sayılan davalı, daha sonra ikici cevap dilekçesi veremez. Zira ikinci cevap dilekçesi cevaba cevap dilekçesine karşı verilir. Cevap dilekçesi vermemiş olan davalının sadece inkar ile yetinmiş olduğu varsayılır ve ön inceleme ile tahkikat aşamasında sadece inkar çerçevesinde savunma yapabilir ve bu yönde ispat faaliyetinde bulunarak delil gösterebilir (Hakan Pekcanıtez, Oğuz Atalay, Muhammet Özekes, Sh. 294-295). “Süresinde cevap vermediği için davayı inkar etmiş sayılan davalı, davacının dava dilekçesinde bildirdiği vakıaların doğru olmadığını (inkarı) ispat için karşı delil gösterebilir. Davalı, davayı inkarının karşı delilini göstermek bahanesi ile, yeni vakıalar (mesela zamanaşımı veya borcu ödediğini ileri sürerse, bununla savunmasını genişletmiş olur; bu ise kural olarak yasaktır. Bu halde mahkeme, davacının iddiasının doğru olmadığını ispat için davalının göstereceği delilleri inceleyip, davacının delilleri ile birlikte değerlendirerek varacağı sonuca göre hüküm vermelidir.” (Baki Kuru, Ramazan Arslan, Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Ankara, 2014, 25. Baskı, Sh.317)

6100 sayılı HMK’nın “Ön İncelemenin Kapsamı” başlıklı 137/1. maddesine göre; dilekçelerin karşılıklı verilmesinden sonra ön inceleme yapılır. Mahkeme ön incelemede; dava şartlarını ve ilk itirazları inceler, uyuşmazlık konularını tam olarak belirler, hazırlık işlemleri ile tarafların delillerini sunmaları ve delillerin toplanması için gereken işlemleri yapar, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebileceği davalarda onları sulhe (Ek ibare: 07/06/2012-6325 S.K./35.md) veya arabuluculuğa teşvik eder ve bu hususları tutanağa geçirir.

6100 sayılı HMK’nın “Ön İnceleme Duruşması” başlıklı 140/5. maddesine göre; ön inceleme duruşmasında, taraflara dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları için iki haftalık kesin süre verilir. Bu hususların verilen kesin süre içinde tam olarak yerine getirilmemesi hâlinde, o delile dayanmaktan vazgeçilmiş sayılmasına karar verilir. Aynı Kanunun 119 ve 121. maddelerinde delillerin gösterilmesinden bahsedilmesine rağmen, 137 ve 140. maddelerinde delillerin sunulmasından ve toplanmasından bahsedilmektedir. Burada vurgulanması gereken husus özellikle 140. maddede “dilekçelerinde gösterdikleri” ibaresinin kullanılmış olmasıdır.

6100 sayılı HMK’nın 140. maddesinin gerekçesinde belirtildiği üzere taraflar, delil olarak dayandıkları belgeleri dilekçelerine ekleyerek vermek ya da başka yerden getirilecekse, bunu belirtmek zorundadırlar. Şayet taraflar, bu konuda yapmaları gereken işlemleri eksik bırakmışlarsa, tahkikata başlamadan önce, taraflara son kez kısa bir süre verilerek bu eksiklikleri tamamlamaları düşünülmüştür. Taraflar bu şanslarını da doğru kullanamazlarsa, artık tahkikat mevcut delillerle yürütülecek ve tarafların o delile dayanmaktan vazgeçtikleri kabul edilecektir.

Özetle; 6100 sayılı HMK’nın 119/1-f maddesine göre; dava dilekçesinde iddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği, 129/1-e maddesine göre de, cevap dilekçesinde; savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğinin belirtilmesi gerekir. 6100 sayılı HMK’nın 137 ve 140.maddelerinde ise; 119 ve 129.maddelerdeki düzenlemenin aksine, delillerin belirtilmesinden değil, tarafların delillerini sunmaları ve delillerin toplanması için gereken işlemleri yapmasından bahsedilmiştir. Buna göre; delillerin dava ve cevap dilekçelerinde belirtilmesi; dilekçelerinde belirtikleri delillerin en geç ön inceleme duruşmasında mahkemeye sunulması, başka bir yerden getirtilecek olması halinde delillerin toplanması için gerekli işlemlerin yapılması gerekir. Yani dava ve cevap dilekçelerinin verilmesinden sonra tarafların iddia ve savunmalarını kanıtlayıcı delil bildirmeleri mümkün değildir.

Dilekçelerin teatisi aşamaları bu şekilde net sürelere bağlı olarak düzenlendikten sonra yasa koyucu, “delil” bildirmenin “süreye” bağlı olduğunu tekrar vurgulayan 145. maddeye yer vermiştir. 6100 sayılı HMK’nın “Sonradan Delil Gösterilmesi” başlıklı 145/1. maddesine göre; taraflar, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler. Ancak bir delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir.

6100 sayılı HMK’nın 145. maddesinin birinci cümlesinde de tarafların, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremeyecekleri açıkça belirtilmiştir. 145. maddenin ikinci cümlesinde; birinci cümledeki tarafların Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremeyeceklerine ilişkin olarak getirilen istisnanın dava ve cevap dilekçelerinde hiç delil belirtmeyen, ön inceleme aşamasında da delillerini sunmayan veya toplanması için gerekli işlemleri yapmayan tarafların tahkikat aşamasında delil bildirme haklarının olduğu şeklinde anlaşılması mümkün değildir. 145.maddenin gerekçesinde, “uygulamada, davaların uzamasının temel sebeplerinden birinin de gereksiz yere yeni delil sunulması ve bu konuda taraflara verilen sürelere uyulmaması olduğunun bilindiği, maddenin ilk fıkrasıyla, Kanunda belirtilen sürelerden sonra, davada yeni delil sunulmasının yasak olduğunun kural olarak benimsendiği, fakat iki istisnanın kabul edildiği, bunun için; yeni delil sunulması talebinin yargılamayı geciktirme amacı taşımaması veya delilin süresinde sunulmamasının ilgili tarafın kusuru dışında bir sebebe dayanması halinde, hâkimin gerekçesini de belirtmek şartıyla, yeni delil sunulmasına izin verebileceği, bu şekilde delil sunma kuralına istisna getirilmesinin hukuki dinlenme hakkının tabii bir sonucu olduğu” belirtilmiştir.

Tahkikatın amacı, kural olarak delil toplamak değil, delilleri incelemek ve değerlendirmektir; aksi halde tahkikat tamamlanamaz ve yargılama uzar. Bu sebeple 145 inci maddede belirtilen ve tarafın etki alanı dışında kalan çok özel durumlar dışında, sonradan delil sunulması halinde bu deliller dikkate alınmamalıdır. Keza, tarafların 145 inci madde şartları oluşmadan sonradan delil sunması ya da kanun yoluna başvururken bu şekilde delilleri dilekçesine ekleyip vermeleri kabul edilmemelidir (Hakan Pekcanıtez, Oğuz Atalay, Muhammet Özekes, s. 332-333).

Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; 6100 sayılı HMK’nın sistematiği içinde; tahkikat aşamasına geçilmezden evvel tarafların uyuşmazlıkların çözümü için ileri sürdükleri delillerin daha işin başında belirlenerek tahkikatın etkin bir şekilde yapılmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Yargılamanın etkin ve makul bir süre içinde bitirilmesi için delil gösterilmesi dilekçelerin teatisi (dava, cevap, cevaba cevap ve ikinci cevap) aşamasına hasredilmiştir. Buna göre, dilekçelerin teatisi aşamasında herhangi bir delil bildirmeyen davacı veya davalıya ön inceleme duruşmasında delillerini bildirmesi için yeni bir süre verilmesine imkân bulunmamaktadır.

Somut olayda; dava dilekçesi 20.11.2012 tarihinde davalıya tebliğ edilmiş, davalı yasal süresi içinde davaya cevap vermediği gibi herhangi bir delil de bildirmemiştir. 28.02.2013 tarihli ön inceleme duruşmasında mahkemece taraflara uyuşmazlıkla ilgili olarak hangi delillere başvurduklarının sorulması üzerine davalı delilerinin; “Ulukışla İcra Müdürlüğünün 2011/138 Esas sayılı dosyası ve tanıklar” olduğunu beyan etmiş, ön inceleme duruşmasından sonra da tanıklarının isimlerini bildiren dilekçe vermiştir.

Yukarda belirtilen yasal düzenlemeler dikkate alındığında, usulüne uygun tebligata rağmen yasal süresi içinde davaya cevap vermediği gibi herhangi bir delil de bildirmeyen davalının ön inceleme duruşmasında delillerini bildirmesi ve ön inceleme duruşmasından sonra da isim ve adreslerini bildirdiği tanıkların dinlenilmesi mümkün değildir.

Görüşmeler sırasında bir kısım üyeler tarafından; ön inceleme duruşması yapılmadan, tensiple taraflara, dilekçelerinde göstermiş oldukları ve belge niteliğindeki delilleri sunmaları veya bulundukları yerlerle ilgili açıklamada bulunmaları için süre verilmesinin sonuç doğurmayacağı, delilin, çekişmeli vakıaların ispatı için gösterileceği, ön inceleme duruşması yapılmadan, tarafların üzerinde anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar belirlenmeden, taraflardan tanıklarının isim ve adreslerini göstermelerinin de beklenemeyeceği, bu sebeple ön inceleme duruşmasında delilerinin; “Ulukışla İcra Müdürlüğünün 2011/138 Esas sayılı dosyası ve tanıklar” olduğunu beyan eden ve ön inceleme duruşmasından sonra tanıklarını bildiren davalının tanıklarının dinlenerek sonucunu uygun bir karar verilmesi gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda belirtilen nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

Hal böyle olunca, yerel mahkemenin davaya cevap vermeyen davalının ön inceleme duruşmasında vaki olan tanık dinletme talebinin kanuni süreye riayet edilmediğinden reddine dair direnme kararı yerindedir.

Ne var ki, Özel Daire bozma nedenine göre, davanın esasına yönelik diğer temyiz itirazları incelenmediğinden, bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun bulunduğundan, davalı vekilinin işin esasına ilişkin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 13. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 20.04.2016 gününde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla karar verildi.

