29 Ekim 2011 Cumartesi

UYUŞMAZLIK ÇÖZÜM KURULU'NUN SON DURUMU

SÖZLEŞMEDEN KAYNAKLANAN FUTBOLCU KULÜP UYUŞMAZLIKLARININ ÇÖZÜM YERİ
VE
TÜRKİYE FUTBOL FEDERASYONU
UYUŞMAZLIK ÇÖZÜM KURULU’NUN SON DURUMU


I. UYUŞMAZLIK ÇÖZÜM KURULU’NUN SON DURUMU:

3813 sayılı yasanın 12/A maddesi ile kurulan ve sözleşmeden kaynaklanan kulüp futbolcu uyuşmazlıklarını çözmekle görevlendirilen Uyuşmazlık Çözüm Kurulu Türkiye Futbol Federasyonu’nun 29.06.2011 tarihinde yapılan genel kurulunda ki statü değişikliği ile tamamen işlevsiz hale getirilmiştir.

3813 sayılı yasanın 12/A maddesinde sözleşmeden kaynaklanan uyuşmazlıkları münhasıran çözmekle görevli olan Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’nun bu kanundan kaynaklanan yetkileri önce 5894 sayılı yasa yürürlüğe girerken çıkartılmış ve sadece TFF’nun çıkartmış olduğu talimata dayanarak görev yapmıştır. Son olarak TFF statüsünün Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’nu düzenleyen 55 ve devamı maddelerinde değişiklik yapılmış ve Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’na tarafların başvuruda bulunmaları zorunlu olmaktan çıkartılarak tarafların isteğine bağlı hale getirilmiştir. Buna göre artık Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’nun uyuşmazlıkları giderebilmesi için futbolcunun ve kulübün Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’na “birlikte” başvurması ve uyuşmazlığın çözümünü Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’ndan birlikte talep etmeleri gerekmektedir.

TFF statüsünde yapılan değişikliğin gerekçesi olarak 6214 sayılı kanunla 17.03.2011 tarihinde Anayasa’nın 59. maddesinde yapılan değişiklik gösterilmiştir. Anayasanın 59. maddesinde yapılan değişiklikle aşağıdaki hüküm yürürlüğe girmiştir.

“Spor federasyonlarının spor faaliyetlerinin yönetimine ve disiplinine ilişkin kararlarına karşı ancak zorunlu tahkim yoluna başvurulabilir. Tahkim kurulu kararları kesin olup bu kararlara karşı hiçbir yargı merciine başvurulamaz.”

Anayasanın 59. maddesinde yapılan bu değişiklik sözleşmelerden kaynaklanan uyuşmazlıkların Uyuşmazlık Çözüm Kurulu ya da benzeri hakem veya tahkim kurulları önüne götürülmesi zorunluluğunu engellememektedir. Ayrıca sözleşmelerden kaynaklanan uyuşmazlıkların adli yargıya götürülmesi zorunluluğu da getirmemektedir. Buna rağmen statü değişikliğine gidilmesinin asıl hukuki gerekçesi olarak söz konusu Anayasa değişikliğini içeren 6214 sayılı kanunun madde gerekçesinde Anayasa maddesinin içeriği ile uyuşmayan ve sözleşmeden kaynaklanan uyuşmazlıkların adli yargıya götürülmesini içeren ifadelere yer verilmiş olması gösterilmiştir. Dolayısıyla Kanunun madde gerekçesinin kanunun metni ile çelişmesi söz konusudur.

Bizim hukuk düzenimizde kanunların madde gerekçelerinin amacı çıkarılan kanunun hangi ihtiyaçtan kaynaklandığını belirlemektir. Kanunun madde gerekçeleri yoluyla kanun metninin nasıl yorumlanacağı belirlenemez. Aksi takdirde Anayasamızın TBMM’ne verdiği yasama yetkisine bir de yasama yorumu yapma yetkisi eklenmiş olur ki Anayasamız TBMM’ne yasama yorumu yapma yetkisi vermemiştir. Kanunların yorumlanması yargının görevi olup madde gerekçeleri yoluyla kanunların yorumu yoluna gidilemez. Bu sebeple kanunların madde gerekçeleri hiçbir yargı yerini ve kanunun uygulanacağı alanlarda çalışan kişileri bağlamaz. Anayasanın 59. maddesinde değişiklik yapan 6214 sayılı kanunun madde gerekçesi bu yüzden TFF’nu da bağlamayacağı gibi madde gerekçesine dayanılarak yapılan statü değişikliğinin de dayandığı bir hukuki gerekçe bulunmamaktadır.

