19 Kasım 2012 Pazartesi

AŞIRI İFA GÜÇLÜĞÜNE DÜŞEN EŞİN HAKLARI

BOŞANMA VE ÖLÜM SONRASI
AŞIRI İFA GÜÇLÜĞÜNE DÜŞEN EŞİN HAKLARI

I. GİRİŞ:

Ülkemizde yapılan evliliklerde evlenen çiftler evlilik birliği içerisinde zaman zaman ortak mal edinmektedirler. Edindikleri bu malların bir kısmını taksitle almakta taksitleri ise ya birlikte ödemekte ya da eşlerden birinin ödemesi ile bu mallara sahip olmaktadırlar. Gerek duygusal nedenlerle gerekse eşlerden birinin icra takibine konu olmuş borçları gibi nedenlerle alınan malın bir eşin adına alınması ve diğer eşinde taksitleri ödemesi gibi durumlarla sıkça karşılaşılmaktadır. Taksitleri ödeme yükümlülüğünü üzerine almış olan eşin ölüm ya da boşanma gibi öngörülemeyen bir durum nedeniyle borcu ödememesi durumunda diğer eşin alınan malın borçlarını karşılayamaması ve yasal işlemlerle karşı karşıya kalması söz konusu olabilmektedir. Bu makalemizde bu durumda olan eşlerin kullanabilecekleri hukuki haklarını örnek somut olay çerçevesinde ele alacağız.

II. EŞLERİN BİRLİKTE ALDIKLARI MALLAR:

Eşler evlilik birliği içinde konut, devre mülk, yazlık gibi taşınmazlar ya da otomobil, altın gibi taşınır eşyalar almaktadırlar. Bu eşyaların bir kısmı taksitle bir kısmı ise banka kredisi ile alınmaktadır. Evlilik birliğinin ölüm ya da boşanma gibi bir durumla sona ermesi halinde ise sözleşme üzerinde borçlu görünen eşin sözleşmeden kaynaklı borcu ödemesi çoğu zaman imkânsız hale gelmektedir. Çünkü eşlerden her ikisi çalışıyor da olsa ölüm ya da boşanma durumunda borç altına giren eşin artık tek gelirle altından kalkamayacağı bir ekonomik yoksunluk durumu ortaya çıkmaktadır.

Ülkemiz de ise çoğu zaman borç altına giren kadın çalışmamakta ve borcu ödemeyi eşinin kendisine taahhüt etmesi üzerine borç altına girmektedir. Bu durumdaki bir kadın ölüm ya da boşanma durumunda artık eşinin gelirinden yoksun kalacağından imzalamış olduğu sözleşmeden kaynaklı borcu ifa edebilmesi imkânsız hale gelebilmektedir. Türk Borçlar Kanunu m. 136 ve devamı maddelerinde düzenlenmiş bulunan “İfa imkânsızlığı, Kısmi ifa imkânsızlığı ve Aşırı ifa güçlüğü” hükümleri bu ve benzeri durumlarda bulunan borçlulara tanınmış borcu sona erdiren durumlardır. Makalemizde TBK m. 138’de düzenlenmiş olan sözleşmeden dönme hakkı ele alınacaktır. Bu paragrafta verdiğimiz örnek kadınlar üzerinden olsa da erkeklerde benzer durumlara düşebildiklerinden Türk Medeni Kanunu’nda olduğu gibi eş kavramı üzerinden konuyu açıklamaya devam edeceğiz.

III. AŞIRI İFA GÜÇLÜĞÜNÜN ŞARTLARI:

“Aşırı ifa güçlüğü” başlığı altındaki 138. madde metni aşağıdaki gibidir.

“Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır.

Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.”

138. maddeye göre aşırı ifa güçlüğünün şartlarını aşağıdaki gibi açıklayabiliriz.

A. Öngörülemeyen Olağanüstü Bir Durum Olmalıdır:

Madde metni incelendiğinde aşırı ifa güçlüğünün birinci koşulu sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durumun ortaya çıkmasıdır.