15 Mayıs 2017 Pazartesi

VASİYETİN TENFİZİ DAVASINDA VASİYETİN İPTALİ DAVASININ SONUCUNUN BEKLENİLMESİ


VASİYETİN TENFİZİ DAVASINDA
VASİYETİN İPTALİ DAVASININ SONUCUNUN BEKLENİLMESİ

I. GİRİŞ:

Ülkemizde miras hukukunu ilgilendiren konuların başında vasiyetnameler ve vasiyetnamelere konu davalar gelmektedir. Bu makalemizde vasiyetin tenfizi davalarının açılma süresi ile süresinden önce açılan davaların hukuki durumunu değerlendireceğiz.

II. VASİYETNAMENİN TENFİZİ DAVASI:

Tam metnini aşağıya alıntıladığımız Yargıtay 3. HD’nin Esas: 2016/668; Karar: 2016/4520 ve Tarih 24.03.2016 sayılı kararında vasiyetnamenin tenfizi davaları, “Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 13.02.1991 gün, 648-65 sayılı kararında da açıkça vurgulandığı üzere, bir ayni hakkın tesisi için değil, yalnızca Sulh Hukuk Mahkemesi'nce açılan vasiyetnamenin, TMK’nun 595 ve izleyen maddelerinde düzenlenen tebliği işlemlerinin tamamlanmasından ve gerekli yasal sürelerin geçmesinden sonra herhangi bir itiraza uğramadığı ve iptalinin istenmediği bu nedenle de kesinleşmiş olduğunun tespiti içindir. Diğer bir anlatımla, vasiyetnamenin tenfizi davası, vasiyetnamenin açılıp itiraza uğramadığı veya yapılan itirazların sonuçsuz kaldığının tespitinden ibarettir. Bu tespit başlı başına ayni bir hakkın geçirimini sağlamaz.” tanımını yapmıştır.

III. VASİYETNAMENİN AÇILMASININ SONUCU:

Vasiyetnamenin açılmasının bir takım hukuki sonuçları bulunmaktadır. Vasiyetnamenin açılması ile vasiyetnamede hak sahibi olan kişi vasiyet edilen mallara sahip olma hakkını elde eder. Ancak vasiyetname ile hak ihlaline uğradığını düşünen başka hak sahipleri de olabilir. Örneğin vasiyetnamenin hukuken geçerli olmadığını gerekli şekil ve zorunlu unsurları taşımadığını ve bu nedenle de iptaline karar verilmesi gerektiğini savunan hak sahipleri çıkabilir. Bu durumda vasiyetnamenin uygulanması geriye dönüşü mümkün olmayan durumların ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu nedenle vasiyetnamenin iptali için öngörülen bir yıllık dava açma süresinin geçmesinin beklenilmesi ve bu süre geçtikten sonra vasiyetnamenin tenfizi davasının açılması gerekmektedir.

IV. VASİYETNAMENİN İPTALİ DAVASI AÇILMASI:

Vasiyetnamenin yerine getirilebilmesi için vasiyetnamenin açıldığının ve iptali için yasada öngörülen sürenin geçtiğinin belirlenmesi gerekir. Vasiyetnamenin iptali davası açılması halinde sonucunda verilecek hüküm, vasiyetnamenin yerine getirilmesine ilişkin davanın sonucunu etkileyecek nitelikte olduğundan, bir yıllık iptal davası açma süresi ve açılmış dava varsa sonucunun beklenilmesi gerekir. Çünkü vasiyetname iptal edilirse yerine getirilecek bir vasiyetname kalmayacaktır. Bu durumda vasiyetnamenin tenfizi davası açmakta da hukuki yararda bulunmayacaktır.

V. VASİYETNAMENİN İPTALİ DAVASI SÜRESİ DOLMADAN VASİYETNAMENİN TENFİZİ DAVASI AÇILMASI:

Uygulamada en çok karşılaşılan yanlışlardan biri de vasiyetnamenin iptali davası açma süresi geçmeden vasiyetnamenin tenfizi davasının açılmasıdır. Vasiyetnamenin iptali davası vasiyetnamenin bütün hüküm ve sonuçlarını doğrudan etkileyebileceğinden vasiyetnamenin tenfizi davasının bir yıllık iptal davası süresinden önce açılmasında davacı açısından hukuki yarar yoktur. Ancak usul ekonomisi açısından da açılmış bir davanın hemen reddine karar verilmesi doğru değildir.

Aşağıda tam metnini verdiğimiz Yargıtay kararında yüksek mahkeme bu durum için Hal böyle olunca mahkemece; vasiyetnamenin iptali davasının açılabilmesi için kanunda öngörülen bir yıllık sürenin geçmediği göz önünde bulundurularak; taraflara vasiyetnamenin iptali davası açılıp açılmadığı sorulup, vasiyetnamenin iptaline yönelik dava açılmış ise açılan davanın sonucu beklenip, hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bu husus bozmayı gerektirmiştir.” tespitinde bulunmuştur.

Bu durumda yapılması gereken vasiyetnamenin iptali davası bulunup bulunmadığının araştırılması, eğer vasiyetnamenin iptali davası varsa bu davanın 6100 sayılı HMK m. 165’e göre bekletici sorun yapılması ve sonucuna göre hareket edilmesidir.

VI. YARGITAY KARARI:

T.C.
YARGITAY
3. HUKUK DAİRESİ

ESAS NO : 2016/668
KARAR NO : 2016/4520
TARİH : 24.03.2016

Y A R G I T A Y İ L A M I

Taraflar arasındaki vasiyetnamenin tenfizi davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalı Emine Bıyıklı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Y A R G I T A Y K A R A R I

Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili Necmiye'nin annesi ve müvekkili Mustafa'nın kayınvalidesi olan muris Ayşe Çetinkaya'nın, Erzin Noterliği'nde 18.02.2002 tarihinde düzenlediği vasiyetnameyle, maliki olduğu 2380 parsel numaralı taşınmazdaki 285/2140 hissesini, bu taşınmaz üzerinde bulunan evi ve 1344 parsel numaralı taşınmazdaki 300/33600 hissesini müvekkillerine bıraktığını, söz konusu vasiyetnamenin mahkemece açılıp, okunduğunu belirterek; vasiyetnameye konu taşınmazların müvekkilleri adına tescili suretiyle vasiyetnamenin yerine getirilmesine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı Emine Bıyıklı; davanın reddine karar verilmesini dilemiştir.

Dahili davalılar, Murat, Ahmet ve Mustafa Çetinkaya, cevap dilekçesi vermemiş, duruşmalara katılmamıştır.

Mahkemece; davanın kabulü ile Hatay ili, Erzin ilçesi, Yeşilkent Köyü, Hürriyet Mevkii, 2380 parsel nolu taşınmazda ve bu taşınmaz üzerinde bulunan biriketten yapılı 70 m²'lik alanda bulunan ev ile Hatay ili, Erzin ilçesi, Yeşilkent Köyü, Gökçeseki Mevkiinde bulunan 1344 nolu parsel sayılı taşınmazda muris Ayşe Çetinkaya'nın hissesinin iptali ile 1/2 oranında davacı Mustafa Çıtak ve 1/2 oranında Necmiye Çıtak adına kayıt ve tesciline karar verilmiş, hüküm, davalı Emine Bıyıklı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava; vasiyetnameye konu taşınmazların vasiyet alacaklısı olan davacı karı koca adına intikali ile vasiyetnamenin tenfizi istemine ilişkindir.

Vasiyetnamenin tenfizi davaları, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 13.02.1991 gün, 648-65 sayılı kararında da açıkça vurgulandığı üzere, bir ayni hakkın tesisi için değil, yalnızca Sulh Hukuk Mahkemesi'nce açılan vasiyetnamenin, TMK'nın 595 ve izleyen maddelerinde düzenlenen tebliği işlemlerinin tamamlanmasından ve gerekli yasal sürelerin geçmesinden sonra herhangi bir itiraza uğramadığı ve iptalinin istenmediği bu nedenle de kesinleşmiş olduğunun tespiti içindir.

Diğer bir anlatımla, vasiyetnamenin tenfizi davası, vasiyetnamenin açılıp itiraza uğramadığı veya yapılan itirazların sonuçsuz kaldığının tespitinden ibarettir. Bu tespit başlı başına ayni bir hakkın geçirimini sağlamaz.

Vasiyetnamenin yerine getirilebilmesi için vasiyetnamenin açıldığının ve iptali için yasada öngörülen sürenin geçtiğinin belirlenmesi gerekir.

Vasiyetnamenin iptali davası açılması halinde sonucunda verilecek hüküm, vasiyetnamenin yerine getirilmesine ilişkin davanın sonucunu etkileyecek nitelikte olduğundan, bir yıllık iptal davası açma süresi ve açılmış dava varsa sonucu beklenmeden hüküm tesisi usul ve yasaya aykırıdır.

Tüm bu bilgiler ışığında somut olay irdelendiğinde, davaya konu vasiyetnamenin Erzin Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 22.01.2010 tarih ve 2009/274 E.; 2010/8 K. sayılı ilamıyla açıldığı, vasiyetnamenin açılmasına ilişkin hükmün, 22.12.2015 tarihinde kesinleştiği, huzurdaki temyiz konu davanın, 09.03.2011 tarihinde, vasiyetnamenin açılması kararının kesinleşmesinden çok önce açılmış olduğu anlaşılmaktadır.

Hal böyle olunca mahkemece; vasiyetnamenin iptali davasının açılabilmesi için kanunda öngörülen bir yıllık sürenin geçmediği göz önünde bulundurularak; taraflara vasiyetnamenin iptali davası açılıp açılmadığı sorulup, vasiyetnamenin iptaline yönelik dava açılmış ise açılan davanın sonucu beklenip, hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bu husus bozmayı gerektirmiştir.

Bozma sebebine göre davalı Emine Bıyıklı'nın sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 24.03.2016 tarihinde oy birliğiyle karar verildi. 

18 Nisan 2017 Salı

BANKANIN HAYAT SİGORTASI YAPTIRMA ZORUNLULUĞUNUN KAPSAMI


BANKANIN HAYAT SİGORTASI YAPTIRMA
ZORUNLULUĞUNUN KAPSAMI

I. GİRİŞ:

Ülkemizde her yıl çok büyük ölçekte krediler alınıp verilmektedir. Bu kredilerin ödenmesini garanti altına almak için bankalar sigorta şirketleri ile ortak hareket edip alınan kredi için krediyi alan kişiye hayat sigortası yaptırmaktadırlar. Ancak bu hayat sigortaları süreli olup bitiminden sonra yenilenmesi tarafların istemine bağlıdır. Somut olay özelinde bankanın kredi için hayat sigortası yaptırma zorunluluğu bulunup bulunmadığını inceleyeceğiz.

