30 Eylül 2016 Cuma

BANKALAR TARAFINDAN ERKEN ÖDEME TAZMİNATI ALINMASININ KOŞULLARI


BANKALAR TARAFINDAN
ERKEN ÖDEME TAZMİNATI ALINMASININ KOŞULLARI

I. GİRİŞ:

Bilindiği üzere vatandaşla bankaların karşı karşıya gelmediği konu yok gibi. En çok karşılaşılan konulardan biri de bankaların vermiş oldukları kredilerin erken ödenmesi nedeniyle erken ödeme tazminatı adı altında aldıkları paralardır. Bu makalemizde bu konuyu kısaca ele alacağız.

II. ERKEN ÖDEMENİN YASAL DAYANAĞI:

Erken ödeme işlemlerinin yasal dayanağı 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun “Erken ödeme” başlıklı 37'inci maddesidir. Buna göre;

(1) Tüketici, vadesi gelmemiş bir veya birden çok taksit ödemesinde bulunabileceği gibi, konut finansmanı borcunun tamamını erken ödeyebilir. Bu hâllerde, konut finansmanı kuruluşu, erken ödenen miktara göre gerekli tüm faiz ve diğer maliyet unsurlarına ilişkin indirim yapmakla yükümlüdür.

(2) Faiz oranının sabit olarak belirlenmesi hâlinde, sözleşmede yer verilmek suretiyle, bir ya da birden fazla ödemenin vadesinden önce yapılması durumunda, konut finansmanı kuruluşu tarafından tüketiciden erken ödeme tazminatı talep edilebilir. Erken ödeme tazminatı gerekli faiz indirimi yapılarak hesaplanan ve tüketici tarafından konut finansmanı kuruluşuna erken ödenen tutarın kalan vadesi otuz altı ayı aşmayan kredilerde yüzde birini, kalan vadesi otuz altı ayı aşan kredilerde ise yüzde ikisini geçemez. Oranların değişken olarak belirlenmesi hâlinde tüketiciden erken ödeme tazminatı talep edilemez.

III. ERKEN ÖDEMENİN KOŞULLARI:

Erken ödeme tazminatının koşullarını bu madde hükmüne göre aşağıdaki gibi belirleyebiliriz.

Maddenin yasa içinde düzenlendiği bölümden de anlaşılacağı gibi erken ödeme tazminatı ancak konut finansmanı sözleşmelerinde mümkündür. Başka bir tüketici sözleşmesi türünde erken ödeme tazminatı söz konusu değildir.

Yasada bu durumun düzenlenmiş olması da tek başına yeterli değildir. Taraflar arasında yapılan sözleşmede de erken ödeme tazminatı alınacağına ilişkin özel bir hüküm bulunması gerekmektedir. Eğer böyle bir hüküm yoksa bankanın konut finansmanı sözleşmesi için yapılan erken ödemede, erken ödeme tazminatı alması hukuken mümkün değildir.

Erken ödemenin ne olduğu çok iyi anlaşılmalıdır. Borcun yapılandırılması erken ödeme sayılmamaktadır. Yapılandırılan borçlar için erken ödeme tazminatı alınamaz. Söz konusu ödeme borçlunun kendi isteği ile gelip borcunun kalan kısmının tamamını ya da bir kısmını peşin olarak yatırmasıdır. Borcun yeniden yapılandırılması erken ödeme sayılmamaktadır.

Tüketici ile yapılan sözleşmede faiz oranlarının sabit olarak belirlenmiş olması gerekmektedir. Eğer faiz oranları sabit olarak belirlenmemişse bu durumda da erken ödeme tazminatı alınamayacaktır.

Erken ödeme durumunda bankalar gerekli faiz indirimini de yapmak zorundadırlar. Erken ödeme bankaya faiz indirimi yapmama hakkı vermez. Zaten erken ödeme tazminatı da bu indirim üzerine bulunacak rakam üzerinden yapılır.

Erken ödeme tazminatın da duruma göre iki oran esas alınır. Eğer bankaya erken ödenen tutarın kalan vadesi otuz altı ayı aşmıyorsa yüzde bir oranının üzerinde erken ödeme tazminatı alınamaz.

Eğer bankaya erken ödenen tutarın kalan vadesi otuz altı ayı aşıyorsa yüzde iki oranının üzerinde erken ödeme tazminatı alınamaz. Yasanın ifadesinden anlaşılmaktadır ki bankalar bu oranların altında da erken ödeme tazminatı belirleyebilmektedirler. Ancak uygulamada bu inceliği gösteren bankaya rastlanmamaktadır.

Bu konuda açılmış davalarda eğer miktar konusunda uyuşmazlık varsa bankacılık uzmanı bir hesap bilirkişisinden de rapor alınması ve %1 ve %2 oranlarının doğru hesaplanıp hesaplanmadığının tespit ettirilmesi gerekir.

IV. DİKKAT EDİLECEK KONULAR:

Konut finansmanı sözleşmesi hazırlanırken faiz oranlarının sabit olduğuna, kredi miktarının otuz altı ayı aşıp aşmadığına, sözleşmede erken ödeme tazminatına ilişkin hüküm bulunup bulunmadığına, bu hükmün yapılandırma işlemleriyle karışmaması için açık olarak düzenlenip düzenlenmediğine dikkat edilmesi gerekir. Sözleşmedeki madde başlıklarına bakmakla yetinilmemeli madde içeriğinin neyi nasıl düzenlediğine de bakılmalıdır. Sözleşmelerde zaman zaman yapılandırma adı altında erken ödeme tazminatının düzenlenmesi gibi durumlara da rastlanılmaktadır.

29 Eylül 2016 Perşembe

ADİ ORTAKLIK KÂR PAYININ BANKA HESAPLARINDA HACZİ


ADİ ORTAKLIK KÂR PAYININ
BANKA HESAPLARINDA HACZİ
I. GİRİŞ:

Ülkemizde en sorunlu ortaklıkların başında adi ortaklıklar gelmektedir. Bu tür ortaklıklar her şeyden önce tüzel kişiliğe sahip olmamaları nedeniyle gerek ortaklar arasındaki ilişkiler gerekse alacaklıların haklarının korunması açısından çok ciddi sorunlar yaratmaktadırlar. Bütün bunların üzerine bankaların bu ortaklıkların durumunu suistimal eden tutumları da eklendiğinde adi ortaklıklar tam anlamıyla karmaşık bir durum almaktadır. Bu makalemizde bankaların da içinde olduğu somut olay özelinde bu konuyu inceleyeceğiz.

II. ADİ ORTAKLIKLARIN HUKUKİ NİTELİĞİ:

Ülkemiz hukukunda adi ortaklıkların tüzel kişiliği bulunmamaktadır. Bu nedenle de Türk Ticaret Kanunu kapsamında değil 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 620 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Ortaklığı temsil için bir ortağın görevlendirilebilmesi hukuken mümkün olsa da adi ortaklığın tüzel kişiliğinin bulunmaması ortakların bir çok konuda birlikte hareket etmelerini zorunlu kılmaktadır. Ancak bu ortak hareket etme zorunlulukları hiç bir zaman tüzel kişiliği olan bir şirket şeklinde gerçekleşmez. Adi ortaklıklarda ortakların birlikte hareket etmelerini zorunlu kılan durumlarda bile mutlaka ortakların ayrı ayrı iradelerinin bir araya gelmesini gerektiren durumlar bulunmaktadır. Aşağıda incelemesini yaptığımız somut olayda da böyle bir durum gerçekleşmiştir.