Eşlerden birinin ölümü sağ kalan eş için öngörülemeyen bir durumdur. Sağ kalan eş çalışıyor da olsa eşinin ölümü durumunda eşinin gelirinden yoksun kalacağı için taraf olduğu sözleşmeden kaynaklanan edimlerini yerine getirmek konusunda ifa güçlüğüne düşebilir.

Bir diğer neden makale başlığında belirtmemiş olsak da eşlerden birinin geçirdiği bir kaza ile iş göremez duruma düşmesi ve çalışamamasıdır. Bu durumu da sözleşmenin tarafı olan eşin öngörmesi mümkün değildir. İş göremez duruma düşen eş eğer malullük maaşı alıyorsa bu durumun somut olayın özelliğine göre yani sözleşmeden kaynaklanan edimlere göre değerlendirilmesi gerekir.

Eşler için öngörülemeyen bir başka durum da boşanmadır. Mutlak boşanma nedenlerinin düzenlendiği Türk Medeni Kanunu m. 161, 162, 163, 164 ve 165. maddelerdeki zina, hayata kast pek kötü veya onur kırıcı davranış, suç işleme ve haysiyetsizce hayat sürme, terk ve akıl hastalığı nedenlerinden kaynaklanan boşanmalarda bu nedenlere dayanarak boşanan eşin bu durumları öngörmesi mümkün değildir.

B. Öngörülemeyen Olağanüstü Durum Borçludan Kaynaklanmamalıdır:

138. madde olağanüstü durumun borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkmış olmasını şart koşmuştur. Yani olağanüstü duruma borçlu kendisi sebep olmamalıdır. Yukarıda verdiğimiz örneklerden yola çıkarak konuyu açıklarsak; mutlak boşanma nedenlerine aşırı ifa güçlüğüne düşen eş neden olmamalıdır. Örneğin kendisi zina yapmış, eşinin hayatına kastetmiş, eşine karşı ya da bir başkasına karşı suç işlemiş, haysiyetsizce hayat sürmüş, eşini evi terke zorlamış ise bu sebeplerle meydana gelen boşanma neticesinde aşırı ifa güçlüğüne düştüğünü ileri sürerek 138. maddenin verdiği sözleşmenin uyarlanması ya da sözleşmeden dönme haklarını kullanamaz. 

Bu durum eşinin ölümüne sebebiyet vermesi ya da iş göremez hale düşürmesi hali için de geçerlidir.

C. Öngörülemeyen Olağanüstü Durum Mevcut Olguları Değiştirmelidir:

Sözleşmenin yapıldığı sırada sözleşmeye taraf olan eş gerek kendisinin geliri ve mal varlığı ile gerekse eşinin geliri ve mal varlığı ile sözleşmeden kaynaklanan edimlerini yerine getirebilecek durumda olmalıdır.

Öngörülemeyen durum eşin bu durumunu sözleşmeden kaynaklanan edimlerin kendisinden ifa etmesinin istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmiş olması gerekir.

Eşlerden her ikisi de çalışıyor ve birinin geliri ile taksitli olarak bir mal alınmış olunabilir. Ölüm ya da boşanma gibi öngörülemeyen durumun ortaya çıkması sözleşmenin tarafı olan eşi geliri olsa bile aşırı ifa güçlüğüne sokabilir.

Eşlerden biri hiç çalışmıyor da olsa çalışmayan eşin taraf olduğu sözleşmenin edimlerini çalışan eş üstlenmiş olabilir. Alınan malın mülkiyetinin bir eşin adına yapılması, ödemelerin ise diğer eş tarafından üstlenilmesi durumuna eşler arasında sıkça rastlanmaktadır. Bu durumda da sözleşme yapıldığı tarihte çalışmayan sözleşmenin tarafı olan eş ölüm ya da boşanma durumunda aşırı ifa güçlüğü nedenlerine dayanabilecektir.

