12 Temmuz 2018 Perşembe

GARANTİ SÖZLEŞMELERİNİN İLKELERİ


GARANTİ SÖZLEŞMELERİNİN İLKELERİ

I. GİRİŞ:

Hukukumuzda yasaların aksi yorumundan (mefhumu muhalifinden istinbat edilmesinden) ya da bazı hukuki kurumların geniş yorumlanmasından kaynaklı ortaya çıkmış bazı hukuki kurumlar ya da sözleşme tipleri bulunmaktadır. Garanti sözleşmeleri de kefalet sözleşmelerinin uygulamada farklı yorumlanması ve uygulanmasından ortaya çıkan ancak yasalarımızda yer almayan sözleşme tiplerinden biridir. Bu makalemizde ticaret ve bankacılık hayatında sıkça görülen garanti sözleşmelerinin ortaya çıkışı ile bu sözleşmelerin ilkelerinin belirlenmesini ele alacağız.

II. GARANTİ SÖZLEŞMELERİNİN HUKUKUMUZDA ORTAYA ÇIKIŞI:

Garanti sözleşmesi hukukumuzda hiç bir kanunda düzenlenmiş değildir. Bu sözleşme tipi uygulamada kendiliğinden ortaya çıkmış ve bu sözleşme tipinden kaynaklanan uyuşmazlıkların yargıya yansımasından sonra verilen yargı kararları ile de bu sözleşmelerin temel ilkeleri belirlenmiştir. Garanti sözleşmelerinin hukukumuzda tamamen belirginleşmesi ve yasa gücünde hukuki zemin kazanması tam metnini aşağıya aldığımız Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 11.06.1969 gün ve 1969/4-6 sayılı kararı ile olmuştur. Bu kararda Yargıtay Geçici ithalat yoluyla ithal edilen malların belirlenen süre içerisinde yurt dışına çıkarılmaması halinde bu eşya için gümrük ve diğer vergi ve resmi olarak tahakkuk ettirilen paranın gümrük idaresinin her zaman yapabileceği yazılı istek üzerine, derhal ve herhangi bir itiraza veya hüküm verilmesine gerek mahal kalmaksızın ödemekte bankanın borçlu ile birlikte müşterek ve müteselsil kefil sıfatıyla sorumlu olduğuna ilişkin bankalar tarafından gümrük vergisi borçlusu lehine ve fakat borçlu ile değil de diğer şahıslarla yapılan bir sözleşmeye dayanarak gümrük idaresine verilen teminat mektupları içerik olarak Borçlar Kanununun 110’uncu maddesinde (Yeni TBK m. 128) sözü edilen üçüncü şahsın fiilini taahhüt niteliğinde bir garanti akdi olduğuna ve bu sebeple garanti veren bankanın alacaklı gümrük idaresine bu sebeple ödediği parayı fiili taahhüt edilen üçüncü şahıs mevkiindeki geçici ithalatçıdan rücuen isteyemeyeceğine” karar vermiştir. Böylece Yargıtay garanti sözleşmelerinin borçlar hukukundaki üçüncü kişinin fiilini taahhüt kurumu zemininde ele almış ve buna ilişkin maddeye dayanarak uyuşmazlıkları çözme yoluna girmiştir.

III. GARANTİ SÖZLEŞMELERİNİN İLKELERİ:

Garanti sözleşmelerinin ilkelerinin en güzel belirlendiği karar tam metnini aşağıya aldığımız Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2001/19-535 Esas; 2001/583 Karar ve 04.07.2001 Tarih sayılı kararıdır. Bu kararda öncelikle garanti sözleşmelerinin hukuki özellikleri belirlenmiş ve kefalet sözleşmeleri ile olan farkları ortaya konulmuştur.

Buna göre; garanti sözleşmesi, 6098 sayılı TBK m. 128’e göre (Eski BK m. 110) üçüncü kişinin fiilini taahhüt niteliğinde kabul edilmektedir. Yargıtay bir para borcunun ifasının da fiil kapsamına girdiğini ve para borçları yönünden de garanti sözleşmesi yapılabileceğini kabul etmektedir.

Kefalet sözleşmeleri yazılı şekil şartına bağlı iken ve kefilin sorumlu olacağı limitinde gösterilmesi zorunluluğu getirilmişken garanti sözleşmesi herhangi bir şekle tabi tutulmadığı gibi, verilen garantinin belli bir limite bağlanmış olması da öngörülmemiştir.

Kefalet sözleşmelerinde kefil, borçluya ait def’ileri alacaklıya karşı ileri sürebilme hakkına sahipken, garanti sözleşmesinde teminat veren kişiye bu hak tanınmış değildir.

Kefil, kefaletten doğan borcunu ödedikten sonra asıl borçluya yasadan ötürü rücu hakkına sahipken garanti sözleşmesinde teminat verenin böyle bir hakkı bulunmamaktadır.

Kefalet sözleşmesinde kefilin sorumluluğu asıl borcun geçerli oluşuna ve devamına bağlı iken, garanti sözleşmesinin geçerliliği böyle bir koşula bağlı tutulmamıştır.