II. UYUŞMAZLIK ÇÖZÜM KURULU’NUN DÖRT YILLIK FAALİYETİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Geçtiğimiz dört yıllık sürede Uyuşmazlık Çözüm Kurulu çalışmalarını dikkate aldığımızda Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’na yapılan yılda ortalama bin üç yüz başvurudan %90’ı futbolcu kulüp uyuşmazlığı olup bunun da yine %90’ı futbolcu lehine sonuçlanmıştır. Uyuşmazlıkların sonuçlanma süresi Uyuşmazlık Çözüm Kurulu Talimatı gereği dört ayı aşmamaktadır. Dolayısıyla gerek uyuşmazlıkların esasının sonucu gerekse uyuşmazlığın giderilme süresi dikkate alındığında Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’na yapılmak zorunda olunan başvuru, alacağını alamayan futbolcular açısından tam bir yargısal güvence oluşturmuşken futbolcuların alacaklarını ödemeyen kulüpler açısından ise caydırıcı bir yargı yeri olma özelliğini göstermiştir. Nitekim Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’na göreve başladığı ilk yıl içinde üç bine yakın başvuru yapıldığı halde sonraki üç yıl içinde başvuru sayısında önemli bir azalma meydana gelmiştir. Bunun nedeni Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’nun kısa sürede verdiği kararlarla futbolcuların alacaklarının tahsilâtının kolaylaşması ve kulüplerin futbolcu alacaklarını ödemek konusunda daha titiz davranmaya başlamalarıdır.

Yapılan son statü değişikliğinden sonra sözleşmeden kaynaklanan uyuşmazlıklarda yukarıda açıkladığımız nedenlerden dolayı kulüplerin Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’na gitmeyi kabul etmeleri mümkün görülmemektedir. Çünkü uyuşmazlığın Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’na götürülmesine kulüp onay vermeyince futbolcu mecburen adli yargıya başvurmak zorunda kalacaktır. Bu da uyuşmazlığın adli yargıdaki mahkemelerin iş yüküne göre çok daha uzun sürede sonuçlanacağı anlamına gelmektedir. Adli yargının yargılama yöntemini düzenleyen Hukuk Muhakemeleri Kanunu bu tip uyuşmazlıkların çözüme kavuşturulması için Uyuşmazlık Çözüm Kurulu talimatındaki gibi dört aylık bir süre öngörmemektedir. Dolayısıyla mahkemenin iş yüküne göre uyuşmazlığın giderilmesi Yargıtay yolu da düşünüldüğünde bugün için iki ile üç yıl arasında değişecektir. Önümüzdeki aylarda Bölge Adliye Mahkemelerinin de kurulmasıyla Yargıtay’dan önce bir de İstinaf başvurusu getirilmektedir. Bu durumda uyuşmazlıkların adli yargıda sonuca bağlanması üç yılı da geçebilecektir. Alacağını kulübünden tahsil edemeyen futbolcu alacağını alabilmek için üç yıl beklemek zorunda kalacak ve bu süre içerisinde geçimini sağlayamayacaktır. Hatta bu süre içerisinde başka kulüplerle yapacağı sözleşmelerden de benzer uyuşmazlıklar yargıya yansıyacak olursa futbolcunun en az üç yıl süreyle ekonomik özgürlüğü tamamen ortadan kalkacaktır.

III. YARGITAY ÜZERİNDEKİ YÜK ARTACAK:

Uyuşmazlık Çözüm Kurulu kurulmadan önce sözleşmeden kaynaklanan futbolcu kulüp uyuşmazlıkları eğer alacak davası yoluyla yerel mahkemelerde sonuçlandırılmışsa temyiz yeri olarak Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’ne; öncelikle icra takibi yapılmış ve itiraza uğraması üzerine itirazın iptali davası açılmışsa temyiz yeri olarak Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’ne götürülmekteydi. Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’nun kurulmasından sonra bu dosyaların tamamı Yargıtay’a gitmeden çözüme kavuşturulmakta ve son olarak TFF Tahkim Kuruluna itiraz yolu öngörülmekteydi. Dolayısıyla Uyuşmazlık Çözüm Kurulu Yargıtay’ı yılda ortalama bin üç yüz dosyadan kurtarmıştı. Ancak TFF statüsündeki değişiklik ile artık uyuşmazlıkların yerel mahkemelere götürülmesi kaçınılmaz hale geldiği için yılda ortalama bin üç yüz dosya temyiz yoluyla Yargıtay’a gelmeye başlayacaktır. Hatta yargılamanın uzun sürmesi ve futbolcu alacaklarının tahsilâtının zorlaşması kulüpleri Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’nun yetkili ve görevli olduğu dönemde ki kadar borçlarını ödemek konusunda titiz davranmalarını engelleyecek ve böylece uyuşmazlık sayısında da önemli bir artış meydana gelecektir.