Eğer aşırı ifa güçlüğüne düştüğünü ileri süren eş öngörülemeyen durum öncesinde de eşinin desteği ile sözleşmeden kaynaklanan edimlerini yerine getiremeyecek durumda ise o takdirde sözleşmenin uyarlanması ya da sözleşmeden dönme hakkını kullanamaz. Bu sebeple öngörülemeyen durum öncesi ve sonrası iyi incelenmelidir. Bu inceleme yapılırken de eşler birbirinden ayrı değerlendirilmemelidir. Çünkü Türk Medeni Kanunu’na göre yasal mal rejimi edinilmiş mallara katılma rejimi olduğundan eşlerin evlilik birliği içinde edindikleri mallara katılma hakları bulunmaktadır. Ayrıca eşlerin yine evlilik birliği içinde birbirlerine destek olma yükümlülükleri bulunduğunda edinilen malların borçlarının ödenmesinde birbirlerine yardımda bulunabilecekleri unutulmamalıdır. Bu durumlar Türk Medeni Kanunu’nda yer alan dürüstlük kurallarına göre değerlendirilmelidir. Çünkü 138. madde kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmesi şartını getirmiştir.

Ç. Borç İfa Edilmemiş ya da Kısmen İfa Edilmiş Olmalıdır:

138. madde borçlunun borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olması şartını getirmiştir. Borcun ifa edilmemiş olması aşırı ifa güçlüğüne düşen eş için anlaşılabilir bir durumdur. Ancak “ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olması” ifadesi kanun hükmü ile ulaşılmak istenen amaçla ters düşmektedir. Çünkü borcun ifa edilmiş olması durumunda aşırı ifa güçlüğü nedeniyle sözleşmenin uyarlanması ya da feshinin istenmesi söz konusu olamayacaktır. Çünkü ifa ile borç sona ermiş olacaktır. Maddenin bu ifadesinden borcun bir kısmının ifa edilmiş olması anlaşılmalıdır. Borcun bir kısmı ifa edilirken öngörülemeyen bir durum ortaya çıkmış olabilir ancak bu öngörülemeyen durumun mevcut olguları değiştirerek sözleşmenin tarafını aşırı ifa güçlüğüne sokması ileriki bir zamanda ortaya çıkabilir. Örneğin sözleşmeye taraf olan kişinin eşinin, tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalanması durumunda sözleşmeye taraf olan eş sözleşmenin karşı tarafına kısmi ödemeyi ya da taksitli ödemeyi yaparken “ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını” saklı tutabilir.  

IV. BORÇLUNUN HAKLARI:

Aşırı ifa güçlüğüne düşen borçlunun iki hakkı bulunmaktadır. Borçlu;

— Hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteyebilir.

— Sözleşmenin uyarlanmasının mümkün olmadığı hallerde sözleşmeden dönme hakkını kullanabilir.

A. Sözleşmenin Yeni Koşullara Uyarlanması:

Öngörülemeyen durum nedeniyle aşırı ifa güçlüğüne düşen eş sözleşmenin kendisine yüklediği edimleri ancak sözleşmenin yeni durumlara uyarlanması halinde yerine getirebileceğini düşünüyorsa sözleşmenin uyarlanmasını isteme hakkına sahiptir. Bunun için hemen dava açması gerekmez. Sözleşmenin diğer tarafı ile uzlaşarak da sözleşmenin yeni koşullara göre uyarlanması yoluna gidebilir. Ancak karşı tarafın bunu kabul etmemesi durumunda dava açmak suretiyle sözleşmenin uyarlanmasını isteme hakkı vardır. Hâkim öngörülemeyen durum neticesinde eşin edimleri yerine getirmesine olanak tanıyacak şekilde sözleşmeyi uyarlayabilir. Bu durum hâkimin sözleşmeye müdahalesi anlamına gelmektedir.