Bu nedenle garanti veren kişinin sorumluluğu, kefalet veren kimsenin sorumluluğundan çok daha ağır koşullara bağlı tutulmuştur. Yargıtay her iki sözleşmenin birbirinden ayırt edilebilmesi için aşağıdaki ilkeleri getirmiştir.

Garanti sözleşmelerinde garanti veren bağımsız bir borç altına girmektedir. Yani garanti sözleşmesi başlı başına asli bir borç doğurucu sözleşme niteliğindedir. Dolayısıyla bu yükümlülüğün bir başka borç ile ilgisi yoktur. Kefalet sözleşmesinde ise, asıl olan bir başka borcun olması ve verilen teminat ile o borcun ödenmesinin sağlanmasıdır. Bu nedenle kefalet sözleşmesi asıl borç doğurucu sözleşme yanında feri niteliktedir.

Garanti sözleşmelerinde yükümlülüğün kapsamı daha fazladır. Kefalet sözleşmelerinde kefil asıl borçlu gibi yükümlülük altına girer. Garanti sözleşmelerinde ise garanti eden asıl borçlunun borcunu aşabilecek şekilde, bir başka deyimle, lehine taahhüt altına girilen alacaklının hiçbir şekilde zarara uğramayacağını temin etmeye yönelik olarak yükümlülük altına girer. İki sözleşmenin ayırt edilmesinde yükümlülüğün kapsamı en belirleyici özelliklerden birisidir.

Garanti sözleşmesinde ilke olarak teminat verenin garanti sözleşmesinden bir yararı olduğu kabul edilir. Kefalet sözleşmesinde ise kefalet verenin bir yararlanma amacı bulunmaz. Bu menfaat ölçütüdür.

Garanti sözleşmelerinde objektif olarak belli bir sonucun gerçekleşmesi amacına yönelik olarak teminat verilir. Kefalet sözleşmelerinde ise bir kişi göz önünde tutularak teminat verilir.