III. ORTAKLARIN BANKADAKİ ORTAKLIK PARALARINI PAYLAŞMAMALARI:

Makalemize konu olay şu şekilde gerçekleşmiştir. Aralarında adi ortaklık bulunan iki kişi bu ortaklıktan kazandıkları paraları özel bir bankada açtıkları “adi ortaklık hesabı” isimli bir hesapta tutmakta ve bu paraları uzun süre paylaşmamaktadırlar. Ortakların birlikte davalı olarak taraf olarak bulundukları ancak ortaklığın davalı olmadığı bir davanın aleyhlerine sonuçlanması üzerine bu dava konusu alacak ve yargılama giderleri için ilamlı icra takibi başlatılmıştır. Alacaklı ortakların özel bankada bulunan bireysel hesaplarının, ortak hesaplarının ve adi ortaklık hesaplarındaki paylarına düşen kısmının haczi için bankaya haciz yazısı göndermiş ancak banka bireysel hesaplarla ortak hesaplara haciz konulabileceğini ancak “adi ortaklık hesabı” için haciz uygulamasının yapılamayacağını belirterek haciz yazısına itiraz etmiş, yazının tekrar gönderilmesi üzerine de icra hukuk mahkemesinde şikâyet yoluna gitmiştir.

IV. ADİ ORTAKLIK ADIN BANKA HESABI AÇILABİLİR Mİ?

Şikâyetçi bankada bulunan ve banka tarafından “adi ortaklık hesabı” adı ile isimlendirilen hesabın 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu hükümlerine göre adi ortaklıkların tüzel kişiliklerinin bulunmaması nedeniyle adeta bir tüzel kişilik hesabı gibi hukuki değerlendirilmeye bağlı tutulması mümkün değildir. Bu nedenle söz konusu hesap ister ortak murislerinden intikal eden hesap olsun, ister ortak murislerinden intikal eden bir işletmenin kazançlarının biriktirildiği bir hesap olsun isterse iki kişinin kurduğu bir adi ortaklığın kazancını biriktirmek için olsun niteliği itibariyle iki kişi ya da daha fazla kişi adına açılmış ortak hesaptır. Bu nedenle bankanın ortak hesap olarak açılmış olan bir hesap açma işlemini tüzel kişiliğe ait bir hesap gibi değerlendirmesi ve bu hesap üzerinde yapılacak mahkeme ya da icra işlemlerinde adi ortaklık adına verilmiş bir karar araması adi ortaklığı tüzel kişiliği olan bir hukuki duruma sokmak anlamına gelir. Bu nedenle bankaların bu isim altında hesap açmaları ancak “kişilerin ortak hesabı” olarak değerlendirilebilir.

V. ALACAKLILARIN KÂR PAYINA HACİZ KOYDURMA HAKLARI:

Alacaklıların adi ortaklığın tasfiyesinde ortakların tasfiye payları üzerine haciz koydurma hakları bulunmaktadır. Bu bilgiden yola çıkılarak alacaklıların adi ortaklıkta biriken kâr payına alacakları oranında haciz koydurma haklarının bulunduğunu da söyleyebiliriz. Nitekim Yargıtay 12. HD'nin 2015/30904 Esas ve 2016/6408 Karar 07.03.2016 Tarihli kararında da bu durum açıkça belirtilmiştir.

Aynı kararda “ortaklığa ait kazancın ortaklar arasında taksim edilmediği bir aşamada adi ortaklığın yaptığı işin karşılığında üçüncü kişiden olan alacağının haczinin mümkün olmayacağı” da belirtilmiştir. Bu durumda iki olasılıkla karşı karşıya kalınmaktadır. Adi ortaklık sözleşmesinde kâr payının ne zaman paylaşılacağına ilişkin bir hüküm varsa ortaklık kâr payının bu tarihte paylaşılacağı kabul edilerek bankanın bu tarih itibariyle ortak hesaptaki parayı kendisine gönderilen haciz yazısındaki miktarı dikkate alarak icra dosyasına göndermesi gerekmektedir.

Eğer adi ortaklık sözleşmesinde kazancın ortaklar arasında taksim edilmesi konusunda bir açıklama bulunmuyorsa bu durumda vergi yasalarından yararlanarak çözüm üretilmelidir. Şöyle ki; adi ortaklıkta tüzel kişilik bulunmadığından vergi kanunlarımız gereği her bir ortak Aralık ayı itibariyle ayrı ayrı beyanname vermekle yükümlüdür. Bu beyannamelerinde bütün bir yıl boyunca ne kadar kazandıklarını beyan etmekle yükümlüdürler. Ortaklık paylarının paylaşılması sağlanmadan bu beyannameyi vermeleri de muhasebe hesaplamaları nedeniyle mümkün değildir. Bu durumda sözleşmede kâr payının ne zaman paylaşılacağına ilişkin bir hüküm olmayan durumlarda adi ortaklık kâr payının günü gününe paylaşılacağının kabulü gerekir. Bankanın da haciz yazısının kendisine gelmesinden sonra derhal hesapta bulunan paradan haciz yazısındaki miktara göre kesintiyi yapıp icra dosyasına yatırması gerekir. Aksi takdirde yetki icra memurunun emrini yerine getirmeme suçunu işlemiş olurlar.

VI. SONUÇ:

Yukarıda açıkladığımız gerekçelerle bankaların “adi ortaklık hesabı” adı altında hesap açmaları adi ortaklıkların tüzel kişiliklerinin olmaması nedeniyle hukuken mümkün değildir. Açılmış bu tür hesaplar gerçek kişiler adına oluşturulmuş ortak hesap niteliğindedir. Bankaların bu hesaplara yönelik olarak gönderilen haciz yazılarına İİK hükümlerine göre cevap vermeleri ve hesapta para bulunuyorsa icra dosyasına yatırmaları gerekmektedir. Bu işlemi geciktirebilecek tek durum adi ortaklık sözleşmesinde kâr payının paylaşılması için belli bir tarihin belirlenmiş olmasıdır. Bu durum da bile hesap sahibi borçlu ya da borçlular hesaptaki parayı adi ortaklık sözleşmesinde belirtilen kâr paylaşma tarihinden önce çekmek isterlerse bankanın haciz işlemini derhal yerine getirmesi ve arta kalan parayı hesap sahiplerine vermesi gerekir. Bütün bunları yaparken bankanın haciz işlemine konu alacakta adi ortaklığın taraf olması gibi bir koşul araması da mümkün değildir.

27 Eylül 2016 Salı

AVUKATIN GÖREVİNİ YAPAMAZ DURUMDA OLMASI HALİNDE MAHKEMELERDE YAPILMASI GEREKEN USUL İŞLEMLERİ


AVUKATIN GÖREVİNİ YAPAMAZ DURUMDA OLMASI HALİNDE
MAHKEMELERDE YAPILMASI GEREKEN USUL İŞLEMLERİ
I. GİRİŞ:

Yargılamalar esnasında sıkça karşılaşılan sorunlarımızdan biri de dosyayı vekil olarak takip eden avukatın sürekli ya da geçici olarak avukatlık görevini yapamaz durumda bulunması halinde yargılamanın ne şekilde devam edeceği sorunudur. Bu makalemizde bu konuyu ele alacağız.

II. AVUKATIN VEKİLLİK GÖREVİNİ GEÇİCİ OLARAK YA DA TAMAMEN YAPAMAZ HALDE OLMASI:

Avukatın tamamen görevini yapamaz duruma gelmesi değişik şekillerde olabilir. Ölüm, meslekten ya da işten çıkarılması, işten yasaklanması, yoğun tedavi gerektiren ve uzun süre işinin başına dönmesini engelleyen bir hastalığa yakalanması tamamen görevini yapamaz hale gelme durumuna örnek gösterilebilir.

Avukatın geçici olarak görevini yapamaz durumda olmasına ise hastalık, kısa süreli disiplin cezası almış olması ve tutukluluk halleri örnek gösterilebilir. Bu ve benzeri durumlarda mahkemelerin işlerini aralıksız ve usul ekonomisine uygun yürütebilmeleri için barolara önemli bir görev düşmektedir.

III. AVUKATLIK KANUNUNUN BAROLARA VERDİĞİ GÖREV:

1136 sayılı Avukatlık Kanununun 42'inci maddesi bu ve benzeri durumlar için barolara önemli görevler vermiştir. 1136 sayılı Avukatlık Kanununun “Bir avukatın geçici olarak görevlendirilmesi” başlıklı 42'inci maddesi;

Bir avukatın ölümü veya meslekten yahut işten çıkarılması veya işten yasaklanması yahut geçici olarak iş yapamaz duruma gelmesi hallerinde, baro başkanı, ilgililerin yazılı istemi üzerine veya iş sahiplerinin yazılı muvafakatini almak şartiyle, işleri geçici olarak takip etmek ve yürütmek için bir avukatı görevlendirir ve dosyaları kendisine devir ve teslim eder. (Ek cümle : 2/5/2001 - 4667/28 md.) Ayrıca durumu mahkemelere ve gerekli göreceği yerlere bildirir. Bu hükümler avukatlık ortaklığı hakkında da kıyasen uygulanır.

