27 Eylül 2012 Perşembe

ÇEK KANUNUNA GÖRE İDARİ PARA CEZASINA DÖNÜŞTÜRÜLEN EYLEMLERİN TESPİTİ

ÇEK KANUNUNA GÖRE İDARİ PARA CEZASINA DÖNÜŞTÜRÜLEN
EYLEMLERİN TESPİTİ
           
I. GİRİŞ:

5941 Sayılı Çek Kanunu’nda 6273 Sayılı Çek Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile yapılan değişikliklerden sonra ağır para cezalara idari para cezalarına dönüştürülerek cürüm olmaktan çıkartıldı ve kabahat kapsamına alındı. Ancak gerek yargılaması devam etmekte olan gerekse kesinleşmiş olan dosyalar açısından eylemin idari para cezasına dönüştürülmüş olmasının tespiti nasıl yapılacaktır? Bu makalemizde bunu açıklayacağız.

II. SORUŞTURMA, KOVUŞTURMA VE YARGITAY AŞAMASINDA OLAN DOSYALAR:

5941 Sayılı Çek Kanunu’nun Geçici 3. maddesinin 7. fıkrası idari yaptırıma dönüştürülen eylemlerle ilgili olarak özel bir düzenleme getirmiştir. Madde metni;

“Bu Kanun hükümlerine göre suç karşılığı uygulanan yaptırımı, idarî yaptırıma dönüştürülen fiiller nedeniyle,

a) Soruşturma evresinde bulunan dosyalar hakkında Cumhuriyet başsavcılığınca,

b) Kovuşturma evresinde bulunan dosyalar hakkında mahkemece, idarî yaptırım kararı verilir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında bulunan dosyalar hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca, Yargıtay’ın ilgili dairesinde bulunan dosyalar hakkında ise ilgili dairece, bu Kanuna göre işlem yapılmak üzere dava dosyası hükmü veren mahkemeye gönderilir ve bu mahkeme tarafından duruşma yapılmaksızın karar verilir” hükmünü içermektedir.

Bu hükme göre dosya hangi yargı makamının önünde ise karar verme yetkisi o yargı makamındadır. Sadece Yargıtay ilgili dairesinde bulunan dosyalar hakkında karar verme yetkisi hükmü veren mahkemede olup dosyaların bu mahkemeye gönderilmesi gerekmektedir.

III. KESİNLEŞMİŞ VE İNFAZI TAMAMLANMIŞ DOSYALAR:

5941 Sayılı Çek Kanunu’nun Geçici 3. maddesinin 7. fıkrası metninden de anlaşılacağı üzere eylemin suç olmaktan çıkartılması durumunda soruşturma, kovuşturma ve temyiz aşamalarında yargı makamlarının nasıl hareket etmeleri gerektiği açıkça düzenlenmiştir. Ancak kesinleşmiş ve infazı tamamlanmış dosyalar hakkında mahkemelerin ayrıca suça konu eylemin suç olmaktan çıktığına ilişkin karar vermesi zorunluluğunu getiren bir düzenleme bulunmamaktadır.

Gerek 3167 Sayılı Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında Kanun’a göre gerekse 5941 Sayılı Çek Kanunu’na göre ceza almış olan kişiler aldıkları bu cezalar nedeniyle haklarında sabıka kaydı oluşmuş olabileceği gibi bazı haklardan yasaklı duruma da düşmüş olabilirler. Bu sebeple kararın kesinleşmiş olması ya da infazının tamamlanmış olması bu kişiler açısından kanun değişikliğinin kendilerine uygulanmaması sonucunu doğurmaz. Kanunun değişmesi ile idari yaptırıma dönüşen suçları geçmişte işleyenler bu kanun değişikliği ile kanunsuz suç ve ceza almaz ilkesine göre artık suç işlemiş sayılamayacaklarından hem adli sicil kayıtlarının düzeltilmesi hem de yasaklanmış haklarının iadesi gerekmektedir.