IV. GARANTİ SÖZLEŞMELERİNİN İLKELERİNİ BELİRLEYEN YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu
Esas : 2001/19-534
Karar : 2001/583
Tarih : 04.07.2001
Hiçbir menfaati olmayan, ticari bir gaye gütmeyen, sadece dostane ilişkiler nedeniyle tüketime yönelik banka kredi kam kullanmasına imkan tanımak için verilen teminatın, garanti beyanı adı altında da olsa bir garanti sözleşmesi amacı ile değil, kefalet amacı ile verildiğinin kabulü gerekir.
Taraflar arasındaki "itirazın kaldırılması" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Ödemiş ikinci Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 21.12.1999 gün ve 1999/279 E-450 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay On dokuzuncu Hukuk Dairesinin 18.12.2000 gün ve 2000/7107-8738 sayılı ilamı ile Dava konusu uyuşmazlık garanti sözleşmesinden kaynaklanmaktadır. Kanunda özel bir akit türü olarak düzenlenmemiş olan garanti sözleşmesi, BK’nun 110. maddesinde hükme bağlanan üçüncü kişinin fiilini (edimini) taahhüt niteliğinde kabul edilmektedir. Fiil tabirinin her türlü edimi karşılayacak şekilde çok geniş bir anlama geldiğinin ve bir para borcunun ifasının da fiil kapsamına girdiğinin kabulü sonucu para borçları yönünden de garanti sözleşmesi yapılabileceği, gerek öğretide gerekse uygulamada çoğunlukla benimsenmiştir.
Kefaletten farklı olarak asıl borç ilişkisinden tamamen bağımsız nitelikteki garanti sözleşmesinde şekil serbestisi hakim olup garantinin sınırının önceden belirlenmesi zorunluluğu bulunmamaktadır. Ancak, sözleşme serbestisi sınırsız değildir. BK.nun 19. ve 20. maddelerinde sözleşme serbestisine birtakım sınırlamalar getirilmiştir. Gerçekten bir sözleşmenin geçerli olması için, onun taraflara yüklediği hak ve borçların tereddüde yer vermeyecek şekilde açık, başka bir deyimle konusunun gereği ve yeteri kadar belli ve sınırlı olması gerekir. Belirsizliğin garantisi olmaz. Bu itibarla, limit gösterme şartı bulunmamakla birlikte, garanti sözleşmesinde hangi riskin garanti edildiğinin belli olması ya da garanti edilen riskin boyutlarının tereddüt yaratmayacak biçimde belirlenebilir nitelikte bulunması gerekir. Hangi riskin garanti edildiği belirlenmeden "doğmuş ve doğacak her türlü borcun garanti edildiğinden söz etmek, boyutları belli olmayan (belirsiz) bir edimin garantisi anlamına gelir ki, bu da garanti sözleşmesiyle bağdaşmaz. Hal böyle olunca, garanti sözleşmesi düzenlendiği anda garanti edilen edimin sınırlarının açıkça belirlenmemiş olması ya da bunu belirlemeye yarayan koşul ve açıklamaların sözleşmede yer almamış bulunması halinde garanti edenin sorumluluğundan söz edilemez.
Sözleşmenin düzenlendiği tarihte asıl borçluya açılan kredi miktarının belli olduğu ya da asıl borçlu yönünden kredi limitinin belirlenmiş bulunduğu kredi sözleşmelerinde garanti eden, garanti ettiği edimin boyutlarını görmekte ve risk gerçekleştiğinde sorumlu olacağı miktarı tahmin edebilmektedir. Böyle bir durumda asıl borçluya verilen kredi borcu miktarının ve fer'ilerinin garanti kapsamında kaldığı açıktır. Ancak, özellikle süresiz garanti sözleşmelerinde asıl borçlunun kredi limitinin sonradan yükseltilmesi halinde garanti verenin başlangıçtaki iradesinin yükseltilen limiti de kayıtsız şartsız kapsamına aldığı söylenemez.
Garanti edenin, limit artışlarından sorumlu tutulabilmesi için sözleşme koşullarındaki değişikliklerin garanti verene bildirilmesi, onun da bu değişikliklere karşı çıkmamak suretiyle muvafakat etmesi gerekir. Garanti verenin muvafakati olmadan akdi ilişkideki koşulların borçlu aleyhine ağırlaştırılması veya borçlunun yeni birtakım yükümlülükler üstlenmesi garanti kapsamı dışında kalır. Bunun yanında, muaccel hale gelen borcun, alacaklı banka tarafından uzun süre takip edilmemesi sebebiyle sürüncemede kalmasından dolayı artması halinde garanti edenin meydana gelen artıştan sorumlu tutulamayacağı açıktır. Zira, BK.nun 98. maddesi yollamasıyla akde muhalefet hallerinde de uygulanması gereken aynı Yasanın 44/1. maddesi hükmü ve iyiniyet kuralları karşısında garanti alan (banka) kendi kusurlu davranışıyla borcun artmasına sebebiyet vermiş olacağından böyle bir durumda garanti edenin artan borçtan sorumlu tutulması düşünülemez.
Öte yandan, sözleşmede limit aşımının da garanti edildiği durumlarda limit ne miktara kadar aşıldığı taktirde garanti edenin sorumlu tutulacağı hususu da tartışılması gereken bir konudur. Önceden sınıfı belirlenmemiş ise, asıl borçlu yönünden saptanan kredi limitinin makul (kabul edilebilir) ölçülerde aşılması durumunda garanti verenin aşılan limitten de sorumlu tutulabileceği ancak, makul ölçüler dışındaki aşırı limit aşımının (garanti verenin açık ya da zımni muvafakati olmadıkça) garanti kapsamı dışında kaldığının kabulü gerekir.