Yukarı ki fıkrada yazılı işlere ait kanuni süreler, dosyaların devir ve teslimine kadar işlemez. Şu kadar ki, bu süre üç ayı geçemez.

(Mülga : 2/5/2001 - 4667/28 md.)

Kendisine görev verilen avukat haklı sebepler göstererek bunu reddedebilir. Ret sebeplerinin yerinde olup olmadığına baro yönetim kurulu karar verir.

Vekalet görevi, temsil edilen avukatın talimatına bağlı olmaksızın, bu görevi yapan avukatın sorumluluğu altında yürür. Yapılan işlerin ücretini, kendisine vekalet olunan avukat öder. Anlaşmazlık halinde ücretin miktarı baro yönetim kurulu tarafından belirtilir.

hükmünü içermektedir.

Bu maddeye göre avukatın geçici olarak ya da tamamen işini yapamaz duruma gelmesi durumunda baro başkanı ilgililerin yazılı istemi üzerine ya da iş sahiplerinin yazılı iznini almak suretiyle işleri geçici olarak takip etmek ve yürütmek için bir avukatı görevlendirir ve dosyaları kendisine devir ve teslim eder. Burada baro başkanlarının iki türlü harekete geçme yetkisi bulunmaktadır. İlgililerin yazılı istemi üzerine baro başkanlığının bilgi sahibi olmasının sağlanması ile ya da avukatın temsil ettiği iş sahiplerinin yazılı izni baro başkanlığınca alınarak kendiliğinden harekete geçilebilecektir. İlgililer kavramı içine aşağıda açıklayacağımız üzere avukatın dosyalarının bulunduğu mahkemeleri de dahil edebilirsiniz. Baro başkanlıkları bu durumu mahkemelere ve gerekli göreceği yerlere bildirmekle de yükümlüdür. İşte bu yükümlülük mahkemelerin avukatın durumundan iki türlü haberdar olmalarını sağlamaktadır. Mahkeme ya baro başkanlığının yazılı bildirimi ile durumdan haberdar olur ya da yargılama esnasında tarafların durumu mahkemeye yazılı ya da sözlü olarak bildirmesi ile haberdar olur.

IV. MAHKEMENİN YAPACAĞI USUL İŞLEMLERİ:

Yargılama esnasında mahkemenin avukatın görevini geçici olarak ya da tamamen yapamayacağından haberdar olması üzerine hukuk ve ceza yargılamasına göre iki farklı şekilde usul hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.

Ceza yargılamasında avukatın CMK hükümlerine göre zorunlu ya da isteğe bağlı müdafi olarak görev yapıyor olması durumunda bu durum ilgili baronun CMK servisine bildirilerek yeni bir müdafi atanması istenecektir.

Hukuk yargılamasında iş yapamaz durumdaki avukat eğer baro tarafından görevlendirilen adli yardım gönüllü avukatı ise bu durum ilgili baronun adli yardım kuruluna bildirilerek yeni bir avukatın görevlendirilmesi istenecektir.

Vekâletle takip edilen işlerde ise uygulama biraz daha farklılaşacaktır. Eğer avukatın bağlı olduğu baro henüz kendisine başvuru yapılmadığı için ya da iş sahiplerinin iznini alamadığı için ya da avukatın iş yapamaz durumda bulunduğundan haberdar olmadığı için avukat görevlendirmesi yapamamış ise ceza yargılamasında acil durumlarda zorunlu müdafi atanmasını gerektiren hallerde CMK servisinden bir avukatın görevlendirilmesi sağlanarak yargılamaya devam edilebilir.

Hukuk yargılamasında ise öncelikle 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 42'inci maddesinde yazılı olan yetkisini kullanarak dosyaya bir avukatın görevlendirilmesini avukatın bağlı olduğu baro başkanından talep etmek gerekecektir. Avukatlık Kanunu 42'inci maddesinde geçen “ilgililer” kavramının içine bu nedenle mahkemelerde dahildir. Duruşma esnasında avukatın iş yapamaz durumda olduğunun anlaşılması halinde ise mahkeme ile ilgili baro başkanlığı arasındaki yazışmanın beklenilmesine ilişkin ara karar verilmesi gerekecektir.

Mahkeme ile baro başkanlığı arasındaki yazışmaların uzamasının hak kayıplarına neden olması ise üç aya kadar mümkün değildir. Çünkü Avukatlık Kanunu m. 42/II'ye göre avukatın yapmakta olduğu işlere ilişkin kanuni süreler görevlendirilen avukata dosyaların devir ve teslimine kadar işlemez. Dolayısıyla görevlendirilen avukat dosyaları alıp görevine başlayıncaya kadar kanuni süreler hukuken durmuş olacaktır. Ancak bu durumun üst sınırı en fazla üç aydır. Bu üç aylık süre mahkemeler için değil baro başkanları için getirilmiş olup bu süre içinde iş göremez durumda olan bir avukatın yerine görevlendirme yapılamaması ya da yapılan görevlendirmeleri avukatların kabul etmemesi durumunda ortaya çıkabilecek zararlardan baro başkanları ve geçerli bir mazereti olmaksızın görevi kabul etmeyen avukatlar sorumlu olacaktır. Mahkemeler bu gibi durumlarda en fazla üç ay bu durumu bekletici mesele yapabilir ve sonrasında ise ya iş sahibine kendisini yeni bir avukatla temsil ettirmesi için ya da davayı kendisinin takip etmesi için süre vermesi gerekir. Buna rağmen iş sahibinin yeni bir avukatla kendisini temsil ettirmemesi ya da davayı kendisinin takip etmemesi durumunda davacı ise dosyanın HMK m. 150'ye göre işlemden kaldırılması kararı verilmesi davalı ise davalının yokluğunda yargılamaya devam etmesi gerekir.

V. UYGULAMADA YAŞANAN SORUNLAR:

Bazı baro başkanlarının 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 42'inci maddesinin uygulamasını hiç yapmamış olmaları nedeniyle iş yapamaz durumda olan avukatlar için yeni görevlendirmeler yapmak konusunda zamanında harekete geçmedikleri gözlenmektedir. Bazı baroların ise iş yapamaz durumda olan avukatların UYAP üzerinden mazeretli sayılmaları gibi usul hukuku ile bağdaşmayan ve yargılamaları tıkayacak nitelikte talepleri olmaktadır. Bu nedenle özellikle çok fazla sayıda avukatın iş yapamaz durumda olmaları gibi olağanüstü durumları ortaya çıkması halinde komisyon başkanlıklarının ilgili baro başkanlıklarına 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 42'inci maddesini hatırlatır bir yazı göndererek kısa süre içinde avukat görevlendirmelerinin yapılmasını sağlamaları yargılamaların duraksamaksızın yapılabilmesi için önemlidir.

22 Eylül 2016 Perşembe

EL BİRLİĞİ MÜLKİYETİNDEKİ TAŞINMAZLARIN HACZİNDE BORÇ İLİŞKİSİNE DAHİL OLMAYANLARIN MÜLKİYET HAKLARININ KORUNMASI


EL BİRLİĞİ MÜLKİYETİNDEKİ TAŞINMAZLARIN HACZİNDE
BORÇ İLİŞKİSİNE DAHİL OLMAYANLARIN
MÜLKİYET HAKLARININ KORUNMASI

I. GİRİŞ:

Borçlunun mallarının haczedilmesinin bazı hukuki sonuçları olmaktadır. Malları haczedilen borçlunun bir kısım mallarının başka kişilerle ortak olması haciz esnasında bazı adaletsiz durumların oluşmasına neden olmaktadır. Bu makalemizde el birliği mülkiyetindeki taşınmazlardaki borçluya ait hakların ve miras paylarının haczedilmesi durumunda borç ilişkisi ile ilgisi olmayan diğer paydaşların uğradığı haksızlığa ilişkin adalet düzenimizdeki yanlış uygulamayı konu aldık.