5352 Sayılı Adli Sicil Kanunu’nun 12. maddesinin 2. fıkrası “Fiilin kanunla suç olmaktan çıkarılması halinde, bu suçtan mahkûmiyete ilişkin adlî sicil ve arşiv kayıtları, talep aranmaksızın tamamen silinir” hükmünü içermektedir. Benzer bir düzenleme de Adli Sicil Yönetmeliğinin 13. maddesinde bulunmaktadır. Bu hükümlere göre yasa değişikliği ile adli sicil ve arşiv kayıtları talep aranmaksızın silinecektir. Bunun için ceza almış olan kişilerin her hangi bir işlem yapmaları gerekmemektedir. Ancak belli bir haktan yasaklı duruma düşmüşlerse ve bu haklarının iadesi için bir idari makamla muhatap olmaları gerekiyorsa eylemlerinin suç olmaktan çıktığının tespitini hangi makam yapacaktır?

Türk Ceza Kanunu’na göre bir eylemin suç olmaktan çıkması durumunda kesinleşmiş dosyalar ile ilgili olarak nasıl bir işlem yapılacağı 04.11.2004 tarihli 5252 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un hükümlerine göre belirlenmektedir. İlk bakışta Türk Ceza Kanunu’nun ceza mevzuatımız içinde temel kanun olması sebebiyle 5941 Sayılı Çek Kanunu’n da yapılmış olan değişikliğin sonuçlarına da uygulanması düşünülebilir. Nitekim bu kanun ilk yürürlüğe girdiği tarihte ağır para cezalarını düzenleyen 5. maddesinde “Özel ceza kanunları ile ceza içeren” ibaresi bulunmakta ve 5941 Sayılı Çek Kanunu gibi özel ceza kanunları ya da ceza içeren kanunların sonuçlarına da uygulanabilmekteydi. Ancak daha sonra “Özel ceza kanunları ile ceza içeren” ibaresi, 11.05.2005 tarihli ve 5349 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle yapılan değişiklikle madde metninden çıkarılmıştır. Böylece 5252 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un Türk Ceza Kanunu dışındaki özel ceza kanunlarına ve ceza içeren kanunlara göre hüküm kurulan dosyalara uygulanması imkânsız hale gelmiştir.

04.11.2004 tarihli 5252 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un çıkarılış amacı açısından bakacak olursak “Amaç” başlıklı 1. maddesindeki “Bu Kanunun amacı, 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun yürürlüğe konulmasına ilişkin usul ve esasları belirlemektir” hükmünden Türk Ceza Kanunu’nun uygulaması ile ilgili esasları belirlemek için çıkartıldığı rahatlıkla görülür. Ancak bazı idari makamlar bu kanun hükmünü özel ceza kanunlarına göre kesinleşmiş ve hatta infazı tamamlanmış dosyalar içinde uygulamaya çalışmakta ve kişi hakkında mahkûmiyet kararı veren mahkemelerden fiilin suç olmaktan çıktığı yönünde ek karar getirmelerini talep etmektedir. Özel ceza kanunlarına göre verilen kesinleşmiş kararlar açısından bir kanun boşluğu olduğu açıktır ancak bu boşluk özel ceza kanunlarını kapsamayan bir kanun hükmünün uygulanması ile giderilemez.

Özel ceza kanunlarından mahkûm olanlar eğer bu mahkûmiyetle beraber bir takım haklardan yasaklı hale düşmüşlerse Adli Sicil Kanunu’nun 13/A maddesine göre mahkemeden yasak hakların iadesi kararı talep edebilirler. Fiilin suç olmaktan çıkması gerekçesi ile yasak hakların iadesine karar verilirse, kesinleşmiş karar sebebiyle alamadıkları her türlü hakkı talep etme imkânına kavuşurlar.

Ancak bazı idari makamlar fiilin suç olmaktan çıktığı hakkında karar talep ettiklerinde, özel ceza yasalarından mahkûm olanlar yukarıda açıkladığımız kanun boşluğu nedeniyle yargılandığı mahkemeden bu kararı alamamaktadır. Bunun yerine mahkemeden yasak hakkın iadesi kararı almaları durumunda idari makam sunulan bu kararın hüküm fıkrasında “suç olmaktan çıktığı” yönünde ya da “beraat” yönünde ifade içermediği gerekçesi ile talebi reddetmektedir. İdari makamın bu gerekçe ile talebi reddetmesi ise idare mahkemesinde iptal davasına konu olmaktadır.                                                                                      