Somut olaya gelince, dava konusu kredili bankomat -724 kartı üyelik sözleşmesinde yer alan "garanti şekli" içeriğinden tarafların kefaleti değil garanti sözleşmesini amaçladıkları açıkça anlaşılmaktadır. Bu durumda, uyuşmazlığın BK- 110. maddesi gereğince garanti sözleşmesi hükümleri ile yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde çözümlenmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme sonucu kefalet hükümlerine göre sonuca gidilmesi doğru görülmemiştir. O halde, mahkemece sözleşmedeki akdi ve temerrüt faiz oranları da gözetilerek takip tarihi itibariyle önce asıl borçlunun sorumlu olduğu toplam borç miktarının bilirkişi incelemesi ile saptanması, daha sonra limit aşımının makul (kabul edilebilir) ölçülerde olup olmadığı ve borcun artmasında alacaklı bankaya izafe edilebilecek bir kusur bulunup bulunmadığı hususları tartışılmak suretiyle garanti edenin sorumlu olacağı borç miktarının belirlenmesi, hasıl olacak sonuca göre hüküm kurulması gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz olup hükmün bu nedenlerle bozulması gerekirken ilamda yazılı gerekçeyle onandığı anlaşıldığından karar düzeltme isteminin kabulü gerekmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz eden: Davacı vekili Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava konusu uyuşmazlığın çözümü, taraflar arasındaki sözleşme ilişkisinin kefalet sözleşmesi mi, yoksa garanti sözleşmesi mi olduğu noktasında toplanmaktadır. Zira, yerel mahkeme bu ilişkiyi kefalet olarak nitelendirirken, Özel Daire ilişkinin garanti sözleşmesi niteliğinde olduğunu benimsemektedir. Somut olaya girilmeden önce, her iki sözleşmenin nitelikleri ve farkları üzerinde durulmalıdır. Kişisel (şahsi) teminat sözleşmelerinin alt kavramlarını oluşturan kefalet ve garanti sözleşmelerinin temel amaçları, esas itibariyle asıl borç ilişkisinin tarafı olmayan üçüncü kişilerce, alacaklıya şahsi teminat (güvence) verilmesidir iki sözleşme de temel amaçları itibari ile aynı hedefe yönelmekle birlikte, gerek doktrinde, gerekse bu konudaki uygulamanın öncüsü niteliğindeki 11.06.1969 gün ve 1969/4-6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı'ndaki belirlemelere göre, şu ana farkları bulunmaktadır. Öncelikle kefalet sözleşmesi, BK.nun 484. maddesi hükmü uyarınca, geçerliliği yazılı şekle tabi olması ve ayrıca bu sözleşmede kefilin sorumlu olacağı belirli bir miktar gösterilmesi gerektiği halde, BK.nun 110. maddesindeki "Başkasının Fiilini Taahhüt" başlığı altında düzenlenmiş olan garanti sözleşmesi herhangi bir şekle tabi tutulmadığı gibi, verilen garantinin belli bir limite bağlanmış olması da öngörülmemiştir. Öte yandan, kefalette, BK.nun 497. maddesi hükmü uyarınca kefil, borçluya ait def’ileri alacaklıya karşı ileri sürebilme hakkına sahipken, garanti akdinde teminat veren kişiye bu hak tanınmış değildir. Bunların dışında kefil kefaletten doğan borcunu ödedikten sonra BK.nun 496. maddesi hükmü uyarınca asıl borçluya yasadan ötürü dönme (rücu) hakkı bulunduğu halde, garanti sözleşmesinde teminat verene bu hak tanınmış değildir. Nihayet, BK.nun 492. maddesi gereğince kefalette, kefilin sorumluluğu asıl borcun geçerli oluşuna ve devamına bağlı iken, bir tür üçüncü kişinin fiilini taahhüt niteliğini taşıyan garanti sözleşmesindeki bağımsızlık ilkesi gereğince bu koşullara tabi tutulmamıştır. Bu farklı hüküm ve sonuçlardan anlaşılacağı üzere, garanti veren kişinin sorumluluğu, kefalet veren kimsenin sorumluluğundan çok daha ağır koşullara tabı tutulmuştur. Bu nedenle sözleşmenin niteliğinin tespit ve yorumunda teminat veren kimsenin iradesi de bu yönden titizlikle değerlendirilmelidir. İşte bu nedenledir ki, doktrinde ve uygulamada (11.6.1969 gün ve 1969/4-6 sayılı İBK) her iki sözleşmenin birbirinden ayırt edilebilmesi için çeşitli kıstaslar belirlenmiştir.
Bu kıstaslardan ilk gurubu yardımcı olarak belirlenen kıstaslardır ki, bunlar ana hatları itibariyle; sözleşmede kullanılan deyimler, üstlenilen rizikonun niteliği, borçlu yerine ifa veya tazminat ödeme yükümlülüğü, para borcunun tekeffülü veya bir fiilin tekeffülü gibi kriterlerdir. Bunlar, aşağıda belirtilecek ana kıstasların yanında kullanılması mümkün olan feri nitelikteki kriterlerdir. Yine doktrin ve anılan İBK.da belirlenmiş olan ana kıstaslara gelince; bunlardan ilki, asli-feri yükümlülük kriteridir. Buna göre, garanti veren bağımsız bir borç altına girmekte olup, bu yükümlülüğün bir başka borç ile ilgisi yoktur, Kefalette ise, asıl olan bir başka borcun (temel ilişki) olması ve verilen teminat ile o borcun ödenmesinin sağlanmasıdır. Doktrine göre de, bir başka borç ilişkisine yollamada bulunulması ferilik karinesini teşkil eder. Ana kıstaslardan ikincisi, yükümlülüğün kapsam ve niteliği teşkil eder. Buna göre, asıl borçlu gibi yükümlülük altına girme amacını taşıyan sözleşme kefalet, asıl borçlunun borcunu aşabilecek, bir başka deyimle, lehine taahhüt altına girilen alacaklının hiçbir şekilde zarara uğramayacağını temine yönelik sözleşme ise, garanti sözleşmesi olarak nitelendirilmesi gerekmektedir. Ana kıstaslardan bir diğeri ise, menfaat kıstası olup, buna göre kefalet ilişkisinde kefalet verenin bu ilişkide bir yararlanma amacı almadığı halde, garanti sözleşmesinde ilke olarak, böyle bir teminat verenin yararı olduğudur. Nihayet, ana kıstaslardan bir diğeri ise, kişiye yönelik teminat verme kıstası olup buna göre teminatın bir kişi göz önüne tutularak verilmesi kefalete işaret olacak, böyle değilde objektif olarak belli bir sonucun gerçekleşmesi amacına yönelik olarak verilmesi halinde, garanti sözleşmesinin amaçlandığı kabul edilecektir (Bütün bu açıklamalar için bkz. Prof. Dr. S. Reisoğlu, Türk Hukukunda ve Bankacılık Uygulamasında Kefalet, Ank. 1992 sh. 78 vd., Prof. Dr. H. Tandoğan, Borçlar Hukuku, Özel Borç İlişkileri, C. II 3. Bası, Ank. 1987, Sh. 818 vd., Prof. Dr. K. Tunçomağ, Türk Borçlar Hukuku, İst. 1997 Cilt l, Sh. 980 vd., Dr. H. Becker, İsviçre Medeni Kanun Şerhi, Borçlar Kanunu, Genel Hükümler, Madde 111).