B. Sözleşmeden Dönme Hakkının Kullanılması:

Aşırı ifa güçlüğüne düşen eş sözleşmenin kendisine yüklediği edimleri artık yerine getiremeyecekse sözleşmeden dönme hakkını da kullanabilir. Taksitli satışlar gibi sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır.

Öğretide sözleşmeden dönme hakkının, işlem temelinin çöktüğü durumlarda son çare olarak düşünülmesi gerektiği kabul edilmektedir. Bunun için öncelikle sözleşmenin dar anlamda uyarlanması yoluyla risk dağılımının adil bir şekilde yapılmasına çalışılmalıdır. Eğer bu yapılamıyorsa sözleşmeden dönme hakkı kabul edilmelidir.

Sözleşmeden dönülmesi ile henüz ifa edilmemiş edimler sona erecektir. Sözleşmeden dönüldüğünde karşılıklı edimlerin ifası tersine dönmektedir. Yani sözleşmeden dönen kişi aldıklarını geri verecek karşılığında da verdiklerini alacaktır. Örneğin bir devre mülk almışsa devre mülkün mülkiyetini satıcıya teslim edecek karşılığında vermiş bulunduğu bonoları geri isteyebilecektir.

C. Yabancı Para Borçlarında Aşırı İfa Güçlüğü:

Aşırı ifa güçlüğünden kaynaklanan hakların yabancı para borçlarında da uygulanabileceği unutulmamalıdır. Yukarıda belirttiğimiz her durum yabancı para borçlarında da geçerlidir.

V. AŞIRI İFA GÜÇLÜĞÜNDE SÖZLEŞMEDEKİ CEZA ŞARTININ HUKUKİ GEÇERLİLİĞİ:

Türk Borçlar Kanunu’nun Cezanın miktarı, geçersizliği ve indirilmesi” başlıklı 182. maddesinin ikinci fıkrası “Asıl borç herhangi bir sebeple geçersiz ise veya aksi kararlaştırılmadıkça sonradan borçlunun sorumlu tutulamayacağı bir sebeple imkânsız hâle gelmişse, cezanın ifası istenemez” hükmünü içermektedir. Buna göre aşırı ifa güçlüğü nedeniyle sözleşmeden dönülmüş ya da sözleşme feshedilmişse sözleşmede yazılı olan ceza borçludan istenemeyecektir. Çünkü cezanın istenemeyeceğine ilişkin 182. madde “asıl borcun borçlunun sorumlu tutulamayacağı bir sebeple imkânsız hale gelmesini” şart koşmaktadır. Bu durum yukarıda incelemesini yaptığımız 138. maddedeki aşırı ifa güçlüğünün “borçlunun öngöremeyeceği bir sebeple aşırı ifa güçlüğüne düşmesi” şartı ile uyum içindedir. Aşırı ifa güçlüğüne düşen kişinin sözleşmede yazılı olan ceza şartını ödeme zorunluluğu yoktur. Çünkü aşırı ifa güçlüğü nedeniyle sözleşmenin feshine ya da sözleşmeden dönülmesine karar verildiğinde ceza şartı da hukuken geçerliliğini yitirmektedir.

5 Kasım 2012 Pazartesi

HAKSIZ CEZA ŞİKÂYETİ NEDENİYLE MANEVİ TAZMİNAT DAVASI

HAKSIZ CEZA ŞİKÂYETİ NEDENİYLE
MANEVİ TAZMİNAT DAVASI

I. GİRİŞ:

Ülkemizde Cumhuriyet savcılıklarına yapılan suç duyurularının ve bunun sonucunda açılan ceza davalarının yaklaşık %60’ı takipsizlik ya da beraatla sonuçlanmaktadır. Haksız suç duyurusuna maruz kalan kişilerin bu suç duyuruları nedeniyle uğradıkları manevi ızdırabın dindirilmesinin yollarından biri de haksız suç duyurusunda bulunan kişi ya da kişiler aleyhinde manevi tazminat davası açılmasıdır. Bu makalemizde haksız ceza şikâyeti nedeniyle manevi tazminat davasını inceleyeceğiz.

II. HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU’NA GÖRE GÖREVLİ MAHKEME:

HMK m. 2’ye göre mal varlığı davalarına ilişkin davalarda görevle mahkeme asliye hukuk mahkemeleridir. Manevi tazminat davaları da dava konusu sebebiyle belli bir mal varlığı değerini içerdiğinden asliye hukuk mahkemeleri görevlidir.

III. HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU’NA GÖRE YETKİLİ MAHKEME:

HMK’ya göre yetkili mahkeme davalının bulunduğu yer mahkemesidir. Ancak Türk Medeni Kanunu manevi tazminat davalarında seçimlik yetki belirlemiştir.

IV. TÜRK MEDENİ KANUNU’NA GÖRE YETKİLİ MAHKEME:

TMK m. 25/V hükmüne göre “Davacı, kişilik haklarının korunması için kendi yerleşim yeri veya davalının yerleşim yeri mahkemesinde dava açabilir.” Bu maddeye göre davacıya seçimlik hak tanınmış olup isterse kendi yerleşim yeri mahkemesinde de dava açabilir. Yerleşim yerinden kasıt TMK hükümlerine göre resmi ikametgâhının bulunduğu yer mahkemesidir.

V. DAVANIN KONUSU:

Davacının açacağı manevi tazminat davası kendisi hakkında ileri sürülen iddia ve olayların doğruluğu hakkında ciddi ve inandırıcı emarelerle desteklenmemiş bir ceza şikâyeti olması nedenine dayanmalıdır. Manevi tazminat talep eden kişi açacak olduğu davada hakkında ileri sürülen iddialarla ilgili olarak ciddi ve inandırıcı delillerin bulunmadığını ispatlamak zorundadır.

Örnek olay üzerinden konuyu açıklayacak olursak. Davacının savcılığa resmi evrakta sahtecilik suçu iddiası ile şikâyet edilmesi halinde eğer şikâyeti yapan sahteliği ispatlanmış ve aldatma yeteneği olan bir resmi evrakı delil olarak göstermemişse bu durum şikâyetin ciddi ve inandırıcı emarelerle desteklenmediğini gösterir.

Ancak aynı konuda yapılan bir şikâyete üzerinde tahrifat yapılmış bir resmi evrak delil olarak konulmuş olabilir. Bu durumda ancak şüphelenilen şahısın el yazısı ya da imzası üzerinde grafolojik inceleme yapılarak kişinin suçu işleyip işlemediği anlaşılabileceğinden hakkında şikâyette bulunulan kişinin ciddi ve inandırıcı emarelerle desteklenmiş bir suç duyurusu ile karşı karşıya kaldığından bahsedilebilir. Bu durum ceza şikâyetine maruz kalan kişiye manevi tazminat davası açma hakkı vermez.

Vermiş olduğumuz bu örnek olaylardan da anlaşılacağı gibi yapılan ceza şikâyetinin konusunu oluşturan somut olayın özelliğine göre durumun değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu değerlendirmeyi de öncelikle davayı açacak olan kişinin kendisinin daha sora da eğer varsa avukatının yapması gerekir. Çünkü davanın reddi ya da kısmen reddi durumunda davacı aleyhine karşı vekâlet ücreti ve yargılama masraflarına hükmedilir. Manevi tazminat davası açılması gerektiğinden emin olunduktan sonra davanın açılması daha yerinde olacaktır. Çünkü davaya bakacak olan mahkeme ceza şikâyetinin konusunu oluşturan savcılık ya da ceza mahkemesi dosyasını getirtip inceleyecektir. Mahkemenin yapacağı inceleme sıradan bir insanın olaya yaklaşımı şeklinde değil bir hukukçunun yaklaşımı şeklinde olacağından manevi tazminat davası açacak olan kişilerin konu hakkında avukat yardımı almalarında fayda vardır.