24 Eylül 2012 Pazartesi

ASANSÖR YAPIMINDAN KAT MALİKLERİNİN SORUMLULUĞU

ASANSÖR YAPIMINDAN
KAT MALİKLERİNİN SORUMLULUĞU

I. GİRİŞ:

Ülkemizde daha önce inşaatı tamamlanmış ve oturulmaya başlanmış olan binalarda asansör ihtiyacının çıkması üzerine kat maliklerinin bir kısmının asansör yapılmasına onay vermeleri bir kısmının ise karşı çıkmaları üzerine uyuşmazlıklar çıkmakta ve konu çoğu kez yargıya intikal etmektedir. Bu makalemizde asansör yapılması gereken bir binada bu inşaatın nasıl yapılacağı ve maliyetinin kat maliklerinden nasıl tahsil edileceği konusunu inceleyeceğiz.

II. ASANSÖR YAPIMININ KAT MÜLKİYETİ KANUNU AÇISINDAN HUKUKİ DURUMU:

Asansör, binalardaki yaşamı kolaylaştırması açısından gerek 634 Sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu gerekse Yargıtay içtihatları uyarınca faydalı yenilik ve ilave olarak kabul edilmektedir. Bu sebeple yapımı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 42. maddesinde belirtile usuller dairesinde gerçekleştirilir.

III. KAT MÜLKİYETİ KANUNU’NA GÖRE ASANSÖR YAPIMI KARARI ALINMASI:

Kat mülkiyetine tabi bütün binalarda faydalı olan bütün yenilik ve ilaveler, kat maliklerinin sayı ve arsa payı çoğunluğu ile verecekleri karar üzerine yapılır. Kanun koyucu yenilik ve ilavelerin yapımında pay ve paydaş çoğunluğunu esas tutmuştur. Bu sebeple öncelikle kat malikleri kurulu yine Kat Mülkiyeti Kanunu’ndaki esaslara göre toplanıp pay ve paydaş çoğunluğu ile asansör yapımına karar vermek zorundadır.

IV. YAPIMA KARŞI ÇIKAN KAT MALİKLERİNİN DURUMU:

Kat maliklerinden bir kısmı asansör yapımına karşı çıkarsa kat malikleri kurulu toplantısında alınan karara karşı hâkimin müdahalesini isteyebilir. Karara karşı kat malikinin hâkimin müdahalesini isteyebilmesi için toplantıya katılmış ve karşı oy kullanmış olması gerekir. Bu durumda bir ay içinde sulh hukuk mahkemesinde iptal davası açması gerekmektedir.

Toplantıya katılmayan kat maliki ise kararı öğrenmesinden itibaren yine bir ay içinde sulh hukuk mahkemesinde iptal davası açma hakkına sahiptir. Bir aylık sürelerin üst sınırı kararın verildiği tarihten itibaren altı aydır.

Kat malikleri kurulunun verdiği kararların yok hükmünde ya da mutlak butlanla hükümsüz sayıldığı durumlarda süre koşulu aranmaz. Ancak yokluk ve butlana davaya bakacak olan mahkeme karar verir.

Karara karşı iptal davası açılmaz ya da açılır ama dava reddedilirse yapılacak olan asansörün giderlerine her kat maliki arsa payı oranında katılmak sorundadır.

V. YAPIM GİDERLERİNE KATILMAYAN KAT MALİKİNİN DURUMU:

Asansör yapıldıktan sonra binanın ortak yer ve tesisi haline gelecektir. Bu sebeple karara karşı olan kat malikleri ortak yer veya tesisler üzerindeki kullanma hakkından vazgeçmek veya kendi bağımsız bölümünün durumu dolayısıyla bunlardan faydalanmaya lüzum ve ihtiyaç bulunmadığını ileri sürmek suretiyle asansör yapımı için gerekli gider ve avans payını ödemekten kaçınamaz.

Gider veya avans payını ödemeyen kat maliki hakkında, payına düşen kısım için dava açılabileceği gibi doğrudan icra takibi de yapılabilir. Diğer kat maliklerinden her biri veya yönetici dava açma ve icra takibini yapma hakkına sahiptir.