Bu şekilde iki sözleşme türü farkları ile kıstasları belirlendikten sonra, bu kriterlerin dava konusu sözleşmeye uygulanarak, niteliğinin saptanması gerekmektedir. Uyuşmazlığın kaynağını teşkil eden sözleşme "Kredili Bankomat-Kart Sözleşmesi" başlığını taşımakta olup, bununla kredi kartı hamili olan müşteriye belli limitler çerçevesinde kredi açılarak, bu kredinin ATM ve POS cihazları aracılığı ile müşterisine kullandırma amacı güdülmektedir. Bu sözleşmede birinci maddede kart hamiline tahsis edilen kredi limiti 2.500.000.000 TL. olarak belirlenmiştir. Sözleşmenin diğer hükümlerinde ise, teknik açıklamalardan sonra müşterinin kullandığı krediyi geri ödeme koşul ve temerrüdün sonuçlar belirlendikten sonra sözleşmenin taraflarınca imzalandığı ve aynı sözleşmenin hemen altına "Garanti Şerhi" adı altında asıl sözleşmeye yollama yapılarak "Bu sözleşmede yer alan hükümlere göre, Bankomat 724 kart hamili ve ortak kart hamillerinin yükümlülüklerini, doğmuş ve doğacak tüm borçlarını garanti ettiğinden, bu kredi sözleşmesinde belirtilen limitlerin, bankaca tek taraflı olarak veya hamilinin talebi üzerine tespiti ve artırılması veya kart türünün değiştirilmesi ve kartın yenilenmesi, Bankomat 724 kartın kaybedilmesi, çalınması, şifrenin deşifre edilmesi hallerinde doğacak borçlar da dahil olmak üzere, bankaca ödenmesi istenecek meblağları herhangi bir limite bağlı olmaksızın, protesto çekmeye, hüküm elde etmeye ve kart hamilinin rızasını almaya gerek olmaksızın ve bu borçlular ile bankanız arasında ortaya çıkacak herhangi bir uyuşmazlık ve bunun akıbet ve kanuni neticelerini dikkate almaksızın, bankanızın ilk yazılı talebi ve talep tarihinden ödeme tarihine kadar geçecek günlere ait bankanın uyguladığı akdi kredi faizinin %50 artırılması suretiyle hesaplanacak faizi, komisyon; banka ve sigorta muameleleri vergisi, kaynak kullanım destekleme fonu ve diğer her türlü masrafları birlikte ödemeyi gayrikabili rücu olarak kabul ederim" denilerek, garanti veren sıfatı ile limitle sınırlı olmaksızın bu kartın kullanılmasından doğacak tüm borçların ödenmesi taahhüt altına alındığı ve. matbu beyanın altında davalının imzası alınmış bulunmaktadır. "Garanti Şerhi" beyanı ve bu beyanda kullanılan sözcük ve deyimleri feri kıstaslardan olan "sözleşmede kullanılan deyimler" kıstasına göre ilk bakışta bir garanti akdinin oluştuğu intibaı bırakıyor ise de, sadece bu deyim ve sözcüklere dayanılarak sözleşmenin niteliğinin belirlenmesi doğru olmayacağı gibi, mümkün de değildir. Nitekim, yukarıda değinilen 11.6.1969 gün ve 4/6 sayılı İBK.da da Banka Teminat Mektuplarında kullanılan kefalet sözcüğü vurgulamasına rağmen, bu ilişkinin bir kefalet değil, garanti sözleşmesi niteliğinde olduğu açık bir şekilde kabul edilmiştir.
Ana kıstasların dava konusu sözleşmeye uygulanmasına gelince; yukarıda da değinildiği üzere Davalının garanti beyanı kredi kartı sözleşmesinin hemen altına alınmış ve bu beyanın başlangıcında da kredi sözleşmesine yollama yapılarak bu sözleşmeden doğan ve doğacak borçlar için davalıdan teminat beyanı alınmış olmakla, garanti beyanı asli unsur olmaktan çıkmış, feri nitelik yani kefalet amacına yönelik olduğu intibaı borçluya verilmiş bulunmaktadır. Keza, bu beyanın genel anlamından teminat verenin bağımsız bir borç değil, kredi kartı müşterisi asıl borçlunun sorumluluğu yüklenilmiş olmakla, ikinci ana kıstas bakımından da bir garanti sözleşmesinin varlığından söz edilemez. Diğer bir ana kıstas olan, teminat veren kimsenin bu sözleşmeyi yapmakta menfaati olduğu belirlenemediği gibi, bu husus davacı bankaca da ileri sürülüp kanıtlanabilmiş değildir. Nihayet, kişiye yönelik teminat verme amacı gerek sözleşme, gerekse garanti beyanından açıkça anlaşılmaktadır. Zira, verilen teminat, kredi sözleşmesinin müşterisi ve asıl borçlusu Hüseyin isimli kişinin borçlarını karşılamaya yöneliktir. Bağımsız ve objektif bir amaca yönelik teminat verilmiş değildir. O halde, tüm ana kıstasların uygulanması sonucu davalının garanti beyanı adı altındaki beyanlarının bir garanti sözleşmesi amacı ile değil, kefalet amacı ile verildiği sonucu ortaya çıkmaktadır. BK.nun 18. maddesi uyarınca da davalının bu iradesinin bir kefalet amacına yönelik olduğunun kabulü gerekir. Hiçbir menfaati olmayan, ticari bir gaye gütmeyen, sadece dostane ilişkiler nedeniyle tüketime yönelik banka kredi kartı kullanmasına imkan tanımak için verilen teminatın amacına aykırı olarak yorumlanması yasanın yukarıda anılan hükmüne aykırılık teşkil eder. Nitekim İsviçre Federal Mahkemesi de 17 Kasım 1987 de verdiği bir kararda gerçek kişiler tarafından verilen garantilerin daha ziyade kefalet olarak görünmeleri gerektiğini ifade etmiştir (Bkz. Jdt 1988 1 189 Yargıtay Kararları Işığında Kredi Kartları Prof. Dr. Erden Kuntalp, Ticaret Hukuku ve Yargıtay Kararları Sempozyumu XIII. 1996 sh: 297).
Asıl kredi sözleşmesinde limit belli olduğuna ve garanti beyanında da bu sözleşmeye yollama yapıldığına göre, 12.4.1944 gün ve 14/13 sayılı İBK. gereğince, kefaletin asli unsuru olan limit belirlemesinin de kefalet sözleşmesinde de gerçekleştiğinin kabulü gerektiğinden, davalı Mustafa'nın bu sözleşmedeki taahhüdünün kefalet olması gerektiği yönündeki isabetli olan teşhis ve tespite dayalı olarak mahkemece verilen direnme kararı yerinde bulunmaktadır.
Sonuç:
Yukarıda açıklanan sebeplerden dolayı direnme kararı yerinde olup, işin esasına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın On dokuzuncu Hukuk Dairesine gönderilmesine, 04.07.2001 gününde oy çokluğu ile karar verildi.