II. EL BİRLİĞİ MÜLKİYETİ NEDİR?

El birliği mülkiyeti ya da eski Medeni Kanunumuzdaki adıyla iştirak halinde mülkiyet TMK m. 701'e göre kanun veya kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla mallara birlikte malik olanların mülkiyeti olup bu tür mülkiyette ortakların belirlenmiş payları olmayıp her birinin hakkı, ortaklığa giren malların tamamına yaygındır. Dolayısıyla payların ayrı ayrı haczi ya da satışı hukuken mümkün değildir. Haciz uygulamalarında da bu yüzden el birliği mülkiyetindeki taşınmazların tamamının satılması ve satış parasındaki borçlu hissesinin haczi yoluyla alacağın tahsili yoluna gidilmektedir.

III. İCRA VE İFLAS KANUNUNA GÖRE EL BİRLİĞİ MÜLKİYETİNDEKİ PAYLARIN HACZİ VE SATIŞI NASIL YAPILMAKTADIR?

Borçlunun el birliği mülkiyetine bağlı bir taşınmazı varsa, ki bu genellikle miras yoluyla intikal etmiş taşınmazlarda daha çok görülmektedir, bu durumda taşınmaz üzerine haciz konulduğunda hacizli malın satışı için İİK m. 121'e göre icra müdürlüğü, icra hukuk mahkemesinden satışın ne şekilde yapılacağı konusunda bilgi sormakta ve icra hukuk mahkemesi de bu maddeye ve TMK m. 701 ve devamı maddelerine göre paylı mülkiyet olmadığı için pay satışının yapılamayacağından satışı gerçekleştirecek olan alacaklı ya da vekiline paydaşlığın giderilmesi davası açmak üzere yetki vermektedir. Çünkü TMK m. 703'e göre el birliği mülkiyetindeki taşınmazların paylaştırılması da paylı mülkiyet hükümlerine göre yapılır. Paylı mülkiyet hükümlerine göre paylaştırma da ancak paydaşlığın giderilmesi davası ile gerçekleştirilebilir.

IV. PAYDAŞLIĞIN GİDERİLMESİ DAVASI AÇMAK ÜZERE YETKİ VERİLMESİNİN ELEŞTİRİSİ:

Borçlunun el birliği mülkiyetindeki taşınmazının haczedilmesi ve bu taşınmazdaki payına düşen kısmın satılması için uygulanan yöntem taşınmazda hakkı olan ve icra dosyasındaki borçla da ilgisi olmayan diğer malikler açısından haksızlık yaratmaktadır. Çünkü paylı mülkiyette borçlunun payı haczedilir ve ancak o payın açık arttırma yoluyla satışı yapılır. Böylece alacak ilişkisinin tarafı olmayan diğer paydaşların payının satışı söz konusu olmaz. El birliği mülkiyetinde ise pay olmadığı için taşınmazın tamamının paydaşlığın giderilmesi davası yoluyla satışı sağlanmakta elde edilen satış parası içinden borçlunun payına düşen kısmın borcu karşılayacak kadarı haczedilmektedir. Bu durumda borçla ilişkisi olmayan ancak taşınmazda hak sahibi olan kişilerinde satış parasından gelen hakları kendilerine verilmektedir. Bu durumun yarattığı en büyük sıkıntı diğer hak sahiplerinin taşınmazın satışın istememelerine karşın kendi mülkiyetlerindeki bir taşınmazın izinleri olmaksızın satılmasıdır. Bu durumun ortaya çıkmasındaki en önemli yanlışlık el birliği mülkiyetindeki taşınmazların bu hukuki durumlarının değiştirilmesi sağlanmadan haciz ve satış işlemine devam edilmesidir.

V. KADASTRO KANUNU EK 3'ÜNCÜ MADDENİN GETİRDİĞİ YENİLİK:

2009 yılında 3402 sayılı Kadastro Kanununda yapılan değişiklikle el birliği mülkiyetinin çözdürülmesi için Tapu Müdürlüklerine yetki verilmiştir. Ek 3'üncü maddeye göre;

Bir mirasçı, miras ortaklığından doğan el birliği mülkiyetinin paylı mülkiyete dönüştürülmesi isteminde bulunduğu takdirde tapu sicil müdürü, diğer mirasçılara çağrıda bulunarak belirleyeceği süre içinde varsa itirazlarını bildirmeye davet eder. Tebligat masrafları ilgilisince karşılanır.

El birliği mülkiyetinin devamına yönelik bir itiraz ileri sürülmediği veya mirasçılardan herhangi biri belirlenen süre içinde paylaşma davası açmadığı takdirde, istem konusu taşınmaz mal üzerindeki el birliği mülkiyeti paylı mülkiyete dönüştürülerek, hissedarlık esaslarına göre mirasçılar adına tapu kütüğüne tescil edilir.”
 
Bu maddenin uygulanmasına ilişkin olarak daha önce bir makale kaleme almıştık. Kısaca açıklayacak olursak; mirasçılardan biri tapu müdürlüğüne gelerek el birliği mülkiyetindeki taşınmazın paylı mülkiyete dönüştürülmesi için dilekçe ile başvuruda bulunacak. Tapu müdürlüğü de diğer hak sahiplerine tebligat çıkartarak bu duruma bir itirazlarının bulunup bulunmadığını soracak, diğer hak sahiplerinden bir itiraz gelmezse ya da paylaşma davası açmazlarsa tapi müdürlüğü el birliği mülkiyetini paylı mülkiyete dönüştürerek her bir paydaşın payını tapi kütüğüne tescil edecektir.
Eğer İİK m. 121'in uygulanması esnasında alacaklı ya da vekiline 3402 sayılı Kadastro Kanunu Ek 3'üncü maddedeki bu işlemi yapmak üzere yetki verilirse bu durumda taşınmazın el birliği mülkiyeti alacaklı ya da alacaklı vekili tarafından sonlandırılarak paylı mülkiyete dönüştürülmesi sağlanabilir ve bundan sonra sadece borçlunun payının haczi ve satışı sağlanarak diğer paydaşların mülkiyet hakkı korunabilir. Eğer diğer hak sahipleri el birliği mülkiyetinin paylı mülkiyete dönüştürülmesine karşı çıkarlarsa bu durumda bu karşı çıkışlarının hukuki gerekçesine karşı yine alacaklının ya da vekilinin yargı yoluna gitmek üzere yetkilendirilmesi gerekir. Bu durumda el birliği mülkiyetine bağlı taşınmazdaki borçlunun haklarının haczi süreci uzar ancak borçla ilişkisi olmayanların mülkiyet hakkı korunmuş olur. Diğer hak sahiplerinin 3402 sayılı yasanın Ek 3'üncü maddesinin ikinci fıkrasına göre kendilerine verilen cevap süresi içinde paydaşlığın giderilmesi için dava açmaları olasılığı ise bizi zaten şuan var olan uygulamaya götürür. Bu durumda paydaşlığın giderilmesi davası sonucu beklenir. Bu dava sonucunda borçlunun payına düşen kısım haczedilerek icra dosyasına yatırılır.
Şu an geçici görevle baktığım icra hukuk mahkemesinde önüme gelen bu tür İİK m. 121 başvurularında “alacaklı ya da vekiline 3402 sayılı yasanın Ek 3'üncü maddesine göre el birliği mülkiyetini paylı mülkiyete dönüştürmek üzere ilgili tapu müdürlüğüne başvuruda bulunmak ya da paydaşlığın giderilmesi davası açmak üzere yetki verilmesine” şeklinde yetki vermekte ve alacaklı ya da vekiline daha az masraflı ve daha kısa sürede gerçekleşecek bir yolu da açık tutmaktayım.