8 Ekim 2011 Cumartesi

ECZANE SÖZLEŞMELERİNİN FESHİNDE İHTİYATİ TEDBİR

ECZANELERİN SÖZLEŞMELERİNİN FESHİ DURUMUNDA
YETKİLİ VE GÖREVLİ MAHKEMEDEN
İHTİYATİ TEDBİR KARARI ALINMASI

I. GİRİŞ:

Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından sözleşmeleri feshedilen eczanelerin fesih işlemlerinin hukuka uygun olup olmadıklarının belirlenmesi için sözleşmenin yeniden uyarlanması davasının açılması gerekmektedir. Bu davanın sonuçlanmasına kadar geçecek sürede sözleşmesi feshedilen eczane SGK mensuplarına ilaç satamayacağı için çok büyük oranda zarara uğrayabilir. Bu durumda açılacak olan sözleşmenin uyarlanması davası öncesinde telafisi imkânsız zararların önlenmesi için yetkili mahkemeden ya da dava açıldıktan sonra davanın açıldığı mahkemeden ihtiyati tedbir kararı alınması gerekmektedir.

II. İHTİYATİ TEDBİR KARARININ ALINMASININ ÖNEMİ:

Yeni yürürlüğe giren HMK m. 389/I hükmüne göre “Mevcut durumda meydana gelebilecek bir değişme nedeniyle hakkın elde edilmesinin önemli ölçüde zorlaşacağından ya da tamamen imkânsız hâle geleceğinden veya gecikme sebebiyle bir sakıncanın yahut ciddi bir zararın doğacağından endişe edilmesi hâllerinde, uyuşmazlık konusu hakkında ihtiyati tedbir kararı verilebilir.” Sözleşmesi feshedilen eczane artık SGK mensuplarına ilaç satamayacağı için iş yoğunluğunun önemli bir kısmını kaybeder. Sözleşmenin yeniden uyarlanması amacıyla açılacak dava süresince çok büyük gelir kaybına uğrayabilir. Davanın sonucunda sözleşmenin feshinin haklı nedenlere dayanmadığı tespit edilse ve sözleşmenin uyarlanarak kaldığı yerden devamına karar verilse de bu hükmün kesinleşeceği zamana kadar eczanenin uğrayacağı zararı sadece gelir kaybı ve bu geliri kullanamamaktan ileri gelen zarar değil aynı zamanda eczaneye gelen SGK mensuplarının geri çevrilmesi nedeniyle uğrayacağı müşteri kaybı da oluşturur. Dava kazanılsa da davanın sonunda tekrar SGK mensuplarına ilaç satımına başlanılsa da kaybedilen müşterinin tekrar kazanılması ya imkânsız ya da çok uzun zaman alacaktır. HMK m. 389/I hükmüne göre alınacak ihtiyati tedbir kararı bu ve benzeri zararların dava bitinceye kadar önlenmesini sağlayacaktır.

III. HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU’NA GÖRE İHTİYATİ TEDBİR KARARININ ALINMASI:

HMK m. 390/I hükmüne göre ihtiyati tedbir kararı dava açılmadan önce, esas hakkında görevli ve yetkili olan mahkemeden alınabileceği gibi dava açıldıktan sonra da asıl davanın görüldüğü mahkemeden talep edilebilir. Yalnız dava açıldıktan sonra sadece asıl davanın görüldüğü mahkemeden istenebilir.