II. HAYAT SİGORTASI YAPTIRMA ZORUNLULUĞU:

Bankaların verdikleri kredi için krediyi alan için hayat sigortası yaptırma zorunluluğu bulunmamaktadır. Yani hem kredi veren banka kredi borçlusunu hayat sigortası yaptırmaya zorlayamaz hem de krediyi alan kişi kendisini hayat sigortası yaptırması için bankayı zorlayamaz. Kişi eğer istiyorsa kendi olanakları ile hayat sigortası yaptırabilir ve aldığı krediyi bu sigortanın kapsamına sokabilir.

III. HAYAT SİGORTASININ YAPILMASI:

Banka tarafından kredinin verilmesi esnasında borçlu kişi hayat sigortası yapıldıysa hayat sigortasının süresi içinde meydana gelen ölüm olayları durumunda sigorta şirketi bakaya kredi borcunu ödemekle yükümlüdür. Ancak hayat sigortasının süresi dolduktan sonra bankanın hayat sigortasını yenileme ya da süresini uzatma zorunluluğu bulunmamaktadır. Yani kredi borçlusu beni daha önce hayat sigortası kapsamına almıştın, sigortanın süresi doldu, şimdi benim talebim olmaksızın bana yeniden hayat sigortası yapacaksın deme hakkına sahip değildir. Dolayısıyla kredi borçlusunun bir kere hayat sigortası yapılması sigorta süresinin bitiminde her iki tarafa da sigorta süresini uzatma ya da yeni bir hayat sigortası yaptırma hakkı vermemektedir.

IV. HAYAT SİGORTASININ YENİLENMESİ YA DA SÜRESİNİN UZATILMASI:

Hayat sigortasının bir kere yenilenmesi ya da bir kere süresinin uzatılması durumunda ise hukuki durum değişmektedir. Hayat sigortası bir kere yenilenir ya da süresi bir kere uzatılırsa bu durumda Yargıtay’ın tam metnini aşağıya aldığımız Hukuk Genel Kurulu kararında tespit ettiği gibi taraflar arasında bir “güven” ilişkisi kurulmuş demektir. Yani krediyi veren banka krediyi verirken hayat sigortası yapmakta, hayat sigortasının süresi dolduğunda ise hayat sigortasını yenilemekte ya da süresini uzatmakta ve böylece kredi borcu bitinceye kadar kredi borçlusunun hayat sigortası kapsamında tutulacağına ilişkin olarak kredi borçlusuna güven aşılamaktadır.

Bu noktadan sonra hayat sigortasının süresi biter ve sürenin bitiminden hemen sonra ölüm gerçekleşirse bu durumda banka hayat sigortasını tekrar yenilemediği için ya da tekrar süresini uzatmadığı için hukuken sorumlu kalmaya devam eder. Kredi borçlusunun arta kalan borcunun hayat sigortası kapsamında olması durumunda nasıl ki hayat sigortası tarafından borcu karşılanacaksa bu durumda da kredi borçlusunun arta kalan borcunu üstlenmek zorunda olup mirasçılarına yönelemez.

V. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

T.C.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu

ESAS NO : 2009/13-433
KARAR NO : 2009/580
TARİH : 23.12.2009

Taraflar arasındaki “İtirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 7. Tüketici Mahkemesince verilen 23.10.2007 gün ve 2007/177 E.-829 K. sayılı davanın reddine ilişkin kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 28.11.2008 gün ve 2008/9343-14269 sayılı ilamı ile, (…Davacı, davalıların murisi Gülizar Bademci’ye 29.4.2005 tarihli sözleşme ile 60.000.00 YTL konut kredisi kullandırıldığını, 15.08.2006 tarihinde Gülizar Bademci’nin vefat ettiğini, mirasçısı olan davalıların kredi borcunu ödemediği gibi, girişilen icra takibine haksız olarak itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptaline karar verilmesini istemiştir.

Davalılar, murisleri Gülizar Bademci’ye konut kredisi kullandırıldığını ve kredi sözleşmesi gereğince Gülizar Bademci lehine hayat sigortası yapılması gerektiğini, davalı banka ilk yıl için bunun yerine getirildiğini, ancak, ertesi yıl için hayat sigortasının yenilenmediğini ve murislerine bilgi de verilmediğini, bu hususun sözleşmeye aykırılık teşkil ettiğini, şayet hayat sigortası yaptırılsaydı davacının kredi alacağını hayat sigortacısı şirketten öncelikle tahsil edebileceğini belirterek davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davalıların murisi Gülizar Bademci’ye konut kredisi kullandırıldığı, kredi sözleşmesine göre kredi kullanan lehine hayat sigortası yapılmasının gerektiği, davacı bankanın ilk yıl için bu yükümlülüğün yerine getirmesine rağmen müteakip yıl için hayat sigortasının yenilenmediği, sigorta yapılması hususunun davacı banka yararına olduğu gibi kredi borçlusu yararına da olduğu, tacir ve güven müessesesi olan davacı bankanın hayat sigortasını yenilememekle ve kredi borçlusuna durumu haberdar etmemekle ağır kusurlu olduğu, kredi borçlusu davalıların murisi Gülizar’ın kredi borcu tam ödenmeden ölümü ile kredi borcunun sigorta tazminatından ödenme imkanının kalmadığı, buna sebebiyet veren davacı bankanın bakiye kredi alacağını talep edemeyeceği sonucuna varılarak davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Yukarıda da kısaca özetlendiği gibi dava, davalıların miras bırakanı tarafından kullanılan konut kredisinin kısmen ödenmemesi üzerine davacı banka tarafından girişilen icra takibine vaki itiraz nedeniyle itirazın iptaline ilişkindir. Taraflar arasındaki uyuşmazlık, kredi borçlusunun hayat sigortası ile sigortalanması hususunu düzenleyen kredi sözleşmesinin 10. maddesindeki düzenleme karşısında davalıları borçtan kurtaran bir davacı kusurunun bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.

Davalıların miras bırakanı Gülizar Bademci’nin 29.04.2005 tarihli sözleşmeye istinaden davacı bankadan 48 ayda geri ödeme koşulu ile 60.000.00 YTL tutarında konut kredisi kullandığı, geri ödemeler devam ederken kredi borçlusu Gülizar’ın 15.08.2006 tarihinde öldüğü, kredi taksitlerinin ödenmemesi üzerine davacı bankanın hesabı kat ederek 11.01.2007 tarihinde davalılar aleyhine icra takibine giriştiği ve davalıların itirazı üzerine icra takibinin durduğu dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Davalılar gerek davaya karşı verdikleri cevap dilekçelerinde gerekse yargılama sırasındaki beyanlarında, kredi sözleşmesinin 10. maddesine göre davacı bankanın kredi borçlusu Gülizar’a hayat sigortası yaptırması gerektiğini, nitekim ilk yıl yaptırdığını, müteakip yıl sigorta yaptırmadığını, şayet sigorta yapılsa idi, bankanın dair ve mürtehin sıfatı ile kredi borcunun sigortacıdan tahsil edebileceğini ileri sürmüşlerdir.

Davacı banka ile davalıların miras bırakanı Gülizar arasında düzenlenen kredi sözleşmesinin 10. maddesinde aynen; “Borçlu, banka ile mutabık kaldığı ve aşağıda yer alan prim ödeme koşulları kapsamında, belirlenen sigorta şirketine banka alacağının tamamen tahsil edileceği tarihe kadar hayat sigortası yaptırmayı ve bu sigortada Akbank T.A.Ş.’nin dain ve müstehin olarak gösterildiğini, sigorta süresi içinde borçlunun vefatı halinde sigorta şirketince ödenecek tazminattan o tarihteki bankaya olan borcun mahsubundan sonra kalacak olan meblağın kanuni mirasçılarına ödenmesini, iş bu sigorta sözleşmesinin kredi geri ödeme süresi sonuna kadar yenileneceğini kabul, beyan ve taahhüt etmiştir.” şeklinde düzenleme yapılmıştır. Böyle bir düzenleme karşısında davacı bankanın TTK’nun 1321.maddesi anlamında menfaat sahibi olduğu ve yine anılan yasanın 1329.maddesi hükmü gereğince de sözleşmeden doğan hak ve menfaatleri sigortacıdan talep etmeye hakkı olduğu tartışmasızdır. Davacı bankanın kredi borçlusunun hayat sigortası yapılmasındaki asıl amacının kredi borcunun teminat altına alınması olduğu muhakkaktır. Belli bir prim ödeme borcu getirmekle birlikte hayat sigortası kapsamına alınmasında sigortalının da bir menfaatinin olduğu da açıktır. Böyle bir uyuşmazlıkta öncelikle sözleşme ile hangi tarafa veya taraflara hangi yükümlülüklerin getirildiği üzerinde önemle durulmalıdır. Yukarıda metni aynen alınan kredi sözleşmesinin 10.maddesindeki düzenlemede hayat sigortası ile ilgili davacı bankaya değil kredi borçlusuna bir yükümlülük getirildiği açık ve belirgindir. Davacı bankanın kendisi için zorunluluk getirmeyen ve kredi borcunun teminatlarından ilke olarak her zaman vazgeçebileceğinin kabulü gerekir. Bunun aksi, ancak, davacı banka kredi borçlusunu ilk yıl olduğu gibi müteakip yıl veya yıllar sigortalattığı halde devam eden yıl sigortalatmaz ve durumdan sigortalıyı haberdar etmez ise tartışılabilir. Şayet banka kredi borçlusunu birden fazla yıl sigortalatmış ise artık bundan sonraki yıllar için kredi borçlusuna sigortanın yenileneceği hususunda bir güven vermiş olacaktır. Bu halde dahi, sigortanın yenilenip yenilenmediği kredi borçlusu tarafından takibi gerekeceğinden, tarafların müterafik kusuru üzerinde durulmalıdır. Somut olayda ise, davacı banka ilk yıl sigorta yaptırmış, diğer yıl yaptırmamıştır. Bu durumda bankanın sigortanın yenileneceği ve bunun banka tarafından yerine getirileceği hususunda bir güven verdiğinden de söz edilemez. Böyle olunca mahkemece, davalıların sorumlu oldukları kredi borcu miktarı belirlenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yanlış değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, davalıların miras bırakanı tarafından kullanılan konut kredisinin kısmen ödenmemesi üzerine davacı Banka tarafından girişilen icra takibine vaki itirazın iptali istemine ilişkindir.