Mahkemeden yapılmış olan ceza şikâyetinin davacının kişilik haklarına yönelik saldırı kabul edilmesi ve bu sebeple manevi tazminata hükmedilmesi istenecektir.  

VI. UYGULANACAK KANUN HÜKÜMLERİ:

Hukukumuz manevi tazminat davaları için iki ayrı kanunda birbirini tamamlayan iki ayrı hüküm düzenlemiştir. Bunlar TMK m. 25 ve TBK m. 58’dir. Her ikisinin de ayrı ayrı ve birlikte incelenmesi gerekmektedir.

A) Türk Medeni Kanunu m. 25’e Göre Açılacak Manevi Tazminat Davası:

TMK m. 25’de yer alan “Davalar” başlıklı hüküm aşağıdaki gibidir.  

“Davacı, hâkimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir.

Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir.

Davacının, maddî ve manevî tazminat istemleri ile hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekâletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesine ilişkin istemde bulunma  hakkı saklıdır.

Manevî tazminat istemi, karşı tarafça kabul edilmiş olmadıkça devredilemez; miras bırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçmez.

Davacı, kişilik haklarının korunması için kendi yerleşim yeri veya davalının yerleşim yeri mahkemesinde dava açabilir.

Maddeyi inceleyecek olursak TMK m. 25 davacıya aşağıdaki hakları vermektedir. Davacı;

Saldırı tehlikesinin önlenmesini,

Sürmekte olan saldırıya son verilmesini,

Sona ermiş olan ancak etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini, isteyebilir.

Bu hakların dışında, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir. Bu istem davacı açısından seçimlik bir hak olup manevi tazminat olarak bir bedel ile birlikte istenebileceği gibi kademeli ya da bağımsız olarak da istenebilir.

TMK m. 25’in en önemli özelliği hâkime değil davacıya seçimlik hak tanımış olmasıdır.

B) Türk Borçlar Kanunu m. 58’e Göre Açılacak Manevi Tazminat Davası:

TBK m. 58’de yer alan “Kişilik hakkının zedelenmesi” başlıklı hüküm aşağıdaki gibidir.

“Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir.

Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.”

Maddeyi inceleyecek olursak TBK m. 58 davacıya kendisine bir miktar para ödenmesine karar verilmesini isteme hakkı vermektedir. Bunun dışında davacıya tanıdığı başkaca bir hak bulunmamaktadır. Ancak maddenin ikinci fıkrası hâkime çok geniş bir takdir hakkı vermiştir. Hâkim;

Belli bir para yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir,

Diğer bir giderim biçimini tazminata ekleyebilir,

Saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.

TBK m. 58, TMK m. 25’den farklı olarak hâkime seçimlik takdir yetkisi tanımaktadır. Bu seçimlik takdir yetkisinin usul hukuku yönünden de incelenmesi gerekir.  

C) HMK m. 26 Hükmüne Göre TBK m. 58’in İncelenmesi:

HMK m. 26 hâkime, tarafların talepleriyle bağlı olma zorunluluğu getirmiştir. Bu zorunluluk gereği hâkim talepten fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Sadece duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir. Ancak maddenin ikinci fıkrası hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olmadığına ilişkin kanun hükümlerini saklı tutmuştur. TBK m. 58/II hükmü bu anlamda saklı tutulan hükümlerdendir.

Bu nedenle davacı dava dilekçesinde belli bir paranın tazminat olarak kendisine ödenmesini talep etse ancak başka bir talepte bulunmasa bile hâkim, TBK m. 58/II’ye göre bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.