Eczanelerin SGK ile yaptıkları sözleşmeler niteliği itibariyle katılmacı yani iltihaki nitelikte sözleşmelerdir. Sözleşmenin bir tarafını ilgili bakanlık diğer tarafını ise Türk Eczacıları Birliği oluşturur. Eczaneler bu sözleşmelere sözleşme hükümlerini kabul ettiklerini bildirerek katılırlar. Bu sebeple yetkili mahkeme gerek HMK m. 6/I hükmüne göre davalı SGK’nun davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesi gerekse HMK m. 10 hükmüne göre sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesidir. Bu sebeple her iki mahkeme de davanın esasına bakmaya yetkili olduğu için ihtiyati tedbir taleplerini inceleyip karara bağlamaya da yetkilidir. Ancak SGK ve Maliye Bakanlığı ile yapılan sözleşmelerde yetki şartı öngörülen maddeler bulunmaktadır. HMK m. 17’ye göre “Tacirler veya kamu tüzel kişileri, aralarında doğmuş veya doğabilecek bir uyuşmazlık hakkında, bir veya birden fazla mahkemeyi sözleşmeyle yetkili kılabilirler. Taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça dava sadece sözleşmeyle belirlenen bu mahkemelerde açılır.” HMK’da ki bu hüküm uyarınca sözleşmede yazılı olan mahkemeler kesin yetkili olup HMK m. 6/I ve m. 10 hükümlerine göre belirtilmiş mahkemeler değil sözleşmede yazılı olan mahkemeler yetkili olduğu için ihtiyati tedbir talebini incelemeye de sözleşmede yazılı olan mahkemeler yetkilidir.  

HMK m. 4’de sulh hukuk mahkemelerinin görevleri sınırlı olarak sayılmış olması ve HMK m. 2’de asliye hukuk mahkemelerinin görevli oldukları konuların açıkça sayılmasının dışında “Bu Kanunda ve diğer kanunlarda aksine düzenleme bulunmadıkça, asliye hukuk mahkemesi diğer dava ve işler bakımından da görevlidir” hükmü ile davanın asasına bakmaya görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesi olduğu için ihtiyati tedbir taleplerini inceleyip karara bağlamaya da asliye hukuk mahkemesi görevlidir.

HMK m. 390/III’e göre “Tedbir talep eden taraf, dilekçesinde dayandığı ihtiyati tedbir sebebini ve türünü açıkça belirtmek ve davanın esası yönünden kendisinin haklılığını yaklaşık olarak ispat etmek zorundadır.” Bu hükme göre ihtiyati tedbir talebi yetkili ve görevli mahkemeye yapılırken davanın esası hakkında tedbir talebinde bulunan tarafın haklılığını ortaya koyacak delillerin de mahkemeye sunulması ve açılacak ya da açılmış olan asıl dava da haklı çıkılması durumunda ihtiyati tedbir kararının davacı yönünden ciddi bir zararı önleyeceğinin açıklanması gerekmektedir.

İhtiyati tedbir kararı davalı kurumun sözleşmenin feshi kararının dava sonuna kadar durdurulması hakkında verilecektir. Bu kararla birlikte ihtiyati tedbir kararını veren mahkeme HMK m. 392/I hükmüne göre davacıdan dava sonunda haksız çıktığı takdirde karşı tarafın bu yüzden uğrayacakları olası zararlara karşılık teminat göstermesini isteyebilir. Söz konusu teminat nakit para olarak mahkeme veznesine yatırılabileceği gibi bir bankadan alınmış kesin, sürekli teminat mektubu şeklinde de olabilir.

HMK m. 393/I hükmüne göre “İhtiyati tedbir kararının uygulanması, verildiği tarihten itibaren bir hafta içinde talep edilmek zorundadır. Aksi hâlde, kanuni süre içinde dava açılmış olsa dahi, tedbir kararı kendiliğinden kalkar.” Bu maddeye göre ihtiyati tedbir kararı verildikten sonra ihtiyati tedbir kararının uygulanması ve eczanenin ilaç satmasına izin verilmesi için SGK’na bir hafta içinde başvuruda bulunulması gerekmektedir. Eğer bu başvuru yapılamazsa ihtiyati tedbir kararı kendiliğinden kalkar.