VI. YENİ İCRA VE İFLAS KANUNUNDA BU DURUM DİKKATE ALINMALIDIR:

Yeni icra ve iflas kanunu tasarısı şuan hazırlanmaktadır. Bu tasarı hazırlanırken bu konunun da dikkate alınmasında çok büyük fayda bulunmaktadır. Mülkiyet hakkının hem Anayasa hem de AİHS ve eki protokoller tarafından korunduğunu düşünecek olursak uygulama ile hukuk hayatımıza sokmaya çalıştığım bu durumun İİK tasarısına girmesi durumunda icra ve haciz işlemlerinde de borçla ilişkisi olmayan kişilerin mülkiyet hakkının korunmasını sağlayacaktır.

20 Eylül 2016 Salı

ÖN ALIM DAVALARINDA DÜRÜSTLÜK KURALI VE SINIRLARI


ÖN ALIM DAVALARINDA DÜRÜSTLÜK KURALI
VE SINIRLARI
I. GİRİŞ:

Ülkemizde sık sık karşılaştığımız davalardan biri de paydaşlar arasındaki fiyat anlaşmazlığı nedeniyle paylı taşınmazların paylarının bir kısmının satılması durumunda diğer paydaşların ön alım hakkını kullanmalarına dayalı davalardır.

II. KISACA ÖN ALIM DAVALARI:
Ön alım davaları TMK m. 732'ye göre paylı mülkiyete konu bir taşınmazda bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması hâlinde, diğer paydaşların bu payın öncelikli satın alma hakkını kullandıkları davalar olarak tanımlayabiliriz.
Eski adı şufa olan ön alım hakkı TMK m. 732'ye göre yasadan kaynaklanan bir hak olup ayrıca sözleşme ile de kararlaştırılabilir. 
Ülkemizde daha çok miras yoluyla geçen taşınmazlarda pay sahibi mirasçıların birbirlerini zarara uğratmak için paylarını diğer paydaşların onaylamadıkları bir başka kişiye satmaları durumunda bu tür davalarla karşılaşılmaktadır. Bu tür davaların en önemli özelliği çoğu zaman bedel muvazaası yani bedelde danışıklılık işlemini de içinde barındırıyor olmasıdır.
Uygulamada çoğunlukla diğer paydaşlara zarar vermek isteyen paydaş payını değerinin çok üzerinde bir fiyata bir başka kişiye satmakta ve diğer paydaşlara ihtarname çekerek durumdan haberdar ettikten sonra diğer paydaşların ön alım davası yoluyla aynı payı çok yüksek fiyata satın almaya zorlamaktadır. Bu durumda açılan ön alım davaları aynı zamanda bedelde danışıklılık iddiası ile açılmakta ve mahkemenin bedelde danışıklılık iddiasını da araştırması gerekmektedir. Ancak incelemesini yapacağımız konu bu değildir. Bunun gibi bir başka dürüstlük kuralı ile ilgili ayrık bir durumun incelemesini yapacağız.
III. YARGITAY'IN DÜRÜSTLÜK KURALINA AYKIRI SAYDIĞI DURUM:
Çoğunlukla köylerde olmak üzere bir çok taşınmaz ülkemizde miras yoluyla devralındıktan sonra fiili olarak bölünmekte ve her bir paydaş kendisine ayrılan bölümü kullanmaktadır. Hatta kendisine ait olan bölüme taşınmaz niteliğinde yapılarda inşa etmektedir. Bu durumda olan bir taşınmazdaki payın satılması durumunda Yargıtay diğer paydaşların taşınmazın fiilen bölünmüş olduğunu ve bu durumu da ön alım hakkını kullanmakta olan davacı tarafından biliniyor olmasını ön alım hakkının kullanımında dürüstlük kuralına aykırılık olarak kabul etmektedir. Yargıtay'ın bu konuda verilmiş çok sayıda kararı bulunmaktadır. Bu nedenle fiilen bölünmüş olan ve bölünmüş olmayı da bilen pay sahibinin açmış olduğu ön alım davaları TMK m. 2'ye göre dürüstlük kurallarına aykırı olduğu gerekçesiyle reddedilmektedir. (Yargıtay 6. HD 21.10.2004 T. 2004/8744 E. 2004/7171 K.)
Öncelikle Yargıtay'ın bu görüşüne katılmadığımı belirtmeliyim. Taraflar arasında taşınmazın fiilen bölünmüş olması ve her paydaşın kendisine ait olan bölümü kullanıyor olması taşınmazın tamamı üzerindeki paylı mülkiyet hakkının ortadan kalktığı anlamına gelmez. Paydaşlardan birinin payını satması durumunda satılan payın sadece kendi kullandığı bölüm olmadığı aynı zamanda taşınmazın bütünündeki payı olduğu açıktır. Satın alan kişinin arazinin tamamı üzerinde paylı mülkiyet hakkına sahip olduğunu ileri sürerek kullanma talebinde bulunması durumunda taraflar arasında çıkacak uyuşmazlık başkaca sorunlara neden olacak niteliktedir. Ayrıca taşınmazın hukuken bölünmeye uygun nitelikte bulunmaması ve sadece bir bölümünün paydaşlardan biri tarafından kullanılıyor olması durumunda da payı satın alan kişinin ecrimisil gibi başkaca talepleri ortaya çıkacaktır. Bu nedenle paylı mülkiyete konu taşınmazlarda paydaşlardan birinin payını satması durumunda taşınmazın bölündüğünü ve her paydaşın ayrı bir bölümü kullandığını bilen diğer paydaşların ön alım davası haklarını kullanmalarında dürüstlük dürüstlük kurallarına aykırı bir durum bulunmamaktadır. Çünkü taşınmaz ister bölünerek kullanılsın isterse bölünmeden tek bir kişinin kullanımında kalsın diğer paydaşların payları taşınmazın tamamına etki edecek şekilde yani sirayet edecek şekilde varlığını devam ettirmektedir. Bu durumda ön alım hakkını kullanan paydaşın dürüstlük kuralına aykırı davrandığının ileri sürülmesi hukuken mümkün değildir.   
IV. SATIŞIN NOTER ARACILIĞI İLE BİLDİRİLMESİ DURUMUNDA DÜRÜSTLÜK KURALININ UYGULANMASI:
Konunun biraz ayrıntılarına girilmesi durumunda çok daha farklı durumlar ortaya çıkmaktadır. Bir örnek üzerinden gidelim. TMK m. 733'e göre “Yapılan satış, alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşlara noter aracılığıyla bildirilir. Ön alım hakkı, satışın hak sahibine bildirildiği tarihin üzerinden üç ay ve her hâlde satışın üzerinden iki yıl geçmekle düşer.” Yukarıda eleştirdiğimiz durum ön alım davasını açan paydaş tarafından eğer farklı yollardan öğrenilmişse yani kendisine ihtarname çekilmeden öğrenilmişse bu durumda Yargıtay'ın verdiği kararda payını satan paydaşın taşınmazın bölünmüş olduğunu hem kendisinin hem de diğer paydaşların bildiğini ve bu durumunda ön alım hakkını kullanmayacakları şeklinde yorumlaması nedeniyle ihtarname göndererek satıştan diğer paydaşları haberdar etmemelerini doğal karşılaması olarak değerlendirebiliriz. Ancak ya ihtarname çekildiyse bu durumda fiilen bölünmüş olan taşınmazın paydaşlarının ön alım davası açmakta yine de dürüstlük kuralına aykırı davrandıklarını söyleyebilir miyiz? TMK m. 733'e göre ister alıcı tarafından isterse satıcı olan pay sahibi tarafından ihtarname gönderilerek satış bildirilmiş olsun bu durumda taşınmaz fiilen bölünmüş de olsa ön alım hakkını kullanan paydaşın dürüstlük kuralına aykırı şekilde hareket ettiğinden söz edilemez. Çünkü TMK m. 733'de ki ihtarname koşulu açık ifade ile “ben bu payı satın aldım/sattım TMK'ndaki ön alım hakkını kullanmak istiyorsan süren başladı” demektir. Yani açıkça ön alım hakkını kullanmaya davet niteliğindedir.
Bildiğim kadarıyla Yargıtay kararlarında ön alım hakkının kullanılmasında dürüstlük ilkesinin uygulanması konusunda henüz bu ayrıma gitmemiştir. Bu durumda ihtarname göndermenin fiilen bölünmüş olan taşınmazlarda hiç bir hukuki önemi kalmamaktadır.