Yerel mahkemenin "davanın reddine" dair verdiği karar Özel Dairece yukarıda yazılı nedenle bozulmuş; Yerel mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Davacı Banka ve davalıların murisi Gülizar Bademci arasındaki 29.04.2005 tarihli Konut Kredisi Sözleşmesiyle murise konut kredisi kullandırıldığı, geri ödemeler devam ederken murisin 15.08.2006 tarihinde vefatından sonra kredi taksitlerinin ödenmemesi nedeniyle davacı Banka tarafından davalı mirasçılar aleyhine girişilen icra takibine vaki itiraz üzerine eldeki davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; birinci yıl için murise kendiliğinden hayat sigortası yaptıran davacı Bankanın, müteakip yıllar için bunu yaptırması gerekip gerekmediği ve bu konuda kredi kullanana güven verip vermediği, sözleşmenin 10. madde hükmü uyarınca davalıları borçtan kurtaran bir davacı kusuru bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.

Sözleşmenin “Hayat Sigortası” başlığı altında düzenlenen 10. maddesinde, “Borçlu, Banka ile mutabık kaldığı ve aşağıda yer alan prim ödeme koşulları kapsamında, belirlenen sigorta şirketine Banka alacağının tamamen tahsil edileceği tarihe kadar Hayat Sigortası yaptırmayı ve bu sigortada Akbank T.A.S.’nin dain ve mürtehin olarak gösterildiğini, sigorta süresi içinde borçlunun vefatı halinde sigorta şirketince ödenecek tazminattan o tarihteki Banka’ya olan borcun mahsubundan sonra kalacak olan meblağın kanuni mirasçılarına ödenmesini, işbu sigorta sözleşmesinin kredi geri ödeme süresi sonuna kadar yenileneceğini, kabul, beyan ve taahhüt etmiştir.” hükmü öngörülmüştür.

Kredi kullandırırken hayat sigortası yapan Bankanın, kullandırmış olduğu krediyi teminat altına almak istemesi doğaldır. Hayat sigortası yapılmasındaki temel amaç kredi borcunun teminat altına alınması olduğuna göre, sözleşme ile hangi tarafa yükümlülükler getirildiğinin, bu kapsamda değerlendirilmesi ve sonuca ulaşılması gerekir.

Az yukarıda içeriği açıklanan Kredi Sözleşmesinin 10. maddesinde yer alan ifadele göre, borçlu müteveffa Gülizar Bademcinin, “…belirlenen sigorta şirketine Banka alacağının tamamen tahsil edileceği tarihe kadar Hayat Sigortası yaptırma…” yükümlülüğü altına girdiği kuşkusuzdur.

Sözleşmede kredi veren sıfatını haiz olan Bankanın, 10. maddeyle getirmiş olduğu düzenleme, kendi lehine koyduğu bir hükümdür. Bu yönüyle Bankanın, kendi lehine yaptığı bir düzenlemenin aleyhine yorumlanarak yükümlülük altına sokulması olanaklı değildir.

Davacı Banka, sözleşmenin akdedildiği tarihte hayat sigortası yaptırmış, müteakip yıl için hayat sigortasını yenilememiştir. Kural olarak, bankanın, kendi lehine bir düzenleme içeren kredi borcunun teminatından her zaman vazgeçebileceği duraksamadan uzaktır.

Bundan ayrı; birinci yıl için murise kendiliğinden hayat sigortası yaptıran davacı Bankanın, müteakip yıllar için kredi borçlusunu sigortalatmış olup da, devam eden yıl sigortalatmaz ve durumdan sigortalıyı haberdar etmez ise ancak bu halde kredi borçlusuna sonraki yıllar için güven vermiş olacağından söz edilmesi olanaklıdır.

Sonuç itibariyle, ilk yıl hayat sigortası yaptırmış bulunan davacı Bankanın takip eden yıl için sigorta yaptırmadığı, dolayısıyla bu konuda davacılar murisine güven vermediği, sözleşmenin 10. madde hükmü uyarınca davalıları borçtan kurtaran bir davacı kusuru bulunmadığı açıktır.

Hal böyle olunca; Yerel Mahkemece, aynı yöne işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyularak davalıların sorumlu oldukları kredi borcu miktarının belirlenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, hatalı belirleme ve değerlendirme sonucu davanın reddine dair verilen kararda direnilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 23.12.2009 gününde oy birliği ile karar verildi.

11 Nisan 2017 Salı

TASARRUFUN İPTALİ DAVALARINDA YETKİ İTİRAZI VE ZORUNLU DAVA ARKADAŞLIĞI


TASARRUFUN İPTALİ DAVALARINDA
YETKİ İTİRAZI VE ZORUNLU DAVA ARKADAŞLIĞI

I. GİRİŞ:

Bu makalemizde tasarrufun iptali davalarında yetki itirazının önemli bir ayrıntısı olan zorunlu dava arkadaşlığının yetki itirazına etkisini tartışacağız.

II. TASARRUFUN İPTALİ DAVASI:

Tasarrufun iptali davaları 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 277 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Günlük hayatımızda borçlu kişiler genellikle haciz öncesinde bir kısım mallarını hacizden kurtarmak için haciz uygulanmadan önce başkalarına muvazaalı/danışıklı olarak satış yapmaktalar. Yapılan bu satış gerçekte bir satış işlemi değil haciz tehlikesine karşı yapılmış bir danışıklı işlem niteliğindedir. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen iptal davası açma hakkı bu şekilde kötüniyetli hareket eden borçlulara karşı alacaklıların haklarını korumalarına yardımcı olan bir dava türüdür.

III. TASARRUFUN İPTALİ DAVALARINDA YETKİLİ VE GÖREVLİ MAHKEME:

Tasarrufun iptali davaları için 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu özel bir yetki ve görev düzenlemesine gitmemiştir. Bu nedenle 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 50’inci maddesinin göndermesi ile bu davalarda yetki ve görev 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerine göre belirlenecektir.

Tasarrufun iptali davaları mal varlığı değerlerine ilişkin olması nedeniyle 6100 sayılı HMK m. 2 uyarınca asliye hukuk mahkemelerinin görev alanındadır.

Yetkiye gelince HMK’da tasarrufun iptali davaları ile ilgili özel bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu nedenle HMK m. 6’daki genel yetki kuralı uygulanır. Yani davalının bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. Dava taşınmazın aynını ilişkin olmadığından taşınmazın bulunduğu yer mahkemesinin yetkili olacağına ilişkin hüküm bu davalarda uygulanmaz.

Tasarrufun iptali davalarında en az iki davalı bulunur. Biri borçlu diğeri ise borçlunun malını devrettiği üçüncü kişi. Bu iki kişinin yerleşim yerleri farklı ise bu durumda davacı HMK m.7’ye göre her iki davalının yerleşim yerinden birini tercih ederek davasını açabilecektir.

IV. TASARRUFUN İPTALİ DAVALARINDA ZORUNLU DAVA ARKADAŞLIĞI:

Tasarrufun iptali davalarında hem borçlunun hem de borçlunun taşınmazını devrettiği üçüncü kişinin davalı olarak gösterilmesi zorunludur. Çünkü dava sonucunda verilecek hüküm her ikisinin de mal varlığında bir değişikliğe neden olacaktır. Borçlunun taşınmazını muvazaalı/danışıklı olarak devrettiği anlaşılırsa tasarrufun iptaline yani satışın iptaline karar verilecektir. Bu durumda taşınmazı satın almış olan üçüncü kişinin adına kayıtlı olan tapu kaydı iptal edilecek ve borçlu davalının adına yeniden tapu kaydı oluşturulacaktır. Dolayısıyla her iki davalı içinde tek bir hüküm kurulması zorunluluğu bulunmaktadır. Bu hükme karşı her ikisinin de itiraz kanun yoluna gidebilmeleri için her ikisinin de davada taraf olmaları zorunludur. Bu nedenle her iki davalı açısından zorunlu dava arkadaşlığı bulunmaktadır. Nitekim HMK m. 59’a göre;

Maddi hukuka göre, bir hakkın birden fazla kimse tarafından birlikte kullanılması veya birden fazla kimseye karşı birlikte ileri sürülmesi ve tamamı hakkında tek hüküm verilmesi gereken hallerde, mecburi dava arkadaşlığı vardır”

V. ZORUNLU DAVA ARKADAŞLIĞININ YETKİ İTİRAZINA ETKİSİ:

HMK m. 60’a göre;

Mecburi dava arkadaşları, ancak birlikte dava açabilir veya aleyhlerine de birlikte dava açılabilir. Bu tür dava arkadaşlığında, dava arkadaşları birlikte hareket etmek zorundadır. Ancak, duruşmaya gelmiş olan dava arkadaşlarının yapmış oldukları usul işlemleri, usulüne uygun olarak davet edildiği hâlde duruşmaya gelmemiş olan dava arkadaşları bakımından da hüküm ifade eder.”

Usul kanununun bu maddesine göre “dava arkadaşları birlikte hareket etmek zorundadır” dolayısıyla yetki itirazında bulunacak olan davalının yetki itirazının geçerli olması aynı itirazı diğerinin de ileri sürmesine bağlıdır. Örneğin davalı borçlunun yetki itirazında bulunmasına karşın davalı üçüncü kişi süresi içinde böyle bir itirazda bulunmamışsa bu itiraz geçerli bir yetki itirazı olmayacaktır. Davalı borçlu yetki itirazında bulunmuşsa ve davalı üçüncü kişide yetki itirazında bulunmuşsa o zaman her ikisinin de yetki itirazını usulüne uygun şekilde yapıp yapmadığına bakılacaktır. Yani yetki itirazları süresinde mi? Yetki itirazlarında yetkili mahkemeyi göstermişler mi? Eğer yetki itirazı süresinde ve yetki itirazında yetkili mahkemeyi de göstermişlerse bu durumda geçerli bir yetki itirazı var demektir ve mahkemece yetki itirazı öncelikle karara bağlanmak zorundadır. Nitekim tam metnini aşağıya alıntıladığımız Yargıtay kararında Yargıtay’da aynı tespitte bulunmuştur.