IV. İHTİYATİ TEDBİR KARARI ALINDIKTAN SONRA ASIL DAVANIN AÇILMASI:

HMK m. 397/I hükmüne göre “İhtiyati tedbir kararı dava açılmasından önce verilmişse, tedbir talep eden, bu kararın uygulanmasını talep ettiği tarihten itibaren iki hafta içinde esas hakkındaki davasını açmak ve dava açtığına ilişkin evrakı, kararı uygulayan memura ibrazla dosyaya koydurtmak ve karşılığında bir belge almak zorundadır. Aksi hâlde tedbir kendiliğinden kalkar.” İhtiyati tedbir kararının devam edebilmesi için esas davanın kararın verilmesinden itibaren iki hafta içinde açılması gerekir. İhtiyati tedbir kararının amacı asıl dava süresince haklılığı ya da haksızlığı henüz belli olmayan davacının zarara uğramasını önlemektir. Bu sebeple ihtiyati tedbir kararı asıl davanın bir parçasıdır. HMK m. 397/IV hükmüne göre “İhtiyati tedbir dosyası, asıl dava dosyasının eki sayılır.” Asıl davanın eki olan bir dosyada verilen kararın asıl dava açılmadan süresiz devamı mümkün olamayacağından kanun koyucu asıl davanın ihtiyati tedbir kararının verilmesinden itibaren iki hafta içinde açılması şartını getirmiştir.

V. İHTİYATİ TEDBİR KARARININ SÜRESİ:

HMK m. 397/II’ye göre “İhtiyati tedbir kararının etkisi, aksi belirtilmediği takdirde, nihai kararın kesinleşmesine kadar devam eder.” Nihai karardan anlaşılması gereken davanın kesinleşmesidir. Asıl dava hakkında karar verilip karar sonucunda tarafların HMK’da gösterilen istinaf ya da temyiz kanun yollarına gitmesi ve bu kanun yollarının da tüketilmesinden sonra karar kesinleşir. Kararın kesinleşmesinden sonra davacı eczacının açmış olduğu dava kabul edildiyse sözleşme kaldığı yerden devam eder. Bunun için ihtiyati tedbir kararının sürmesine gerek yoktur. Kesinleşmiş mahkeme kararının uygulanma zorunluluğu vardır. Dava reddedildiyse davası reddedilen davacının sözleşmesinin feshedilmesinin hukuken doğru olduğu ortaya çıkacağı için ihtiyati tedbir kararının verilme amacı da ortadan kalkar. Bu durumda da yine ihtiyati tedbir kararının sürmesine gerek yoktur. 

VI. TEMİNATIN İADESİ:

HMK m. 392/II’ye göre Davanın kabul edilmesi durumunda davacı eczacı ihtiyati tedbir kararı için yatırmış olduğu teminatı asıl davaya ilişkin hükmün kesinleşmesinden itibaren bir ay içinde geri alabilir.

Ancak davanın reddi durumunda HMK m. 399/I hükmüne göre “Lehine ihtiyati tedbir kararı verilen taraf, ihtiyati tedbir talebinde bulunduğu anda haksız olduğu anlaşılır yahut tedbir kararı kendiliğinden kalkar ya da itiraz üzerine kaldırılır ise haksız ihtiyati tedbir nedeniyle uğranılan zararı tazminle yükümlüdür.” Bu sebeple teminat HMK m. 399/III hükmüne göre bir yıl içinde açılması gereken tazminat davası açılıncaya kadar geri alınamaz. Dava açma hakkı, hükmün kesinleşmesinden veya ihtiyati tedbir kararının kalkmasından itibaren, bir yıl geçmesiyle zamanaşımına uğrar. Tazminat davası açma süresinin geçmesinden sonra eğer dava açılmadıysa yatırılan teminat davacıya iade edilir.





3 Ekim 2011 Pazartesi

KAT MALİKİNİN ONARIM İÇİN TESPİT BAŞVURUSU

APARTMANDA YAPILMASI ZORUNLU ONARIMIN APARTMAN YÖNETİMİ TARAFINDAN YAPILMAMASI ÜZERİNE KAT MALİKİNİN ONARIMIN YAPILMASININ ZORUNLU OLDUĞUNA İLİŞKİN
TESPİT KARARI VERİLMESİ TALEPLİ DAVA HAKKI

I. GİRİŞ:

Apartmanlarda meydana gelen en önemli uyuşmazlıklardan biri apartman yönetiminin ya da kat malikleri kurulunun karar alarak yapmaları gereken inşaat ve onarımları yapmamaları nedeniyle kat maliklerinden birinin ya da bir kaçının kendi bağımsız bölümünde barınma ihtiyacını giderememesi ya da bağımsız bölümünde oturamaz hale gelmesidir. Kişisel husumet ya da yapılacak inşaat ve onarımın getirdiği masrafa katlanmak istememe gibi durumlar bu tür uyuşmazlıkların çıkmasına neden olan en önemli nedenlerdir.