V. 5403 SAYILI TOPRAK KORUMA VE ARAZİ KULLANIMI KANUNUNDA YER ALAN ÖN ALIM HAKKI:
Ön alım hakkı sadece TMK'n da yer almıyor. 5403 sayılı Toprak Koruma Ve Arazi Kullanımı Kanununda da bu konuda özel hükümler getirilmiş durumda. Bu yasanın 8/İ maddesine göre;
“8/C maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca aile malları ortaklığı veya kazanç paylı aile malları ortaklığı kurulduğu takdirde, ortaklardan birinin payını üçüncü bir kişiye satması hâlinde, diğer ortaklar ön alım hakkına sahiptir.
Tarımsal arazilerin satılması hâlinde sınırdaş tarımsal arazi malikleri de ön alım hakkına sahiptir. Tarımsal arazi, sınırdaş maliklerden birine satıldığı takdirde, diğer sınırdaş malikler ön alım haklarını kullanamaz. Ön alım hakkına sahip birden fazla sınırdaş tarımsal arazi malikinin bulunması hâlinde hâkim, tarımsal bütünlük arz eden sınırdaş arazi malikine ön alıma konu tarımsal arazinin mülkiyetinin devrine karar verir.
Ön alım hakkının kullanılmasında Türk Medenî Kanunu hükümleri uygulanır.”
Bu maddenin birinci fıkrasında geçen “aile malları ortaklığı veya kazanç paylı aile malları ortaklığı” 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun 373 üncü ve devamı maddelerine göre kurulacak aile malları ortaklığını veya kazanç paylı aile malları ortaklığını ifade etmektedir. Ön alım hakkının kullanılmasında Yargıtay'ın getirdiği dürüstlük kuralı uygulamasına yönelik eleştirilerimiz bununla ilgili değildir. Asıl önemli nokta maddenin ikinci fıkrasındadır.
Maddenin ikinci fıkrasında yer alan “Tarımsal arazilerin satılması hâlinde sınırdaş tarımsal arazi malikleri de ön alım hakkına sahiptir” hükmü Yargıtay'ın fiili taksim durumunda bu durumu bilen pay sahibinin ön alım hakkını kullanamayacağı yönündeki kararını hukuk mantığı açısından tamamen dayanaksız bırakmaktadır. Çünkü tarım arazilerinde fiili taksim çok yaygın olarak uygulanmakta ve çoğunlukla da mirasla gerçekleşmektedir. 5403 sayılı kanunla sadece taşınmazın paydaşlarının değil aynı zamanda taşınmaza komşu olan taşınmazların sahiplerine de ön alım hakkı tanınınca fiili taksim yapmış olan paydaşların ön alım hakkı kapsamından hakkın kullanımında dürüstlük kuralının uygulanması gerekçesiyle çıkartılması taşınmazın sahipleri yanında taşınmazın sahibi olmayanlara daha büyük bir mülkiyet hakkı verilmesi anlamına gelir. Yani kişi fiili taksim yaptığı için kendi arazisinde ön alım hakkını kullanamazken komşu arazinin sahibi o arazi için ön alım hakkını kullanabilecektir. Fiili taksim konusunun TMK m. 2 kapsamındaki dürüstlük kuralı ile birlikte değerlendirilmesinin baştan sona hatalı olduğunun en büyük göstergelerinden biri de budur. Unutulmamalıdır ki fiili taksim arsa niteliğine sahip taşınmazlardan çok tarım arazisi niteliğine sahip taşınmazlarda görülmektedir. Ayrıca aynı köy içinde bir kısım araziler tarım faaliyeti için kullanılırken bir kısım araziler ise ev, ahır, samanlık, kombina gibi faaliyetler için de kullanılmaktadır. Bu faaliyetlerin önemli bir kısmı da hayvancılıkla ilgili olduğundan yine bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği düşüncesindeyim. 
VI. SONUÇ:
Eleştirisini yaptığımız Yargıtay kararı fiilen bölünmüş olan taşınmazlarda ön alım hakkını kullanan pay sahiplerinin mülkiyet haklarını yasaların kendilerine verdiği yollardan korumalarına da engel olmaktadır. Çünkü ön alım hakkını kullanarak aynı satış parasına taşınmazın bir kısmına ya da tamamına sahip olacak olan paydaş bu hakkını kullanamaması nedeniyle yeni paydaşın paydaşlığın giderilmesi davası açması gibi çok daha zor ve masraflı hukuki uyuşmazlıkların içine düşebilecektir. Bu gerekçelerle en azından ihtarname çekilmesi durumunda fiilen bölünmüş olan taşınmazlarda diğer paydaşların ön alım haklarını kullanmalarının dürüstlük kuralına aykırılık oluşturmayacağının kabul edilmesi gerekir.

7 Eylül 2016 Çarşamba

SUÇTA KULLANILAN EŞYANIN FİNANSAL KİRALAMA SÖZLEŞMESİ KAPSAMINDA OLMASI


SUÇTA KULLANILAN EŞYANIN FİNANSAL KİRALAMA SÖZLEŞMESİ KAPSAMINDA OLMASI

I. GİRİŞ:

Türk Ceza Kanunu kapsamındaki bir çok suç işlenirken failler çok değişik araç ve gereçler kullanmaktadırlar. Bu araç ve gereçlerin bir kısmını mülkiyeti çoğu zaman faillere ait olmamakta ve mülkiyeti başkalarına ait olan araç ve gereçleri kullanmaktadırlar. Hukuken en çok sorun çıkartan araç ve gereçlerin başında finansal kiralama sözleşmesi kapsamındaki araçlar gelmektedir. Bu makalemizde finansal kiralama sözleşmesi ile kiralınmış bulunan bir aracın bir suçun işlenmesi esnasında kullanılması durumunda aracın finansal kiralama şirketine iade edilip edilmemesi konusun somut olay çerçevesinde değerlendireceğiz.

II. FİNANSAL KİRALAMA NEDİR?:

6361 sayılı Finansal Kiralama, Faktoring Ve Finansman Şirketleri Kanununa göre finansal kiralama; “Bir finansal kiralama sözleşmesine dayalı olmak koşuluyla, bu Kanun veya ilgili mevzuatı uyarınca yetkilendirilen kiralayan tarafından finansman sağlamaya yönelik olarak bir malın mülkiyetinin kira süresi sonunda kiracıya devredilmesi; kiracıya kira süresi sonunda malın rayiç bedelinden düşük bir bedelle satın alma hakkı tanınması; kiralama süresinin malın ekonomik ömrünün yüzde sekseninden daha büyük bir bölümünü kapsaması veya finansal kiralama sözleşmesine göre yapılacak kira ödemelerinin bugünkü değerlerinin toplamının malın rayiç bedelinin yüzde doksanından daha büyük bir değeri oluşturması hâllerinden herhangi birini sağlayan kiralama işlemini” ifade etmektedir.

Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere finansal kiralamanın kısaca uzun vadeli menkul kiralama işlemi olduğunu söyleyebiliriz. Kiralanan şeyin mülkiyeti kiralayan finansal kiralama şirketinin mülkiyetinde kalmakta zilyetliği ise kiracı sıfatını taşıyan kişiye geçmektedir. Dolayısıyla sözleşme süresince kiralanan şey kiracının kullanım hakkı kapsamında kalmaktadır.

III. MAKALEMİZE KONU ÖRNEK OLAY:

Finansal kiralama sözleşmesi kapsamında ekskavatör aracını kiralayan fail bu araçla kendi tarlasına yol açmak için orman içinde çalışma yapmış ve bir takım orman emvaline zarar verirken suç üstü yakalanmıştır. Araca CMK m. 127 uyarınca C. Savcılığınca el koyma işlemi uygulanmıştır. El koyla işleminin hemen ardından yasal süresi içinde aracı kiralayan finansal kiralama şirketi el koyma kararına itiraz etmiş ve aracın mülkiyetinin kendisine ait olduğunu ileri sürerek aracın kendisine iadesine karar verilmesini talep etmiştir.