VI. YARGITAY KARARI:

T.C.
YARGITAY
17. Hukuk Dairesi

ESAS NO : 2014/17147
KARAR NO : 2014/13325
TARİH : 14.10.2014

Taraflar arasındaki tasarrufun iptali davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı mahkemenin yetkisizliğine dair verilen hükmün süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

-K A R A R-

Davacı vekili, davalı borçlu Ayhan Özyirmidokuz hakkında yaptıkları takip sırasında borçluya ait Mobil İletişim AŞ ait (B) grubu hisselerinin 199.000 adetini davalı Aydın Mıstaçoğlu'na 500 adet hissesini ise diğer davalı Rasim Mıstaçoğlu'na alacaklılarından mal kaçırmak amacıyla adına devir ettiğini tesbit ettiklerinden İİK'nun 277 ve devamı maddelerine göre borçlu ve davalı üçüncü kişiler arasındaki tasarrufun iptalini istemişlerdir.

Davalı Aydın ve Rasim Mıstaçoğlu vekilleri,süresinde ayrı ayrı verdikleri cevap dilekçeleri İstanbul olması nedeni ile yetkili mahkemenin İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi olduğunu belirterek yetki itirazında bulunmuşlardır.

Davalı borçlu, duruşmalara katılmamış ve cevap dilekçesi sunmamıştır.

Mahkemece, davacı alacaklı ve borçlu arasında imzalanan sözleşme ile yetkili mahkemenin Adana olduğu belirtilmiş ise de bunun sözleşmenin taraflarını bağladığı üçüncü kişiler yönünden bağlayıcılığı olmadığı, ancak davalı üçüncü kişilerin süresinde yetki itirazında bulundukları ve ikametgahlarının İstanbul olması nedeni ile ortak yetkili mahkemenin İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi olduğundan mahkemenin yetkisizliğine istem halinde dosyanın yetkili mahkemeye gönderilmesine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Uyuşmazlık, İİK'nun 277 ve devamı maddelerine göre açılan tasarrufun iptali davasına ilişkindir.

Bu tür davalarda, borçlu ve üçüncü kişiler zorunlu dava arkadaşı olup davalı tarafında yer almaları gerekmektedir. Öte yandan tasarrufun iptali davasında yetki kamu düzenine ilişkin olmadığından yetki itirazının zorunlu dava arkadaşı olan borçlu ve üçüncü kişiler tarafından birlikte ve süresinde yapılması gerekir. Somut olayda itiraz sadece davalı üçüncü kişiler tarafından ileri sürülmüş, borçlunun böyle bir itirazı olmamıştır.

Bu durumda, zorunlu dava arkadaşı olan davalıların usule uygun olarak yaptıkları bir itiraz olmadığından mahkemece, sadece üçüncü kişilerin itirazı ile yetkisizlik kararı vermesi usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ:Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacı alacaklıya geri verilmesine 14.10.2014 günü oy birliğiyle karar verilmiştir.

Başkan Üye Üye Üye Üye
A.Velioğlu A.Ş.Sertkaya A.Orhan M.Özcan S.Kul

5 Nisan 2017 Çarşamba

KAMULAŞTIRMASIZ EL ATMA DAVALARINDA GÖREV SORUNU


KAMULAŞTIRMASIZ EL ATMA DAVALARINDA
GÖREV SORUNU
I. GİRİŞ:

Ülkemizde kamu hizmetleri nedeniyle çok sayıda kamulaştırma işlemi yapılmaktadır. Bu işlemler nedeniyle de kamulaştırma davaları açılmaktadır. Bu makalemizde kamulaştırmasız el atma davalarında hangi yargı yerinin görevli olduğu konusunu inceleyeceğiz.

II. KAMULAŞTIRMASIZ EL ATMA:

Kamulaştırmasız el atam durumunu Anayasa Mahkemesi 25.09.2013 gün 2013/93 Esas, 2013/101 Karar sayılı kararında “Kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için taşınmaz zilyetliğinin idareye geçmesi ve taşınmazın fiilen kamu hizmetine tahsis edilmiş olması gerektiği...” şeklinde tanımlamıştır. Dolayısıyla öncelikle taşınmazın zilyetliği yani fiili hakimiyeti idareye geçmiş olmalı ve yine fiilen taşınmaz kamu hizmetine tahsis edilerek kullanılmaya başlanmış olmalıdır. Dolayısıyla fiili bir durumun yaratılmış olması gerekmektedir.

III. İMAR KISITLAMALARINDAN KAYNAKLANAN DURUMLAR:

İmar kısıtlamalarından kaynaklanan durumlarda aynı fiili durumun gerçekleştiği söylenemez. Örneğin bir taşınmazın imar planı içinde okul olarak gösterilmesi durumunda sadece hukuki bir durumun yaratıldığından söz edebiliriz. Bu durumda taşınmazın zilyetliği malikte kalmaya devam etmekte olup, yalnızca malikin tasarruf yetkisinin ilgili mevzuattan kaynaklanan bazı kısıtlamalara maruz kaldığı söylenebilir. Fiili bir durumdan söz edilemez.

IV. KAMULAŞTIRMASIZ EL ATMA DAVALARINDA ADLİ YARGI GÖREVLİDİR:

Yukarıda belirttiğimiz durumlarda yani idarenin fiilen taşınmazın zilyetliğini ele aldığı ve taşınmazı kamu hizmetine tahsis ettiği durumlarda ortada bir idari işlem olmadığı için yetkili ve görevli mahkeme taşınmazın bulunduğu yerdeki asliye hukuk mahkemeleridir. Çünkü doğrudan malikin zilyetliğine yönelik bir müdahale/el atma bulunmaktadır. Bu el atmanın temelinde bir idari tasarruf ya da işlem bulunmamaktadır. Dolayısıyla öncelikle iptali istenebilecek bir hukuki durum söz konusu değildir.

V. İDARİ YARGININ GÖREVLİ OLDUĞU ALAN:

11.06.2013 tarihinde yürürlüğe giren 6487 sayılı Yasanın 21. maddesi ile Kamulaştırma Kanununun Geçici 6’ıncı maddesinde yapılan değişiklik ile; “Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmi kurumlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların uygulamasıyla tasarrufu kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 03.05.1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan sonra idari yargıda dava açılabilir. Bu madde hükümleri karara bağlanmamış veya kararı kesinleşmemiş tüm davalara uygulanır.” hükmü getirilmiştir. Bu yasa değişikliği ile öngörülen durum idarenin aldığı bir karar ya da idari işlemle bir taşınmazın hukuki durumunda değişikliğe gitmesi ve o taşınmazın sahibinin tasarruf hakkının kısıtlanması durumudur. Taşınmazın sahibi idarenin bu işlemi ile artık taşınmazın halen mülkiyetine ve zilyetliğine sahip olsa da tasarruf edebilme olanağını büyük ölçüde yitirmektedir. İşte bu ve benzeri durumlar için yasa idari yargıda dava açabilme olanağı getirmiştir. Bu durumun kamulaştırmasız el atma davalarından iki önemli farkı bulunmaktadır. Birincisi temelinde bir idari işlem olması ve bu işlem sonucunda tasarruf yetkisinin kısıtlanmasıdır. İkincisi ise taşınmazın sahibi taşınmaz üzerindeki zilyetliğini devam ettirmektedir. Yani taşınmaz fiilen kamu hizmetine tahsis edilmiş değil hukuken kamu hizmetine imar planı içinde tahsisi edilmiş durumdadır. Nitekim tam metnini aşağıya alıntıladığımız Yargıtay 5. Hukuk Dairesi’nin 2013/25968 Esas; 2014/8956 Karar ve 31.03.2014 tarihli kararında da aynı hukuki durum tespit edilmiştir.

VI. YARGITAY KARARI:

T.C.
YARGITAY
5. Hukuk Dairesi

ESAS NO : 2013/25968
KARAR NO : 2014/8956 

Taraflar arasındaki kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili davasından dolayı yapılan yargılama sonunda: Davanın yargı yönünden reddine dair verilen yukarıda gün ve sayıları yazılı hükmün Yargıtay'ca incelenmesi, davacılar vekilince verilen dilekçe ile istenilmiş olmakla, dosyadaki belgeler okunup uyuşmazlık anlaşıldıktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir.

Mahkemece, dava konusu taşınmaza fiilen el atılmadığı, bu itibarla davanın idari yargıda görülmesi gerektiği kabul edilerek dava dilekçesinin yargı yolu bakımından reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar vekilince temyiz edilmiştir.

Yapılan yargılama sırasında dava konusu taşınmaza idarece fiilen el atılmadığı anlaşılmıştır.

11.06.2013 tarihinde yürürlüğe giren 6487 sayılı Yasanın 21. maddesi ile Kamulaştırma Kanununun geçici 6. maddesinde yapılan değişiklik ile; “Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmi kurumlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların uygulamasıyla tasarrufu kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 03.05.1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan sonra idari yargıda dava açılabilir. Bu madde hükümleri karara bağlanmamış veya kararı kesinleşmemiş tüm davalara uygulanır.” hükmü getirilmiştir.

Öte yandan Anayasa Mahkemesi'nin 25.09.2013 gün 2013/93 Esas, 2013/101 Karar sayılı ilamında da; “Kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için taşınmaz zilyetliğinin idareye geçmesi ve taşınmazın fiilen kamu hizmetine tahsis edilmiş olması gerektiği; imar kısıtlamalarında taşınmazın zilyetliğinin malikte kalmaya devam etmekte olup, yalnızca malikin tasarruf yetkisinin, ilgili mevzuattan kaynaklanan bazı kısıtlamalara maruz kaldığı, bu nedenle imar kısıtlamalarından kaynaklanan tazminat davalarının idari yargıda açılabileceği” kabul edilmiştir.

Açıklanan nedenlerle yargı yolu bakımından mahkemenin görevsizliği nedeniyle dava dilekçesinin reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir.

Davacılar vekilinin temyiz itirazları yerinde olmadığından usul ve yasaya uygun hükmün ONANMASINA, peşin alınan temyiz ve temyize başvurma harçlarının Hazineye irad kaydedilmesine, 31.03.2014 gününde oy çokluğuyla karar verildi.

Başkan Üye Üye Üye Üye

N.Başsorgun S.Z.Piyale Y.Tosun Ö.Avcı S.Mermerci

(Karşı oy) (Karşı oy)

KARŞI OY

Dava, kamu hizmetine tahsis edilen taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkin olup mahkemece dava dilekçesinin görev yönünden reddine hükmolunmuş ve Dairenin çoğunluk görüşü doğrultusunda davaya idari yargıda bakılması gerektiğinden bahisle hükmün onanmasına karar verilmiş ise de bu görüşün yerinde olmadığı kanaatindeyiz. Şöyle ki;

Dosyada bulunan kanıt ve belgelerden dava konusu taşınmaza davalı idarece fiilen el atılmadığı, ancak anaokulu alanı olarak kamu hizmetine tahsis edildiği anlaşılmaktadır.