II. 634 SAYILI KAT MÜLKİYETİ KANUNU’NDAKİ DÜZENLEME:

634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 19. maddesi bu gibi durumlar için aşağıdaki hükmü getirmiştir.

Kat maliklerinden biri, bütün kat maliklerinin beşte dördünün yazılı rızası olmadıkça ana gayrimenkulün ortak yerlerinde inşaat, onarım ve tesisler, değişik renkte dış badana veya boya yaptıramaz. Ancak, ortak yer ve tesislerdeki bir bozukluğun ana yapıya veya bağımsız bir bölüme veya bölümlere zarar verdiğinin ve acilen onarılması gerektiğinin veya ana yapının güçlendirilmesinin zorunlu olduğunun mahkemece tespit edilmiş olması halinde, bu onarım ve güçlendirmenin projesine ve tekniğine uygun biçimde yapılması konusunda kat maliklerinin rızası aranmaz. Kat maliki kendi bağımsız bölümünde ana yapıya zarar verecek nitelikte onarım, tesis ve değişiklik yapamaz. Tavan, taban veya duvar ile birbirine bağlantılı bulunan bağımsız bölümlerin bağlantılı yerlerinde, bu bölüm maliklerinin ortak rızası ile ana yapıya zarar vermeyecek onarım, tesis ve değişiklik yapılabilir.

Bu maddeye göre kat maliklerinden biri, taşınmazın ortak yerlerinde inşaat ve onarım yapmasını gerektiren zorunlu bir durumla karşılaşırsa bütün kat maliklerinin beşte dördünün yazılı iznini almak zorundadır. Bu izin alınmaksızın kat malikinin ortak yerlerde inşaat ve onarım yapabilmesi mümkün değildir.

Kat malikleri acilen onarılması gereken bir bozukluğa izin vermeyecek olursa o takdirde onarım yaptırmak zorunda olan kat maliki onarım için mahkeme kararı alma hakkına sahiptir. Ortak yer ve tesislerdeki bir bozukluğun ana yapıya veya bağımsız bir bölüme veya bölümlere zarar verdiğinin ve acilen onarılması gerektiğinin veya ana yapının güçlendirilmesinin zorunlu olduğunun mahkemece tespit edilmesinden sonra kat maliklerinin izni aranmaksızın onarım yapılabilir.

III. DAVANIN AÇILACAĞI YER VE GÖREVLİ MAHKEME:

634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 65. maddesinden sonra eklenen Ek 1. maddeye göre bu kanunun uygulanmasından doğacak her türlü anlaşmazlık sulh hukuk mahkemelerinde çözümlenir. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren HMK m. 4/I,ç hükmüne göre sulh hukuk mahkemelerinin bu kanun ile diğer kanunların, sulh hukuk mahkemesi veya sulh hukuk hâkimini görevlendirdiği davalara bakacakları düzenlenmiştir. Yeni HMK’da sulh hukuk mahkemelerinin kat mülkiyeti kanunu kapsamındaki uyuşmazlıklara bakacaklarına ilişkin bir düzenleme olmamasına rağmen HMK m. 4/I,ç hükmü diğer kanunların sulh hukuk mahkemesi veya sulh hukuk hâkimini görevlendirdiği davalara bakacaklarını düzenlediğinden ve Kat Mülkiyeti Kanunu m. 65’den sonra gelen Ek – 1 maddesi hükmü varlığını devam ettirdiğinden görevli ve yetkili mahkeme apartmanın bulunduğu yer sulh hukuk mahkemesidir. Davalı olarak bütün kat maliklerinin gösterilmesi gerekir.

IV. GÖSTERİLECEK DELİLLER:

Açılacak davada gösterilecek en önemli delil keşif ve bilirkişi incelemesidir. Dava dilekçesi ile birlikte keşif ve bilirkişi incelmesi talep edilmelidir. Çünkü talep edilen tespit kararına hâkimin karar verebilmesi için yapılmak istenen zorunlu inşaat ve onarımın ortak yerlerle ilgili ve zorunlu olduğunun tespiti ile kat maliklerinin beşte dördünün onayını gerektirecek nitelikte olduğunun tespiti gerekmektedir. Bu sebeple yapılacak keşifte konunun uzmanı niteliğinde uzman bilirkişilerinde bulunması gerekmektedir.