IV. İADE TALEBİNDE DEĞERLENDİRİLMESİ GEREKEN HUKUKİ DURUMLAR:

Öncelikle CMK m. 128'e göre soruşturma ve kovuşturma konusu suçun işlendiğine ilişkin kuvvetli suç şüphesinin bulunması durumunda şüpheli veya sanığa ait kara, deniz ve hava araçlarına el konulabilmektedir. Burada “şüpheli ya da sanığa ait olma” durumu zilyetliklerinde bulundurdukları eşya içinde geçerlidir. Dolayısıyla el koyma işleminde hukuka aykırı bir durum bulunmamaktadır.

Şüphele hakkında yapılacak soruşturmadan sonra hakkında kovuşturma kararı alınması ve kovuşturma sonucunda hakkında mahkûmiyet kararı verilmesi halinde esas kararla birlikte suçta kullanılan eşyanın da TCK m. 54/I hükmüne göre müsaderesine karar verilebilmektedir. Bu maddenin en önemli istisnası kullanılan eşyanın iyiniyetli kişiye ait olması durumudur. Eşyanın iyiniyetli kişiye ait olması durumunda eşya müsaderesine karar verilemeyecektir. Finansal kiralama şirketinin suçta kullanılan eşyanın mülkiyetini halen üzerinde taşıyor olması suça konu olayla ilgisinin bulunmaması nedeniyle iyiniyetli kişi durumunda bulunduğunu kabul edebiliriz. Bu durumda kovuşturma sonucunda verilecek mahkûmiyet kararında finasal kiralamaya konu aracın müsaderesine karar verilebilmesi hukuken mümkün değildir. Nitekim Yargıtay'ın bu konuda uygulamaları da bu yöndedir. Ancak soruşturma ve kovuşturma süresince başka ayrık durumlar ortaya çıkabilmektedir.

V. KOVUŞTURMAYA YER OLMADIĞI YA DA BERAAT KARARI VERİLMESİ DURUMUNDA ARACIN HUKUKİ DURUMU:

Şüpheli hakkında kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin karar verilmesi ya da yapılacak kovuşturma sonucunda beraat kararı verilmesi durumunda aracın kime iade edileceği taraflar arasındaki finansal kiralama sözleşmesinin hukuki durumuna göre belirlenecektir. Kovuşturmaya yer olmadığı kararı ya da beraat kararı verildiğinde halen taraflar arasındaki finansal kiralama sözleşmesi feshedilmemiş ve çekişmesiz olarak yürürlükte ise bu durumda aracın sözleşme gereği kullanım hakkı da şüpheliye ait olmaya devam ettiğinden aracın şüpheliye iadesi gerekecektir. Sözleşmenin hukuki varlığının devam ettiği olasılığına göre kovuşturmaya yer olmadığı ya da beraat kararı verilmesi durumunda finansal kiralama şirketinin aracın iadesini mülkiyet hakkını gerekçe göstererek talep etmesinde hukuki yararı bulunmamaktadır. Bu nedenle iade talebi incelenirken öncelikle dosya kapsamındaki sözleşme incelenmeli ve taraflar arasındaki sözleşmenin feshedildiğine ilişkin bir işlem yapılıp yapılmadığı araştırılmalıdır.

VI. ŞÜPHELİ TARAFINDAN ÖDENMİŞ TAKSİTLERİN HUKUKİ DURUMU:

Çok çeşitli finansal kiralama sözleşmeleri yapılabilmektedir. Örneğin finansal kiralama sözleşmesi sonucunda kiralanan aracın iade edilip yerine yenisinin verileceği ya da kiralanan aracın mülkiyetinin kiracıya geçeceği ya da kiralayan şirkete sadece iade edileceği şeklinde sözleşmelere rastlanılmaktadır. Bu olasılıklara göre suçta kullanılan aracın üzerindeki ayni haklar açısından değişik durumlar ortaya çıkaktadır.

Eğer araç finansal kiralama süresi sonunda kiralayan kişinin mülkiyetine geçecek ise bu durumda şüphelinin ödemiş olduğu kira paraları finansal kiralamaya konu araç üzerinde ayni hak iddiasına temel oluşturacaktır. Her ne kadar suç tarihinde aracın mülkiyeti şüpheli üzerine geçirilmemiş de olsa kovuşturma sonucunda eğer mahkûmiyet kararı verilirse bu kararla birlikte TCK m. 54/I uyarınca aracın şüpheli tarafından ödemiş bulunduğu kira paraları nispetinde mülkiyet hakkına da sahip olduğu dolayısıyla da aracın ödenmiş bulunan kira paralarına karşılık gelen oranda müsaderesine karar verilebileceği sonucu ortaya çıkmaktadır.

Eğer finansal kiralama süresi sonucunda mülkiyetin devri söz konusu değilse bu durumda da şüphelinin ödemiş bulunduğu kira paralarının aracın suçta kullanımından ötürü vermiş olduğu zararın karşılanması için finansal kiralama sözleşmesinin feshi sonucunda iadesine hak kazanacağı para hakkında da müsadere kararı verilme olasılığı bulunduğundan söz konusu araç hakkındaki el koyma kararının devamı gerekmektedir.

VII. EL KOYMA KARARI FİNANSAL KİRALAMA ŞİRKETİNİN HAKLARINA ZARAR VERMEZ:

Söz konusu el koyma kararı ceza yargılaması sonucunda verilen müsadere kararı olmayıp aracın mülkiyet haklarına zarar veren bir karar niteliğinde de değildir. Aracın mülkiyetinin finansal kiralama şirketine ait olması aracın suçta kullanılmış olma niteliğini de ortadan kaldırmamaktadır. Müsadere kararı verilip verilmeyeceği esas kararla belli olacağından ve bu konuda karar verme yetkisi de kovuşturmayı yapacak olan ceza mahkemesinin yetkisinde bulunduğundan henüz soruşturma aşamasında aracın müsadereye tabi bir eşya olup olmadığının savcılık ya da itiraza bakan sulh ceza hakimliği tarafından soruşturmanın hemen başında değerlendirilmesi erken ve telafisi imkânsız sonuçlar doğurabilir.

Finansal kiralama şirketine mutlaka aracın teslimi gereken özel bir durumun ortaya çıkması durumunda ise aracın bilirkişi yoluyla değerinin tespit edilmesi ve bu değer nispetinde finansal kiralama şirketinden yeterli bir teminatın alınması ile aracın iadesi yoluna gidilebilir. Ancak bu yola başvurulmasında da acele edilmemesi gerekir. Benim tavsiyem aracın teslim talebinin yukarıdaki gerekçelerle reddedilmesi ve soruşturma sonucunun beklenilmesidir. Eğer kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin karar verilirse yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda zaten aracın hak sahibine iadesine karar verilecektir. Eğer şüpheli hakkında kovuşturmaya başlanırsa bu durumda suçta kullanılan eşyanın müsadereye bağlı bir eşya olup olmadığını yargılamayı yapacak olan ceza mahkemesinin daha iyi değerlendireceği ve yargılama sürecinde iade kararı vermesinin daha kolay olacağı düşüncesindeyim.










4 Eylül 2016 Pazar

BORÇLUNUN HACİZ ESNASINDA VERDİĞİ ÖDEME TAAHHÜDÜNÜN GEÇERLİLİĞİ






BORÇLUNUN HACİZ ESNASINDA VERDİĞİ
ÖDEME TAAHHÜDÜNÜN GEÇERLİLİĞİ

I. GİRİŞ:

İcra ve iflas Kanunu uygulamasında en çok karşılaşılan ve tartışma konusu olan olaylardan biri de haciz esnasında borçludan ödeme taahhüdü alınması ve bu taahhüdün yerine getirilmemesi durumunda borçlunun icra ceza mahkemesine şikâyet edilerek hapis cezası ile cezalandırılmasının istenmesidir.