6830 sayılı, 2942 sayılı ve bunu değiştiren 4650 sayılı Kamulaştırma Kanunlarında kamulaştırmasız el atma ile ilgili düzenlemeler bulunmamaktadır.

Kamulaştırmasız el atma 16.05.1956 gün 1-6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararı ile hukuk sistemimizde düzenlenmiştir. Bu kararla; taşınmazına kamulaştırmasız el atılan kişinin kamu tüzel kişiliğine karşı meni müdahale (el atmanın önlenmesi) davası açabileceği, ya da fiili duruma razı olarak kamu tüzel kişiliğine karşı mülkiyet hakkının devrine karşılık taşınmaz bedelinin tahsili istemli dava da açabileceği kabul edilmiştir.

İçtihadı Birleştirme kararının yol göstericiliği ile uzun yıllar fiili el atmalarda el atmanın önlenmesi ve taşınmaz bedelinin tahsili davaları Dairemizce çözümlenmiştir.

Anayasanın 38. maddesi mülkiyet hakkını korumaktadır. Mülkiyet hakkı ancak kamu yararı amacıyla sınırlandırılabilir (35/2). Bu da Anayasanın 46. maddesinde düzenlenen kamulaştırma yoluyla mümkündür.

Görüldüğü gibi Anayasamız kamulaştırmasız el atmayı düzenlememiştir.

Yasalarımıza “kamulaştırmasız el atma” kavramı 5999 sayılı Kamulaştırma Kanununda değişiklik yapılmasına ilişkin kanun ile 30.06.2010 tarihinde 2942 sayılı Yasaya eklenen geçici 6. madde ile girmiştir. Maddenin başlığı “ Kamulaştırmasız el koyma sebebiyle tazmin” olup, 09.10.1956 tarihi ile 04.11.1983 tarihi arasında “ fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararına ilişkin bir ihtiyaca tahsis edilerek tesis yapılan taşınmazlara veya kaynaklara; kısmen veya tamamen irtifak hakkı tesis etmek suretiyle malikin rızası olmaksızın fiili olarak el konulması sebebiyle malik tarafından ilgili idareden tazminat talebinde bulunulması” halinde izlenecek yasal prosedür] düzenlemiştir.

Yargıtay HGK’nun 15.12.2010 gün ve 2010/5-662-651 sayılı kararında açıklandığı üzere uzun yıllar kamu hizmetine tahsis edilen ancak amacın fiilen hayata geçirilmemesi nedeniyle kamulaştırma ya da takas cihetine gitmeyen davalı idarenin, malikin taşınmaz üzerindeki tasarruf hakkını belirsiz bir süre için kullanılamaz hale getirdiği, dolayısıyla malikin taşınmazdan mülkiyet hakkının özüne uygun şekilde yararlanma olanağı kalmadığı, taşınmaz malikinin mülkiyet hakkının hukuksal bir nedene dayanılmadan idarece engellendiği kuşkusuzdur.

Malikin taşınmaz üzerindeki egemenliği hukuk düzeninin sınırları içinde üçüncü kişilere karşı korunmuş ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesinde malike, hukuka aykırı olarak müdahalenin önlenmesini isteme hakkı tanınmıştır. Bir kişinin taşınmazına eylemli olarak el atıp tamamen veya kısmen kullanılmasına engel olunması ile, imar uygulaması sonucu o kişinin mülkiyetinde olan taşınmaza hukuken kullanmaya engel sınırlamalar getirilmesi arasında sonucu itibari ile bir fark bulunmamakta her ikisi de kişinin mülkiyet hakkının sınırlandırılması anlamında aynı sonucu doğurmaktadır.

Bundan da öte; programa alınmayarak amacın fiilen hayata geçirilmemesi nedeniyle kamulaştırma ya da takas cihetine gitmeyen davalı İdarece, pasif ve suskun kalınmak ve işlem tesis etmemek suretiyle taşınmaza müdahale edildiği; bu haliyle idarenin eyleminin, mülkiyet hakkının özüne dokunan ve onu ortadan kaldıran bir niteliğe sahip bulunan kamulaştırmasız el koyma olgusunun varlığı için yeterli bulunduğu muhakkaktır.

11.02.1959 gün ve 1958/17-1959/15 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre de; idarenin kamulaştırma yapmaksızın mülkiyet hakkına müdahale ederek taşınmazın aynına el atması durumunda uyuşmazlıkların adli yargıda görülmesi gerekir.

5999 ve 6487 sayılı Yasalarda düzenlenen ve Kamulaştırma Kanununa eklenen geçici 6. madde bir tasfiye yasasıdır. 1956-1983 tarihleri arasındaki uyuşmazlıkları düzenlemektedir.

6487 sayılı Yasanın metni 5999 sayılı Yasa ile aynıdır. Aynı olan metne eklemeler vardır. Her iki metinde de fiilen el atılan taşınmazlara ilişkin düzenleme getirilmektedir.

5999 ve 6487 sayılı Yasalar ile geçici 6. madde olarak yapılan ekleme Kamulaştırma Kanununa girdiğine göre 2942 sayılı Yasanın yetkili ve görevli mahkeme ve yargılama usulü başlığını taşıyan 37. maddesi “Bu Kanundan doğan tüm anlaşmazlıkların adli yargıda çözümlenmesi gerekenleri, taşınmaz malın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemelerinde basit yargılama usulü ile görülür.” demektedir. O zaman bu Yasada açıkça “idari yargıda görülür” şeklinde düzenlenmeyen uyuşmazlıklar, Adli Yargıda taşınmazın bulunduğu yer Asliye Hukuk Mahkemesinde görülecektir.

4650 sayılı Yasa ile değişik 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun, 09.10.1956 ile 04.11.1983 tarihleri arasında, kamulaştırmasız el atılan taşınmazlar ile ilgili olarak açılacak davalarda uygulanacak usul ve esaslara ilişkin tasfiye hükümlerini içeren geçici 6. maddesinde, 11.06.2013 tarihinde yürürlüğe giren 6487 sayılı Yasa ile yapılan değişiklik ile “… uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmi kurumlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların uygulamasıyla tasarrufu kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 03.05.1985 tarih ve 3194 sayılı İmar Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan sonra, idari yargıda dava açılabilir. Bu madde hükümleri karara bağlanmamış veya kararı kesinleşmemiş tüm davalarda uygulanır.” Hükmü getirilmiş ise de sözü edilen geçici yasa hükmü 09.10.1956 ile 04.11.1983 tarihleri arasındaki kamulaştırmasız el atmalarla ilgili olup, idari yargıda görülebilecek işleri de 3194 sayılı İmar Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemlerle sınırlamıştır.

Taşınmaz maliki, 3194 sayılı İmar Kanununa göre, idarenin yaptığı eylem ve işleme karşı idari yargılama usulü çerçevesinde, işlemin iptali için bir dava açabilecektir. Bu düzenleme taşınmaz bedelinin tahsiline dönük olarak açılacak davaların, idari yargıda görüleceği şeklinde bir hüküm içermemektedir.

Bundan ayrı Anayasa Mahkemesinin 25.09.2013 gün ve 2013/93 esas, 2013/101 sayılı ilamı Anayasanın 153. maddesi kapsamında bir iptal kararı olmayıp kurumları bağlayıcı nitelikte değildir.

Bu durumda kamulaştırma yapmaksızın suskun ve pasif kalmak ve işlem tesis etmemek veya eylemli olarak el atmak arasında kullanmaya engel sınırlamalar açısından bir fark yoktur. Mülkiyet hakkının sınırlandırılması anlamında aynı sonuç doğmaktadır.

Sonuç olarak;

1)6487 sayılı Yasanın 6. maddesi, 09.10.1956 ile 04.11.1983 tarihleri arasındaki kamulaştırmasız el atılan taşınmazlarla ilgili olarak açılacak davalarda uygulanacak usul ve esaslara ilişkin tasfiye hükümlerini içerdiğinden, daha sonraki uyuşmazlıklara uygulanamayacağı;

2)6487 sayılı Yasa ile Kamulaştırma Kanununa eklenen geçici 6. maddesinin 10. fıkrasındaki açıklamada; taşınmaz bedelinin tahsili davalarının da İdari Yargıda görüleceğine dair hüküm bulunmaması nedeniyle, bu davalarda da Kamulaştırma Kanununun 37. maddesi uyarınca adli yargının görevli ve yetkili olacağı;

3)16.05.1956 gün 1-6 sayılı; 11.02.1959 gün 1958/17 – 1959/15 sayılı; İçtihadı Birleştirme ve HGK'nun 15.12.2010 gün ve 2010/662-651 sayılı kararları göz önüne alındığında da, Adli Yargının görevli olacağı gerekçesiyle, çoğunluk kararına katılmıyor ve Adli Yargının görevli olduğunu bu nedenle işin esası incelenerek karar verilmesi gerektiğini düşünüyoruz. 31.03.2014

Üye Üye
Sinan Zeki Piyale Özcan Avcı

2 Nisan 2017 Pazar

KAYIP KAÇAK BEDELİ DAVALARINDA SON HUKUKİ DURUM


KAYIP KAÇAK BEDELİ DAVALARINDA
SON HUKUKİ DURUM

I. GİRİŞ:

Geçtiğimiz yıllarda en çok karşılaşılan dava türlerinden biri de kayıp kaçak bedeli davalarıdır. Bu konuda 6446 sayılı yasada önemli değişiklikler yapıldı ve gerek görülmekte olan davalarda gerekse yeni açılan davalarda mahkemelerin dikkat edecekleri konularda değişiklikler oldu. Bu makalemizde kayıp kaçak bedeli davalarının son durumunu inceleyeceğiz.

II. KAYIP KAÇAK BEDELİ:

Kayıp kaçak bedeli olarak ifade edilen bedel enerji şirketlerinin enerjiyi iletirken yaşadıkları kayıpların ve kaçak kullanımların bedelini abone olan tüketicilerden aldığı alacak kalemini ifade etmektedir. Bugüne kadar tartışma konusu olmasının nedeni enerji şirketlerinin kaçak enerji kullanımını önleyememelerinden kaynaklı kayıplarının yükünü tüketicinin üzerine yıkma çabası içinde olmasıdır. Yargıtay bu bedelin tüketiciden alınamayacağına karar vermekle bu konuda çok sayıda dava açılmasının da yolunu açmış oldu.