6 Eylül 2012 Perşembe

BAĞLI KONUT FİNANSMANI KREDİSİ İLE ALINAN EVİN MÜTEAHHİT TARAFINDAN BİTİRİLMEMESİNİN HUKUKİ SONUÇLARI


BAĞLI KONUT FİNANSMANI KREDİSİ İLE ALINAN EVİN
MÜTEAHHİT TARAFINDAN BİTİRİLMEMESİNİN
HUKUKİ SONUÇLARI

I. GİRİŞ:

Ülkemizde son yıllarda bankalar tarafından konut kredilerinin kullandırılmasında çok önemli bir artış meydana gelmiştir. Konut kredilerinin bir bölümü de henüz bitmemiş olan apartman dairelerinin projelerinin bankalar tarafından onay görmesinden sonra müteahhit ile sözleşme yapılması şartına bağlı olarak kullandırılmaktadır. Kredi, banka tarafından doğrudan müteahhide verilmekte, banka da müteahhitten garanti taahhütnamesi almakta ve iş bitinceye kadar da yapılmakta olan apartman dairesine banka adına ipotek konulmaktadır. Ancak müteahhitlerin işlerini zamanında bitirmemeleri ya da inşa ettikleri evleri hak sahiplerine hiç teslim etmemeleri durumunda bankadan kredi alan hak sahipleri çok büyük zarara uğramaktadırlar. Bu makalemizde müteahhidin evi geç teslim etmesi ya da hiç teslim etmemesi durumunda hak sahiplerinin ne tür hukuki yollara başvurabileceklerini açıklayacağız.

II. KONUNUN HUKUKİ NİTELENDİRMESİ:

İncelemekte olduğumuz konu yürürlükten kalkan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nda ki istisna sözleşmelerinin ve aynı kanunun genel hükümlerinde ki borçların ifa edilmemesinin sonuçları hükümleri kapsamına girmektedir. Yeni yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda da bu hükümler Türkçeleştirme yapılmak suretiyle varlığını devam ettirmektedir. Ancak 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 30 ve 35’inci maddelerinde bu konuda özel hükümler düzenlenmiş olup konunun incelemesini öncelikle bu hükümler çerçevesinde yapacağız.

III. KONUTUN TÜKETİCİ HUKUKU AÇISINDAN DURUMU:

6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un “Tanımlar” başlıklı 3. maddesinde “Mal” olarak tanımlanan metaların arasında “konut veya tatil amaçlı taşınmaz mallar” da sayılmıştır. Dolayısıyla konut ve devre mülk gibi tatil amaçlı taşınmazlar da tüketici hukukunun konusunu oluşturmaktadır.

Aynı maddede “Satıcı” olarak tanımlanan kişiler ise Kamu tüzel kişileri de dâhil olmak üzere ticari veya mesleki amaçlarla tüketiciye hizmet sunan ya da hizmet sunanın adına ya da hesabına hareket eden gerçek veya tüzel kişi” olarak belirtilmiştir. Bu tanımdan konut yapan müteahhitlerinde tüketici hukuku açısından satıcı olarak kabul edildiklerini söyleyebiliriz.

Makalemizin konusunu oluşturan müteahhitlerden konut alan ancak bitirilmediği için mağdur olan kişilerin 6502 sayılı yasadan faydalanabilmeleri yine bu kanunun 3. maddesindeki “Tüketici” tanımı kapsamında bu konutu almış olmalarına bağlıdır. Buna göre Ticari veya mesleki olmayan amaçlarla hareket eden gerçek veya tüzel kişiye tüketici denir.” Dolayısıyla uyuşmazlık konusu konut ticari veya mesleki amaçlarla edinilmişse tüketici hukuku kapsamında değerlendirilemez. Bu konudaki uyuşmazlıklar doğrudan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda ki eser sözleşmeleri ve genel hükümler çerçevesinde çözümlenir.