Ç) TMK m. 25 ve TBK m. 58’in Birlikte İncelenmesi:

TMK m. 25’de davacıya tanınan seçimlik haklar TBK m. 58’de hâkime tanınmıştır. Görünüşte her iki hükümde farklı kanunlarda bulunuyor olsa da aslında Türk Medeni Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu hukuken aynı kanundur. Çünkü Türk Borçlar Kanunu’nun “Türk Medenî Kanunu ile ilişkisi” başlıklı 646. maddesi “Bu Kanun, 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun Beşinci Kitabı olup, onun tamamlayıcısıdır” hükmünü içermektedir. Bu sebeple manevi tazminat davasına bakan hâkim gerek davacının seçimlik talebini düşünerek gerekse kendisine verilen seçimlik yetkiyi düşünerek karar verecektir.

Örnekler üzerine konuyu tartışacak olursak;

1- Davacı manevi tazminat davasında belli bir para ödenmesinin yanında saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olan ancak etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanmasını istemişse hâkim;

Belli bir paranın ödenmesi ile birlikte diğer talepler hakkında karar verebilir,

Belli bir paranın ödenmesini kısmen kabul kısmen reddedip diğer talepler hakkında karar verebilir,

Belli bir paranın ödenmesi talebini tamamen reddedip, diğer talepler hakkında karar verebilir.

Bütün talepleri reddedebilir.

2- Davacı manevi tazminat davasında para ödenmesi dışındaki taleplerde bulunmuş ancak para ödemesi talep etmemişse hâkim,

Bu talebin kabulü ya da reddi yönünde karar verebilir.

3- Davacı sadece para ödenmesi talebinde bulunmuşsa hâkim;

Sadece para ödenmesine karar verebilir,

Belli bir paranın ödenmesi ile birlikte kendiliğinden diğer seçimlik yetki konuları hakkında karar verebilir,

Belli bir paranın ödenmesini kısmen kabul kısmen reddedip diğer seçimlik yetki konuları hakkında karar verebilir,

Belli bir paranın ödenmesi talebini reddedip diğer seçimlik yetki konuları hakkında karar verebilir. 

Yukarıda verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere hâkimin belli bir para ödenmesine karar vermesi beklentisi ile mahkemeye gidildiğinde sadece bir kınama yazısı verilmesine ilişkin hükümle karşılaşılabilir. Çok yüksek miktarda paranın ödenmesi talebinde bulunulduğunda ise kısmen ret kararı çıkma ihtimali yüksektir. Astarı yüzünden pahalıya gelecek bir hükümle karşılaşılmaması için açılacak davanın parasal miktarı iyi belirlenmelidir.

VII. MANEVİ TAZMİNAT DAVALARINDA VEKÂLET ÜCRETİ:

Gerek HMK gerekse Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre davayı kazanan taraf eğer kendini avukat ile temsil ettirmişse davacı lehinde avukatlık ücretine hükmedilir. Ancak bu avukatlık ücreti 1136 Sayılı Avukatlık Kanunu m. 164/Son hükmüne göre “Dava sonunda, kararla tarifeye dayanılarak karşı tarafa yüklenecek vekâlet ücreti avukata aittir.”

Manevi tazminat davasında talep edilen bedelin bir kısmı kabul edilmiş ancak bir kısmı reddedilmişse ve davalı taraf da kendini avukat ile temsil ettirmişse reddedilen kısım üzerinden davalı taraf lehine karşı vekâlet ücretine hükmedilecektir. Ancak davalı taraf lehine hükmedilecek karşı vekâlet ücreti davacı taraf lehine hükmedilecek olanı geçemeyecektir. Davalı taraf lehine hükmedilen karşı vekâlet ücreti de yine 1136 Sayılı Avukatlık Kanunu m. 164/Son hükmüne göre avukata aittir.

Belli bir bedel içeren manevi tazminat davası sonunda hâkim bedel yerine yukarıda açıkladığımız seçimlik yetkisi dâhilindeki konulardan biri hakkında karar verirse bu davanın reddi ya da kısmen reddi anlamına gelmeyeceği için davalı lehinde karşı vekâlet ücreti hakkı doğurmayacaktır.