III. KAYIP KAÇAK BEDELİ DAVALARINDA DAVACININ TALEBİ:

Bu davalarda davacı, davalı elektrik şirketinin kendilerinden kayıp kaçak bedeli, dağıtım bedeli, iletim bedeli, PHS okuma bedeli adı altında haksız tahsilatta bulunduğunu, tahsil ettiği bu haksız bedellerin KDV’sini de ayrıca tahsil ettiğini, söz konusu tahsilatların hukuka aykırı olması nedeniyle kendilerine iadesine karar verilmesini talep etmektedir. Dolayısıyla kayıp kaçak bedeli kavramının içine dağıtım bedeli, iletim bedeli, PHS okuma bedeli gibi başka kalemlerde girmektedir. Ayrıca bu bedeller enerji şirketi tarafından kazanç sayıldığından vergilendirilmekte ve bu bedellerin KDV’si de yine tüketiciden alınmaktadır. Bu nedenle bu davayı açanlar kendilerine yansıtılan KDV’nin de iadesini talep etmektedirler.

IV. 6446 SAYILI YASADA YAPILAN DEĞİŞİKLİK:

6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu 17’inci maddesinin (ç) bendinde ve 10’uncu fıkrasında 04.06.2016 tarihinde aşağıdaki gibi değişiklik yapılmıştır. Buna göre;

ç- Dağıtım tarifeleri: Dağıtım şirketleri tarafından hazırlanacak olan dağıtım tarifeleri, elektrik enerjisinin dağıtım sistemi üzerinden naklinden yararlanan tüm gerçek ve tüzel kişilere eşit taraflar arasında ayrım gözetmeksizin uygulanacak hizmetlere ilişkin fiyatları, hükümleri ve şartları içerir. Dağıtım tarifeleri; dağıtım sistemi yatırım harcamaları, sistem işletim maliyeti, teknik ve teknik olmayan kayıp maliyeti, kesme - bağlama hizmet maliyeti, sayaç okuma maliyeti, reaktif enerji maliyeti gibi dağıtım faaliyetinin yürütülmesi kapsamındaki tüm maliyet ve hizmetleri karşılayacak bedellerden oluşur. Dağıtım şirketlerinin tarifelerine esas alınacak teknik ve teknik olmayan kayıplara ilişkin hedef oranlar bu kayıpları düşürmeyi teşvik edecek şekilde Kurul tarafından belirlenir. Kurulca belirlenen hedef oranlarını geçmemek kaydı ile teknik ve teknik olmayan kayıplara ilişkin maliyetler dağıtım tarifelerinde yer alır ve tüketicilere yansıtılır. Teknik ve teknik olmayan kayıplara ilişkin hedef oranlarının tespiti ve değiştirilmesi ile oluşacak maliyetin tarifelerde yer alması ve tüketicilere yansıtılmasına ilişkin usul ve esaslar Kurul tarafından düzenlenir.”

(10) Kurum tarafından gelir ve tarife düzenlemeleri kapsamında belirlenen bedellere ilişkin olarak yapılan başvurularda ve açılan davalarda; tüketici hakem heyetleri ile mahkemelerin yetkisi, bu bedellerin, Kurumun düzenleyici işlemlerine uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır.”

Bu maddelere göre davacının talep ettiği kayıp kaçak bedeli, dağıtım bedeli, iletim bedeli, PHS okuma bedeli ve bunlara ilişkin KDV’nin tüketicilerden alınabileceği ve bu bedellere ilişkin olarak açılacak davalarda da yargısal denetimin “bu bedellerin, Kurumun düzenleyici işlemlerine uygunluğunun denetimi ile sınırlı olduğu” belirlenmiştir.

Açılmış olan davalarla ilgili olarak da aynı yasanın Geçici 20’inci maddesine aşağıdaki düzenleme getirilmiştir.

Kurul kararlarına uygun şekilde tahakkuk ettirilmiş dağıtım, sayaç okuma, perakende satış hizmeti, iletim ve kayıp - kaçak bedelleri ile ilgili olarak açılmış olan her türlü ilamsız icra takibi, dava ve başvurular hakkında 17’nci madde hükümleri uygulanır.”

Dolayısıyla derdest olan davalarda da artık bu madde hükümleri uygulanacaktır. 6446 sayılı yasada yapılan değişiklikler geçmişe etkili olarak uygulanacak niteliktedir. Bu nedenle derdest dosyalarda yasa değişikliğinin dava konusu olaya uygulanmasının araştırılmasının yapılması gerekmektedir. 6446 sayılı EPDK yasasında yapılan değişiklikle enerji şirketlerinin tahsil ettiği ücretler yasal hale gelmiştir. Ancak EPDK’nın belirleyeceği miktarlarda tahsil edilebileceği sınırı getirilmiştir. Öyleyse derdest davalarda davacının talepleri bu yönüyle araştırılmalıdır. Bu amaçla dosya teknik bilirkişiye gönderilerek davacının talep ettiği kayıp kaçak bedeli, dağıtım bedeli, iletim bedeli, PHS okuma bedeli ve bunlara ilişkin KDV’nin EPDK’nın bu konuda getirdiği düzenleyici işlemlere uygun olup olmadığının tespitinin yapılması istenilmelidir.

Eğer davalı enerji şirketi EPDK’nın düzenleyici işlemlerinde belirtilen oranlardan daha fazla kayıp kaçak bedeli tahsilatı yapmışsa bu durumda yaptığı fazla tahsilatı iade etmek zorunda olduğundan davanın kabulüne karar verilmek zorundadır. Eğer davalı enerji şirketi EPDK’nın düzenleyici işlemlerinde belirtilen oranları geçmeyecek şekilde kayıp kaçak bedeli tahsilatı yapmışsa bu durumda dava konusuz hale gelmiş demektir. Dava konusuz hale geldiğinden karar verilmesine yer olmadığına kararı verilecektir.

Davanın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına kararı verilirken davacının davayı açarken haklı olup olmadığına bakılmak zorundadır. 6446 sayılı EPDK yasasında yapılan değişiklikle derdest davalar konusuz hale gelmiştir. Bu nedenle Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin 2016/16 Esas; 2016/16 Karar ve 14.12.2016 tarihli kararında; “Davanın konusuz kalması halinde, mahkemece; yargılamaya devam edilerek davanın açıldığı tarih itibariyle hangi tarafın haklı olduğunun tespit edilmesi, o taraf lehine yargılama giderleri ve vekalet ücretine karar verilmesi gerekir. Başka bir deyişle, yürürlüğe giren yeni yasa nedeniyle konusuz kalan davada, yeni yasanın yürürlüğe girmemiş olması halinde, davanın açıldığı tarih itibariyle haklı olan ve davasını avukat ile takip eden taraf lehine “maktu vekalet” ücretine hükmedilmesi, yargılama giderlerinin ise karşı taraftan tahsiline karar verilmesi gerekmektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 18.11.2009 tarih, 2009/18-421 E.-2009/526 K. sayılı ilamında “Dava tarihinde davasında haklı bulunan davacının, sonradan yürürlüğe giren yasa nedeniyle haksız duruma düşmesi söz konusu olmadığından, davacı lehine vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği belirtilmiştir.” şeklindeki tespite uygun olarak davanın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına ilişkin hüküm kurulacaktır.

Ayrıca yasa değişikliği öncesinde ki durum değerlendirildiğinde davacıdan haksız olarak kayıp kaçak bedeli, dağıtım bedeli, iletim bedeli, PHS okuma bedeli ve bunlara ilişkin KDV’nin tahsil edildiği tespit edilmişse davanın açıldığı tarihte davacının haklı olduğu ortaya çıkacaktır. Bu nedenle davacı lehine yargılama giderlerine hükmedilmesine zorunludur.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 18.11.2009 tarih, 2009/18-421 E.-2009/526 K. sayılı kararında “Dava tarihinde davasında haklı bulunan davacının, sonradan yürürlüğe giren yasa nedeniyle haksız duruma düşmesi söz konusu olmadığından, davacı lehine vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği” tespit edildiğinden ve yasal vekâlet ücreti aynı zamanda 6100 sayılı HMK m. 323/I-ğ hükmüne göre yargılama gideri olduğundan davacı lehine maktu vekâlet ücretine de hükmedilmesi gerekir.

Özetleyecek olursak 6446 sayılı yasada değişiklik yapıldığı tarihte derdest olan davalarda önce tahsil edilen miktarın EPDK’nın belirlediği oranların altında kalıp kalmadığına bakılacak, üstünde kalıyorsa davanın kabulüne karar verilecek, altında kalıyorsa dava konusuz kaldığı gerekçesiyle karar verilmesine yer olmadığına kararı verilecek ve dava açıldığı tarihte eğer davacı haklı durumdaysa davacı lehine yargılama giderlerine ve buna bağlı olarak da vekâlet ücretine hükmedilecektir.

V. ANAYASA MAHKEMESİNE YAPILAN BAŞVURU:

6446 sayılı yasanın 17’inci maddesi hakkında tüketici mahkemeleri tarafından Anayasa Mahkemesi’ne iptal başvurusunda bulunulmuştur. Söz konusu başvuru Anayasa Mahkemesi’nin 2016/137 Esas sayılı dosyasında halen devam etmektedir. Bu nedenle Anayasanın 152’inci maddesine göre iptal başvurusu 6100 sayılı HMK m. 165 uyarınca bekletici mesele yapılacaktır. Anayasada yazılı olan beş aylık bekleme süresi içinde Anayasa Mahkemesi tarafından bir karar verilmezse mevcut duruma göre karar verilmek üzere tahkikat aşamasına geçilecektir. Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvurunun üzerinden beş aydan fazla zaman geçtiği için artık beklemeye gerek yoktur. Bu tür davalarda mevcut duruma göre karar verilebilir. Anayasa Mahkemesi tarafından bir karar verilirse eğer o zaman bu karar dikkate alınmak zorundadır.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi Kararının tam metni ve hüküm fıkrası örneği aşağıdadır.