Apartmanın yönetim toplantısında ya da kat malikleri kurulu toplantısında söz konusu durumun karar defterine ya da tutanağa geçirilmesinde de ispat açısından fayda vardır. Eğer böyle bir işlem yapılmışsa apartman karar defteri ya da kat malikleri kurulu toplantısı tutanağı da delil olarak gösterilebilir. Söz konusu onarımın yapılması için çağrı niteliğinde dava öncesinde çekilecek ihtarname de kat malikleri kurulunun söz konusu onarım gerektiren durumdan haberdar olduklarını göstermesi açısından önemlidir.

V. TALEP KONUSU:

Mahkemeye sunulacak dilekçede davacı apartmanda meydana gelen zorunlu onarım ya da inşaatı gerektiren durumun ortak kullanım alanlarından birinde meydana geldiği ve davacının kendi bağımsız bölümünü kullanmasını engellediğini açıkça belirtecektir. Kat malikleri kurulunun da söz konusu onarımı yapmak üzere karar almadığı ya da apartman yönetiminin bu onarımı yapmadığı, davacıya da onarımı yapması konusunda yeterli oy çokluğu ile izin vermediğini açıkladıktan sonra onarımın yapılmasının davacının kendi bağımsız bölümünü kullanması açısından önemli olduğunu ve bu sebeple söz konusu onarım ve inşaatı projesine ve tekniğine uygun biçimde kendisi tarafından yapılması konusunda tespit kararı verilmesini talep edecektir.

VI. MAHKEMENİN VERECEĞİ ONARIM İÇİN TESPİT KARARI:

Mahkeme onarıma ya da inşaata ihtiyaç duyulan yerde keşif yapıp bilirkişi incelemesi yaptırdıktan sonra onarım ya da inşaat gerektiren yerin ortak kullanım alanı olduğunu, kat maliklerinin beşte dördünün onayı olmadan kat malikinin tek başına onarım ya da inşaat yapamayacağını tespit ederse ortak yer ve tesislerdeki bozukluğun ana yapıya veya bağımsız bir bölüme veya bölümlere zarar verdiğinin ve acilen onarılması gerektiğinin veya ana yapının güçlendirilmesinin zorunlu olduğu yönünde tespit kararı verir.  

VII. YARGILAMA GİDERLERİ:

HMK m. 324’e göre “Taraflardan her biri ikamesini talep ettiği delil için mahkemece belirlenen avansı, verilen kesin süre içinde yatırmak zorundadır. Taraflar birlikte aynı delilin ikamesini talep etmişlerse, gereken gideri yarı yarıya avans olarak öderler.

Taraflardan birisi avans yükümlülüğünü yerine getirmezse, diğer taraf bu avansı yatırabilir. Aksi hâlde talep olunan delilin ikamesinden vazgeçilmiş sayılır.” HMK’daki bu hüküm uyarınca her mahkeme dava açılırken masraf avansı almaya başlamıştır. Mahkemelerin ne kadar masraf avansı alacağı ise Adalet Bakanlığı tarafından çıkartılan Hukuk Mahkemeleri Gider Avans Tarifesinde belirtilmiştir.

VIII. MAHKEME KARARININ UYGULANMASI:

Ortak yer ve tesislerdeki bozukluğun ana yapıya veya bağımsız bir bölüme veya bölümlere zarar verdiğinin ve acilen onarılması gerektiğinin veya ana yapının güçlendirilmesinin zorunlu olduğunun mahkemece tespit edilmesinden sonra bu onarım ve güçlendirme projesine ve tekniğine uygun biçimde davacı kat maliki tarafından yapılabilir. Davacı kat maliki bu onarımı yaptıktan sonra diğer kat maliklerine rücu etme hakkına sahiptir. Her bir kat malikinden yaptığı masrafı talep edebilir.

IX. DAVA AÇILMASINI GEREKTİRMEYEN HALLER:

634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 19. maddesi kat maliklerine tavan, taban veya duvar ile birbirine bağlantılı bulunan bağımsız bölümlerin bağlantılı yerlerinde, bu bölüm maliklerinin ortak rızası ile ana yapıya zarar vermeyecek onarım, tesis ve değişiklik yapma hakkı vermiştir. Bu tür onarımlarda kat maliklerinin beşte dördünün onayı gerekmediği gibi dava açılmasına da gerek yoktur. İki kat maliki anlaşarak bu onarımı yapabilirler.