V. GARANTİ SÖZLEŞMELERİNİN UYGULAMAYA GİRMESİNE ÖNCÜLÜK EDEN YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KARARI:

YARGITAY
İÇTİHADI BİRLEŞTİRME GENEL KURULU KARARI

Esas : 1969/4
Karar : 1969/6
Tarih : 11.06.1969

Dava:

Ankara Barosu Avukatlarından olay ile ilgili bir avukat Yargıtay Birinci Başkanlığına 9.5.1968 günlü bir dilekçe ile başvurarak; muvakkaten yurda ithal edilmiş mallar sebebiyle bankalarca gümrük idaresine hitaben (malın yeniden ihraç olunmaması halinde tahakkuk ettirilecek gümrük vergisinin banka tarafından ödeneceğine dair) teminat mektupları verilmekte ve bu teminat mektuplarının banka ile kredi anlaşması yapmış olan şahıstan başka yani bankanın kredili müşterisi olmayan ve banka ile hiç bir akdi münasebeti bulunmayan ithalatçı lehine tanzim edilmekte olduğunu, bilahare malın ihraç olunmaması sebebiyle gümrük idaresinin isteği üzerine banka taahhüt ettiği parayı gümrük idaresine ödedikten sonra kendisine karşı akden sorumlu olan müşterisini bırakana, teminat mektuplarının kefaleti niteliğinde olduğunu ve bu sebeple kanuni halefiyet ve ondan doğan rücu hakkını ileri sürerek lehine mektup tanzim edilen muvakkat ithalatçıdan bu paranın tahsisi için aleyhlerine dava açmakta bulunduklarını, bu hususta İzmir 2. Ticaret Mahkemesinde açılan davayı adı geçen mahkeme ilişik olarak ibraz ettiği 1.11.1965 gün, 965/39 esas ve 180 sayılı kararı ile reddettiğini, bu karar Yargıtay Ticaret Dairesinin 18.12.1967 gün, 966/451 esas ve 967/4794 sayılı kararı ile onanmış bulunduğunu, yine İstanbul 4. Ticaret Mahkemesine bu şekilde ve bankaca vergi mükellefi aleyhine açılan dava mahkemece kabul edilerek istenilen paranın tahsiline 24.5.1965 gün, 964/137 esas ve 965/245 sayılı karar verildiğini, işbu kararında Yargıtay Ticaret Dairesinin 30.6.1967 gün, 965/2914 esas ve 967/2842 sayılı kararı ile onandığını, bu konuda açılan birçok davalar hakkında mahkemelerin çeşitli görüşlere sahip olduklarını, bir kısım mahkemelerce bu mektupla bankanın muvakkat ithalatçı lehine kefalet verdiği ve bu sebeple Borçlar Kanununun 496. maddesine göre alacaklıya halef olacağından borçluya rücu edilebileceği görüsü benimsenerek borçludan bu paranın tahsiline karar verilmesine karsılık diğer bir kısım mahkemelerce de bankalar teminat mektubu ile üçüncü sahsın fiilini taahhüt etmiş durumda olduklarından, fiili taahhüt eden bankaların borçluya rücu edemeyecekleri görüsü benimsenerek bu konuda açılan davaları reddetmekte olduklarını ve Yargıtay Ticaret Dairesi dahi her iki şekilde verilen kararları onadığını, bu sebeple aykırı olan bu görüşlerin telifi için içtihadın birleştirilmesi yoluna gidilmesini dilemiştir.