VI. HÜKÜM ÖRNEĞİ:

HÜKÜM: Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;

1-Konusuz kalan dava hakkında KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA,

2-Alınması gereken 29,20TL harcın peşin alınan 324,48 TL 'den mahsubu ile fazladan alınan 295,28 TL 'nin talep halinde davacı veya vekiline iadesine,

3-Davacı tarafından yapılan 250,00TL bilirkişi masrafı, 412,50 TL tebligat posta masrafı olmak üzere toplam 612,50TL 'nin davalıdan alınarak davacıya verilmesine,

4-Davacı kendini bir vekil ile temsil ettirdiğinden karar tarihinde yürürlükte olan A.A.Ü.T göre 1.800,00TL maktu vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya VERİLMESİNE,

5-Taraflarca dosyaya yatırılan ve kullanılmayan gider avansının karar kesinleştiğinde re'sen taraflara İADESİNE,

Dair taraf vekillerinin yüzlerine karşı gerekçeli kararın tebliğinden itibaren iki hafta içerisinde İstinaf yolu açık olmak üzere alenen verilen karar açıkça okunup, usulen anlatıldı.06/09/2016

VII. ANKARA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARI:

T.C.
ANKARA
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
24.HUKUK DAİRESİ   

ESAS NO : 2016/16
KARAR NO : 2016/16
TARİH : 14/12/2016

T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
K A R A R

BAŞKAN : FATMA ATABEKOĞLU (28493)
ÜYE : ÖZKAN TUNCER (33264)
ÜYE : SEVAL AKTEN (37215)
KATİP : DERYA TÜRKSOY (121532)

Mahkemece verilen karara karşı davalı vekilince istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.

İstinaf taleplerinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya okunup gereği düşünüldü:

TALEP: Davacı vekili dava dilekçesinde, davacı ile davalı arasında imzalanan abonelik sözleşmeleri gereğince davalı kurum tarafından davacı şirketten tahsil edilen kayıp-kaçak ve sayaç okuma bedeli olarak fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 19.000.00 TL alacağın davalıdan faiziyle tahsilini talep etmiştir.

CEVAP :Davalı vekili cevap dilekçesinde, davanın usulden ve esastan reddini istemiştir.

MAHKEME KARARI: Mahkemece, taraflar arasında imzalanan elektrik enerjisi satışına ilişkin abonelik sözleşmesine istinaden davalı tarafından davacıdan tahsil edilen kayıp-kaçak bedeli ve sayaç okuma bedelinin yargılama sırasında yürürlüğe giren kanunla yasal dayanağının oluştuğu ve davanın konusuz kaldığı gerekçesiyle konusuz kalan davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına, davanın açıldığı tarihteki mevzuat ve yerleşik Yargıtay içtihatları da gözetilerek hakkaniyet gereği davanın açılmasına sebebiyet veren davalı aleyhine yargılama gideri ve maktu vekalet ücretine hükmedilmesine karar verilmiş, davalı vekilince istinaf talebinde bulunulmuştur.

İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ: Davalı vekili, davanın reddedilmiş olmasına rağmen yargılama giderlerinin ve vekalet ücretinin davalıdan tahsiline karar verilmesinin, davalı yararına nispi vekalet ücretine hükmedilmemesinin AAÜT ile usul ve yasaya aykırı olduğunu belirterek istinaf yoluna başvurmuştur.

GEREKÇE: Davada, elektrik abonesi olan davacıdan tahsil edilen kayıp-kaçak vs. bedelin davalıdan tahsili talep edilmektedir.

Taraflar arasında birden fazla Elektrik Abone Sözleşmesi'nin düzenlendiği ve sözleşmelerin halen geçerli olduğu anlaşılmaktadır.

Kayıp-kaçak, dağıtım ve iletim bedeli, sayaç okuma ve perakende satış hizmet bedeli ile ilgili Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 21.05.2014 tarih ve 2013/7-2454 E.- 2014/679 K. sayılı kararı ile Anayasa'nın "Vergi Ödevi" başlıklı 73.maddesinde "Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır. Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerin muaflık, istisnalar ve indirimleriyle oranlarına ilişkin hükümlerinde kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapmak yetkisi Bakanlar Kuruluna verilebilir" şeklindeki düzenlemeye göre kayıp-kaçak, sayaç okuma, dağıtım, perakende hizmet ve iletim bedeli uygulamasının EPDK kararları ve tebliğleri çerçevesinde uygulama arz eden kanunlar ve ikincil mevzuat hükümleri çerçevesinde EPDK tarafından belirlenerek uygulandığından bu tarihteki mevcut hukuki düzenlemenin EPDK'na sınırsız bir fiyatlandırma ve tarife unsuru belirleme hak ve yetkisi vermediği, özellikle kaçak elektrik bedellerinin kurallara uyan abonelerden tahsili yoluna gitmenin hukuk devleti ve adalet düşünceleri ile bağdaşmadığı, bu faturalara yansıtılan diğer kalemlere ilişkin bedel miktarlarının şeffaflık ilkesi ile denetlenebilmesi ve hangi hizmetin karşılığında ne kadar bedel ödendiğinin bilinmesinin de şeffaf hukuk devletinin vazgeçilmez unsuru olduğundan EPDK kararları ile bu bedellerin mevcut mevzuat kapsamında tüketicilerden alınması doğru bulunmayarak hukuka uygun olmadığı kabul edilmiştir.

Dava tarihinden sonra, 17.06.2016 tarihinde 29745 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6719 sayılı Kanun'un 21.maddesi ile 6446 sayılı Kanun'un 17.maddesinin birinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları ile altıncı fıkrasının (a), (ç), (d) ve (f) bentleri değiştirilmiş ve aynı maddeye eklenen 10. bent ile; "Kurum tarafından gelir ve tarife düzenlemeleri kapsamında belirlenen bedellere ilişkin olarak yapılan başvurularda ve açılan davalarda; Tüketici Hakem Heyetleri ile mahkemelerin yetkisi, bu bedellerin, Kurumun düzenleyici işlemlerine uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır" hükmü getirilmiştir.

Ayrıca, 6719 sayılı Kanun'un 26.maddesi ile 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu'na eklenen Geçici 19.madde de; "Bu maddeyi ihdas eden Kanunla öngörülen düzenlemeler yürürlüğe konuluncaya kadar, Kurul tarafından yürürlüğe konulan mevcut yönetmelik, tebliğ ve Kurul kararlarının bu Kanuna aykırı olmayan hükümlerinin uygulanmasına devam olunur" ve Geçici 20.madde de ise, "Kurul kararlarına uygun şekilde tahakkuk ettirilmiş dağıtım, sayaç okuma, perakende satış hizmeti, iletim ve kayıp-kaçak bedelleri ile ilgili olarak açılmış olan her türlü ilamsız icra takibi, dava ve başvurular hakkında 17.madde hükümleri uygulanır" hükmü düzenlenmiştir. Söz konusu maddeye göre Tüketici Hakem Heyetleri'nin ve mahkemelerin bu konuda açılacak davalarda inceleme ve araştırma yetkileri geçmişe de etkili olarak sadece dağıtım, sayaç okuma, perakende satış hizmeti, iletim ve kayıp-kaçak bedellerinin Kurumun bu konulardaki düzenleyici işlemlerine uygunluğunun denetimi ile sınırlanmıştır. Diğer bir ifade ile yerindelik denetimi yapılamayacağı kabul edilmiştir.

Dava tarihinden sonra yürürlüğe giren 6719 sayılı Kanun ile yapılan değişikliklerin Kanunun 17.06.2016 yürürlük tarihinden önceki dönemde geçerli olan EPDK kararlarına dayanılarak tahsil edilmiş dava konusu kayıp kaçak ve sayaç okuma bedelleri ile ilgili olarak açılan ve halen devam eden alacak davalarında da geçmişe etkili olacak şekilde uygulanması gerektiği anlaşılmaktadır.

Bundan başka, davanın devamı sırasında, dava konusu alacağın ödenmesi, menkul malın davacıya teslim edilmesi, gayri menkulün tahliye edilmesi gibi nedenlerle veya davanın açılmasından sonra yürürlüğe giren yeni bir kanun yada Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı nedeniyle davanın konusuz kalması mümkündür. Davanın konusuz kaldığının tespit edilmesi halinde, mahkemece; esas (asıl talep) hakkında "Davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına" ilişkin hüküm kurulması gerekmektedir. Bu tür kararlar, hükümler gibi (eda, tespit, inşai) nihai kararlardandır. Mahkeme kararı, aynı zamanda dava konusu hakkın mevcut olmadığını da tespit ettiği için tespit hükmü niteliğindedir.

Davanın konusuz kalması halinde, mahkemece; yargılamaya devam edilerek davanın açıldığı tarih itibariyle hangi tarafın haklı olduğunun tespit edilmesi, o taraf lehine yargılama giderleri ve vekalet ücretine karar verilmesi gerekir. Başka bir deyişle, yürürlüğe giren yeni yasa nedeniyle konusuz kalan davada, yeni yasanın yürürlüğe girmemiş olması halinde, davanın açıldığı tarih itibariyle haklı olan ve davasını avukat ile takip eden taraf lehine "maktu vekalet" ücretine hükmedilmesi, yargılama giderlerinin ise karşı taraftan tahsiline karar verilmesi gerekmektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 18.11.2009 tarih, 2009/18-421 E.-2009/526 K. sayılı ilamında "Dava tarihinde davasında haklı bulunan davacının, sonradan yürürlüğe giren yasa nedeniyle haksız duruma düşmesi söz konusu olmadığından, davacı lehine vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği" belirtilmiştir.

6719 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesinden önce alınan bilirkişi raporunda davacının 24.808.13 TL alacaklı olduğu açıklanmıştır.

Somut olayda, dosya kapsamı mevcut delil durumu ve ileri sürülen istinaf sebepleri dikkate alındığında, mahkemece; kurulan hükümde isabetsizlik görülmediğinden davalı vekilinin istinaf talebinin esastan reddine karar verilmiştir.

HÜKÜM : Yukarıda açıklanan nedenler ile;

1-KDZ. EREĞLİ 1.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ (ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ SIFATIYLA)' nin 06/09/2016 tarih, 2015/146 E.-2016/328 K. sayılı kararı usul ve yasaya uygun bulunduğundan, davacı vekilinin istinaf başvurusunun HMK'nın 353/1-b.1 maddesi gereğince ESASTAN REDDİNE,

2-İstinaf harçları peşin alındığından yeniden harç alınmasına yer olmadığına,

3-Davalı tarafından yapılan istinaf yargılama giderlerinin kendi üzerinde bırakılmasına,

4-Kararın ilk derece mahkemesince taraflara tebliğine,

Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda oy birliği ile KESİN olmak üzere 06/12/2016 tarihinde karar verildi.