IV. TÜKETİCİNİN KORUNMASI HAKKINDA KANUNA GÖRE AYIPLI MAL, AYIPLI HİZMET DEĞERLENDİRMESİ:

Müteahhidin zamanında taşınmazı teslim etmemesi ayıplı mal olarak mı yoksa ayıplı hizmet olarak mı değerlendirilecektir. 6502 sayılı kanunun “Ayıplı Hizmet” başlıklı 13’üncü maddesinin birinci fıkrası “Ayıplı hizmet, sözleşmede belirlenen süre içinde başlamaması veya taraflarca kararlaştırılmış olan ve objektif olarak sahip olması gereken özellikleri taşımaması nedeniyle sözleşmeye aykırı olan hizmettir.” hükmü ile ayıplı hizmeti tanımlamıştır. Konut kredisi kullanılarak alınan evin geç teslimi ya da hiç teslim edilmemesi tüketicinin ondan beklediği faydayı ortadan kaldıran maddi bir eksiklik oluşturmaktadır. Evin zamanında teslim edilmemesi aynı zamanda sağlayıcı yani müteahhit tarafından bildirilen reklam ve ilanlara da aykırılık oluşturmaktadır. Bu sebeplerle evin geç teslimi ya da hiç teslim edilmemesi ayıplı hizmet olarak kabul edilmelidir.

V. AYIPLI HİZMET DURUMUNDA KULLANILACAK HUKUKİ HAKLAR:

Evin geç teslimi ya da hiç teslim edilmemesi durumunda tüketici müteahhitten 6502 sayılı yasanın 11’inci maddesindeki hukuki haklarını talep edebilir. Buna göre tüketicinin hakları aşağıdaki gibidir.

a) Satılanı geri vermeye hazır olduğunu bildirerek sözleşmeden dönme,
b) Satılanı alıkoyup ayıp oranında satış bedelinden indirim isteme,
c) Aşırı bir masraf gerektirmediği takdirde, bütün masrafları satıcıya ait olmak üzere satılanın ücretsiz onarılmasını isteme,
ç) İmkân varsa, satılanın ayıpsız bir misli ile değiştirilmesini isteme,
seçimlik haklarından birini kullanabilir.
VI. BAĞLI KONUT KREDİSİ KULLANDIRAN BANKALARIN HUKUKİ SORUMLULUĞU:

Bitmemiş bir ev için bağlı konut kredisi kullandıran bankalar 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 30 ve 35’inci maddelerine göre satıcı ile birlikte müteselsilen sorumludur. Konunun iyi anlaşılabilmesi için öncelikle bağlı kredinin ne olduğunun tam olarak anlaşılabilmesi gerekmektedir.

6502 sayılı yasanın 30’uncu maddesine göre; Bağlı kredi sözleşmesi; tüketici kredisinin münhasıran belirli bir malın veya hizmetin tedarikine ilişkin bir sözleşmenin finansmanı için verildiği ve bu iki sözleşmenin objektif açıdan ekonomik birlik oluşturduğu sözleşmedir.”

Aynı yasanın 35’inci maddesi ise konut finansmanı sözleşmesinde bağlı kredinin tanımını yapmıştır. Buna göre; Bağlı kredi sözleşmesi; konut finansmanı kredisinin münhasıran belirli bir konutun satın alınması durumunda bir sözleşmenin finansmanı için verildiği ve bu iki sözleşmenin objektif açıdan ekonomik bir birlik oluşturduğu sözleşmedir.”

6502 sayılı yasanın 30’uncu maddesi genel olarak tüketici kredilerini düzenlemesi nedeniyle 35’inci maddeye göre genel hüküm niteliğindedir. 30’uncu madde devamında bağlı kredinin tanımında geçen “ekonomik birlik” tanımından neyin anlaşılması gerektiğini de düzenlemiştir. Buna göre ekonomik birliğin varlığı;

a) Satıcı veya sağlayıcının tüketici için krediyi finanse ettiği,

b) Üçüncü bir tarafça finanse edilmesi durumunda, kredi verenin kredi sözleşmesinin imzalanması veya hazırlanması ile ilgili olarak satıcı veya sağlayıcının hizmetlerinden yararlandığı,

c) Belirli bir mal veya hizmetin verilmesinin kredi sözleşmesinde açıkça belirtildiği,

durumlarından en az birinin varlığı hâlinde kabul edilir.