II. ÖDEME TAAHHÜDÜNÜN YASAL DAYANAKLARI:

İcra ve İflas Kanununun 340'ıncı maddesine göre;
  1. Aynı yasanın taksitle ödemeleri düzenleyen 111'inci maddesine göre taksitle ödeme talebinde bulunulmuş olması ya da,
  2. Alacaklının izin vermesi
durumunda borçlu ödeme taahhüdü verebilmektedir.

III. ÖDEME TAAHHÜDÜNÜN ŞEKİL ŞARTLARI:

Bu taahhüdün verilebilmesinin şekil şartı ise ödeme taahhüdünün icra dairesinde kararlaştırılmış olmasıdır. İcra dairesinde kararlaştırılmış olmasından amaç icra dairesinin en yetkili memuru olan icra müdürü huzurunda bu anlaşmanın yapılmış olmasıdır. Nitekim Baki Kuru İcra ve İflas Hukuku El Kitabı'ndai konuyu ele alırken parantez içinde icra dairesinin yanına “icra müdürü” ifadesini yazmayı gerekli görmüştür.

Bizce icra dairesinde borcu ödeme şartının kararlaştırılmış olmasının İİK m. 340'a konulmasının nedeni borcu ödeme taahhüdünün tamamen borçlunun inisiyatifine bırakılmış olması ve kendi isteği halinde bu taahhüdü vermesi içindir. Bu durumda borçlu icra müdürlüğüne kendi isteği ile gelerek borcunun hesaplanmasını isteyecek ve bunun sonucunda da belirlenen taksitleri vadesi geldiğinde ödemeyi taahhüt edecektir. Burada esas olan borçlunun bu işlemi zorlama olmadan ya da zorlayıcı bir ortam olmadan kendi isteği doğrultusunda yapmasıdır. Çünkü icra işlemleri zaten haciz yoluyla belli bir hukuki zorlama içermektedir.

İcra dairesinde ve hatta icra müdürünün huzurunda yapılması gereken bir işlemin icra dairesi dışında yapılması bu işlemin kurucu şekil şartını ortadan kaldıracaktır. Bu nedenlerle haciz yerinde yapılan taahhütlerin hukuken yok hükmünde olduğu düşüncesindeyim.

IV. HACİZ ESNASINDA YAPILAN ÖDEME TAAHHÜDÜ:

Haciz esnasında yapılan ödeme taahhüdü aşağıdaki gerekçelerle hukuken geçerli değildir. Çünkü haciz yeri icra müdürlüğü (icra müdürünün bulunduğu yer) değildir. Haciz yeri ile icra müdürlüğünün iki farklı hukuki anlamı ve sonuçları bulunmaktadır.

Öncelikle icra müdürlüğüne kimseyi zorla getirip ödeme taahhüdü alamazsınız. Bunun yasal dayanağı bulunmamaktadır. Haciz yerine ise haciz memuru ve alacaklı ya da vekili ile bazende polisle gitmek zorundasınız. Bu durumda haciz yeri borçlunun isteği ile meydana gelen bir yer değil, yasa zoruyla hukuken var olan bir yerdir. Bu durumda borçlunun özgür iradesiyle vermesi gereken bir taahhüt, borçlunun mallarının borca karşılık olarak yasanın izin verdiği ölçülerde zorla alınacağı bir ortamda alınan bir taahhüde dönüşmektedir. Bu durumda borçlunun kendi isteği ile taahhüdü verdiğinden söz edilemez. En azından icra müdürlüğüne kendi isteği ile gelen borçlunun serbestliği içinde olamaz. Bu durumda bağımsız irade ile alınması gereken bir belge haciz baskısı altında alınmış olmaktadır. Bu haliyle ödeme taahhüdü borçluya taksitle ve ileri bir tarihte ödeme yapması için tanınan bir hak olmaktan çıkarak alacaklının haciz esnasında kullanabileceği ve tamamen alacaklının inisiyatifine kalmış bir hak haline gelmektedir.

Baki Kuru İcra ve İflas Hukuku El Kitabı'nda haciz esnasında yapılan taahhüdün geçerli olduğunu belirtmektedir. Haciz esnasında yapılan taahhüt borçluya mallarının haczedilmesini önleme olanağı vermekte ve bu durum borçlu açısından bir avantaj olarak kabul edilmektedir. Haciz esnasında icra müdürünü haciz memuru yetkilendirilmiş olmakla temsil ettiğinden “icra dairesinde yapılmak” ifadesinden icra müdürü huzurunda yapılması anlaşıldığına göre onun yetkilendirdiği bir memur önünde yani haciz esnasında da yapılmasında hukuken bir sakınca görülmemektedir. Nitekim Yargıtay 16 ve 17'inci Hukuk Dairelerinin 2004 yılındaki bir kısım kararları da bu yöndedir.

Gerek bu görüşe gerekse Yargıtay'ın bu kararlarına hukuk psikolojisi açısından katılmıyoruz. Çünkü icra dairesine borçlunun gelmesi ile haciz yerinde borçlunun bu taahhüdü vermesinin borçlunun davranışları üzerinde çok farklı sonuçları olacaktır. Bunun en ağır sonucu ise borçlunun taahhütte bulunmasa bile ödeyemeyeceği bir borç için sonucunda hapis cezası olan resmi bir işlemin ortaya çıkmasıdır.

V. ÖDEME TAAHHÜDÜ “ŞAHIS OLARAK SORUMLULUK” SONUCUNU DOĞURMAMALIDIR:

Haciz esnasında alınan ödeme taahhüdü, borcun taahhütte yazılı olan vadelerde borcu ödememesi durumunda üç aya kadar hapis cezası sonucunu doğurması nedeniyle hukukumuzda yasak olan borçtan “şahıs olarak sorumluluk” esasını üstü kapalı olarak hukukumuzun içine sokmakta ve kişi hak ve özgürlüklerini de ihlal etmektedir. Nitekim AİHS 4 numaralı protokole göre borçtan dolayı hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz. Bu nedenle ödeme taahhüdünün hukuken geçerli olması için ve borçluyu da hukukumuzda yasak olan “şahıs ile sorumlu olma” durumuna sokmadan geçerli olarak yapılabilmesi için İİK m. 340'da belirtildiği üzere borçlunun kendi isteği ile geldiği icra müdürlüğünde ve hatta icra müdürünün huzurunda bu taahhüdü vermesi gerekmektedir. Aksi durumların hepsi örneğin haciz esnasında ya da icra müdürlüğünün dışında başka bir ortamda bu taahhüdün verilmesi borçlunun kendi iradesi dışında gerçekleşecek bir durum yaratacağından hukuka aykırı olacaktır.

VI. HACİZ YERİNDE YAPILAN ÖDEME TAAHHÜDÜ KIYAS YASAĞININ İHLALİDİR:

Haciz yerinde haciz memuru önünde bu taahhüdün yapılmasına izin verilmesi dolaylı yoldan cezai sonucu olan bir hukuki işlemin kıyas yoluyla genişletilmesi sonucunu da doğurmaktadır. Her ne kadar icra ceza uygulamaları teknik olarak ceza hukuku kapsamında değerlendirilmese de sonuçta özgürlüğü bağlayıcı bir ceza ortaya çıkmakta olduğundan ceza hukukunun kıyas yasağı ilkesinin göz ardı edilmemesi de gerekir.

VII. SONUÇ:

Ödeme taahhüdü borçlunun kendi isteği üzerine alacaklının da onay vermesi ile gerçekleşecek bir hukuk işlemdir. Bu işlemin her hukuki işlem gibi zorunlu şekil şartlarına uygun yapılması ve hapis cezası sonucunu doğuracak olması nedeniyle de ceza hukuku ilkelerine uygun davranılması gerekmektedir. Bu gerekçelerle haciz esnasında yapılan ödeme taahhüdü hem şekil şartı yerine getirilmediğinden yok hükmündedir hem de ceza hukukundaki kıyas yasağının ihlali anlamına gelmektedir.

i Kuru, Baki; İcra ve İflas Hukuku El Kitabı; s. 609; Adalet Kitapevi; 2013, Ankara