Karar:

Yargıtay Birinci başkanlığı keyfiyeti Ticaret Dairesine sormuş, daire başkanlığı 28.5.1968 gün ve 968/352 sayılı yazısıyla Birinci başkanlığa istek hakkındaki görüsünü bildirmiştir. Bu yazıda; avukat tarafından ibraz edilen daire ilamlarının asıllarına uygun bulunduğu, maddi olayların başvuran avukatın dilekçesinde yazıldığı gibi olduğu açıklandıktan sonra, sonuç olarak, kararlar arasında aykırılık bulunduğu ve içtihadın birleştirilmesi gerektiği ve konunun, Borçlar Kanununun 110. maddesinde yazılı 3. sahsın fiilini taahhüt mahiyetinde bir (garanti akdi) olarak vasıflandırılıp kendisi ile hiçbir akdi bağlantısı bulunmayan ithalatçıya bankanın rücu edemeyeceği seklinde halli ile içtihadın bu suretle birleştirilmesi görüsü savunulmuştur. İbraz edilen İzmir 2. Ticaret Mahkemesiyle İstanbul 4. Ticaret Mahkemesinin yukarıda tarih ve numaraları yazılı ilamlarının tetkikinden anlaşılacağı veçhile; banka bu mektupları gümrük idaresine verirken temin edilen vergi borcunun idareye karsı sorumlusu ithalatçı 3. şahıs ile herhangi bir ilişki kurmamıştır. Bu mektup dava dışı basına kimseler ile banka arasında yapılan bir akde dayanarak düzenlenmiştir. Su halde, banka ile lehine teminat verilen ithalatçı arasında herhangi bir akdi rabıta mevcut değildir. Banka parayı gümrük idaresine ödedikten sonra kanuna dayanarak, ödediği parayı gümrük borçlusundan istemekte ve kendisinin kefil durumunda olduğunu iddia etmektedir. İzmir Ticaret Mahkemesi, mektubun garanti taahhüdü niteliğinde bulunduğunu ve bu sebeple banka ile borçlu arasında herhangi bir akdi rabıta mevcut değildir. Banka parayı gümrük idaresine ödedikten sonra kanuna dayanarak, ödediği parayı gümrük borçlusundan istemekte ve kendisinin kefil durumunda olduğunu iddia etmektedir. İzmir Ticaret Mahkemesi, mektubun garanti taahhüdü niteliğinde bulunduğunu ve bu sebeple banka ile borçlu arasında herhangi bir akdi bağlantısı bulunmadığından bankanın bu parayı 3. şahıstan istemeyeceği görüsünü benimseyerek davayı reddetmiştir. Ticaret Dairesi yukarıda yazılı 18.12.1967 günlü kararıyla (mahkemece davanın reddi için benimsenen gerekçe kabul edildikten sonra; davacının rucüen tahsilini istediği teminat mektubunun davacı tarafından davalının alıcısı 3. sahsa verilmiş olmasına ve tarafların 3. sahsa ayrı ayrı akdi münasebetlerle bağlı olmaları karsısında davacının 3. şahısla akdi münasebetinden doğan hakkını başka bir sebebe dayanarak dahi davalıdan talep edemeyeceğine göre) diyerek ek gerekçe de gösterilmek suretiyle onamıştır.

Aynı konu hakkında İstanbul 4. Ticaret Mahkemesinde bankanın borçlu aleyhine açtığı dava mezkur mahkemece, bankanın teminat mektubu vermekle borçlu ithalatçıya kefil olduğu, binaenaleyh; kanuna dayanarak borçluya rücu edebileceğinden istenilen paranın davalıdan tahsiline karar verilmiş, Ticaret Dairesi bu kararı yukarıda yazılı 30.6.1967 günlü kararıyla ve mahkemece davanın kabulü için gösterilen hukuki sebepler kabul edildikten sonra (teminat mektubu davalı lehine gümrük idaresine verilmiş ve idarece paraya tahvili üzerine teminat mektubunu veren davacı bankanın lehine teminat verilen davalıya rücu etmesinde kanuna aykırı bir yön olmadığı gibi davalının teminat mektubunu aldığını iddia ettiği 3. sahsın da davacı bankaya kontrgaranti vermiş olmaması, davalı ile bu 3. şahıs arasındaki iç münasebetin davacı bankayı ilzam etmeyeceğine göre davalının yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle) diyerek ve bu ek gerekçe ile hükmü onamıştır. Görülüyor ki aynı konu hakkında birbirine aykırı iki karar mevcuttur. Genel kuruldaki müzakere sırasında bu hususta Ticaret Dairesinde bir görüş birliği de mevcut olmadığı beyan edildiğine göre içtihat aykırılığının mevcudiyeti açık bulunmuştur. Bu sebepler ile içtihat aykırılığın mevcudiyeti ve bu aykırılığın birleştirilmesi gerekeceğine oy birliğiyle karar verildikten sonra konunun esasının tartışılmasına geçilmiştir. İçtihadı birleştirme konusu tartışılırken aşağıda yazılı görüşler ileri sürülmüştür.