Maddeyi somutlaştıracak olursak satıcı ya da sağlayıcı olan müteahhit konutu satarken aynı zamanda alıcının konut finansmanını sağlayacak olan banka ile irtibatını sağlıyorsa, alıcıyı belli bir bankaya, yönlendiriyorsa, satış ofisinde belli bir bankanın temsilcisine yer ayırmış ve alıcının ayrılan o yerde kredi görüşmesi yapmasına olanak tanıyorsa, banka ile yapılan kredi sözleşmesinde alım satım sözleşmesinden söz ediliyorsa bu durumda “ekonomik birlik” olduğu kabul edilecektir.

Ekonomik birliğin olduğu durumlarda konutun hiç ya da gereği gibi teslim edilmemesi durumunda tüketici yukarıda açıkladığımız 6502 sayılı yasanın 11’inci maddesindeki seçimlik haklarından birini kullanmışsa satıcı ve konut finansmanı kuruluşu müteselsilen sorumlu olacaktır. Konut finansmanı kuruluşunun sorumluluğu; konutun teslim edilmemesi durumunda konut satış sözleşmesinde veya bağlı kredi sözleşmesinde belirtilen konut teslim tarihinden, konutun teslim edilmesi durumunda konutun teslim edildiği tarihten itibaren, kullanılan kredi miktarı ile sınırlı olmak üzere bir yıldır. Yani konutun 01.01.2018 tarihinde teslim edilmesi gerekiyorsa eğer bankanın sorumluluğuna bir yıl sonrası için 01.01.2019 tarihine kadar gidilebilecektir. Bu tarihten sonra bankanın sorumluluğu kalkacaktır. Yine bankanın sorumluluğu alıcıya vermiş olduğu kredi miktarı kadar olacaktır. Örneğin 300.000,00 TL değerindeki ev için banka 250.000,00 TL kredi kullandırmışsa bankanın müştereken ve müteselsilen sorumlu olduğu miktar 250.000,00 TL ile sınırlı olacaktır.

Konut finansmanı kuruluşu ile satıcı arasında belirli bir konutun tedarikine ilişkin bir sözleşme olmaksızın, tüketicinin kendisi tarafından belirlenen konutun bedelinin kredi veren konut finansmanı kuruluşu tarafından ödenmesi suretiyle kullandırılan krediler bağlı kredi sayılmaz. Örneğin bir taşınmazın alımı konusunda müteahhitle anlaşılmasından sonra müteahhidin hiç bir hukuki bağı ve ilgisi olmayan bir bankaya gidilerek konut kredisi kullanılması durumunda bu kredi bağlı kredi kabul edilmemektedir. Dolayısıyla müteahhidin evi teslim etmemesi durumunda bankanın hukuki bir sorumluluğu doğmayacaktır.

Uygulamada en çok ispat zorluğu yaşanan durumlar küçük müteahhitlerin banka şubeleriyle yaptıkları ancak ispatlanamayan bağlı kredi anlaşmalarından kaynaklanan uyuşmazlıklarda görülmektedir. Büyük firmalar bankalarla bağlı kredi anlaşması yaptıklarını kamuya ilan etmekte ve reklamlarını da buna göre yapmakta ve hatta satış ofislerinde bankaların temsilcilerini bulundurmakta, müşterileri ile bankaları kendi ofislerinde buluşturmaktadırlar. Küçük müteahhitlerse belli bir banka şubesi ile anlaşma yapmakta ancak bu anlaşma gizli kalmaktadır. Müteahhitten daire alan tüketici müteahhit tarafından belli bir bankanın belli bir şubesine yönlendirilmekte ve o şubeden kredi kullanması sağlanmaktadır. Evin teslim edilmemesi durumunda tüketicinin hem satıcıya hem de bankaya dava açmak istemesi durumunda yukarıda açıkladığımız alım satım sözleşmesi ile kredi sözleşmesi arasında “ekonomik birlik” bulunup bulunmadığının tespiti güçleşmektedir. Bu durumlarda aynı binadan daire satın alanların hepsinin ya da büyük çoğunluğunun aynı bankanın aynı şubesinden kredi kullanmış olmaları durumunda bağlı kredinin var olduğu ve sözleşmeler arasında “ekonomik birlik” bulunduğu kabul edilmektedir.