a - Teminat mektubu verilmesi bir bankacılık işlemidir. Kanunun çizdiği sınırlar içerisinde her türlü muamele yapmaya yetkili bulunan bankalar içerisinde her türlü muamele yapmaya yetkili bulunan bankalar sermayelerinin belli oranında başkalarına kredi açabilecekleri gibi onların doğmuş veya doğacak borçlarını temin edebilirler. Bu işlem çoğunlukla tek taraflı taahhüdü kapsayan teminat mektubu verilmesi seklinde yapılmaktadır. Bankalar alacaklıya bu mektubu, önceden borcu temin edilen kisi ile bir anlaşma yapıp bu bağlantıya dayanarak verdikleri gibi borcu temin edilen kisi ile hiç bir ilişki kurmadan temin edilen borçla doğrudan doğruya veya hiçbir ilgisi bulunmayan diğer kisi veya kisiler ile yaptıkları anlamaya dayanarak da vermektedirler. Bu anlaşma çoğunlukla bir kredi taahhütnamesine bağlı (kontrgaranti) seklinde yapılmaktadır. Borçlu ile yapılan bir anlamaya dayanılarak verilen teminat mektupları içtihadı birleştirme konusu dışında kaldığından üzerinde durulmaya lüzum görülmemiştir. Konu ile ilgili olanı daha ziyade ikinci kısma giren yani borçla doğrudan doğruya ilgisi bulunmayan kisiler ile yapılan anlamaya dayanılarak bankalar tarafından verilen mektuplardır. Bu şekilde verilen teminat mektuplarında borca, temin edilen kisi akit değildir. Bankaya karsı akit durumunda olan mektubun verilmesini bankadan isteyen ve onun kontrgaranti ile temin eden kişilerdir. Bankalar bu suretle mektup vermeye kanunen yetkili olduklarına göre bu işlem Bankalar Kanunundan doğan bankacılıkla ilgili bir kredi muamelesidir. Krediyi kullanan kimsenin, bu yüzden doğan borçtan dolayı bankaya karsı, verdiği kontrgaranti taahhütnamesi sebebiyle sorumlu olması gerekir. Akdin kaçınılmaz sonucu budur. Akitten doğan hak ve borçlar o akdi yapanlara ait olması sebebiyle bankalar alacaklıya verdikleri teminat mektubunun temin ettiği parayı alacaklıya ödedikleri takdirde ödenen bu parayı yalnız akidinden isteyebilirler, banka ile borçlu arasında bu akit dolayısıyla yasalara göre herhangi bir hukuki bağlantı teessüs etmeyeceğinden borçluya rücu edemez. Bu gerekçe açısından içtihadın birleştirilmesi gerekeceğine dair görüş.

b - Banka, teminat mektubu ile alacaklı gümrük idaresi lehine şart edilen bir borç altına girmiştir. Borçlar Kanununun 111. maddesine göre borçlu 3. şahıs bankanın ödemesiyle borcundan kurtulmaktadır. Borcu ödeyen banka alacaklı yerine geçeceğinden borçlu borcunu ona ödemekle yükümlüdür. Binaenaleyh banka ödediği parayı borçludan isteyebileceğinden sözü geçen madde açısından içtihadın birleştirilmesi görüsü.

c - Banka, 3. şahıs yerinde olan, gümrük vergisi yükümlüsü muvakkat ithalatçı borçlu lehine bu mektubu vermekle kefalette bulunmuştur. Kefil borcu ödemekle alacaklı yerine geçer ve onun Borçlar Kanununun 496. maddesi gereğince kanuni halefidir. Bu halefiyete dayanarak borçluya rücu edebilir. Bu gerekçeye dayanılarak içtihadın birleştirilmesi gerekeceğine dair görüş.

d - Banka verdiği bu teminat mektubu ile, geçici ithalat yapan ve gümrük borcu ile resmen yükümlü bulunan 3. sahsın fiilini taahhüt etmiştir. Bu taahhüdü ile esas borçludan ayrı olarak ve müstakil mahiyette bir borç altına girmiştir. Asıl borçla hiç bir ilgisi bulunmayan bu taahhüt asli bir mükellefiyet doğurduğundan feri nitelikte değildir. ve bu sebeple feri akitlerde uygulanması mümkün olan rücu müessesesinin bu gibi taahhütlere tatbiki yasalara uygun düşmez. Ortada Borçlar Kanununun 110. maddesinde söz konusu edilen 3. sahsın fiilini taahhüt mahiyetinde bir akit vardır. İçtihadın bu gerekçelere dayanarak birleştirilmesi görüsü.

e - Banka teminat mektupları esas itibariyle 3. sahsın fiilini taahhüt mahiyetinde olmakla beraber diğer teminat akitlerinde yasalarca kabul edilen rücu hakkının kıyasen bu gibi akitlere de uygulanması veya garanti veren bankaya garanti alandan alacağının temlikini isteme hakkının tanınması, sebepsiz iktisap kaidelerine göre rücu konusunun halli ve en nihayet vekaletsiz is görme kaidelerine dayanılarak bu paranın borçludan istenmesi ve banka ile borçlu sözü geçen borçtan müteselsilen sorumlu bulunmaları yönünden rücu keyfiyetinin halli suretiyle içtihadın birleştirilmesi görüsü.

f - Borçlar Kanununun 51. maddesine dayanarak rücu imkanı mevcut olduğundan içtihadın buna göre birleştirilmesi düşünceleri.

İleri sürülen görüşlerin tartışılması - Kararın gerekçesi:

Bankaların faaliyetleri ve yapacakları işlemler 7129 sayılı bankalar kanunu ile tanzim edilmiştir. Usulüne göre kurulmuş bir banka ile Türkiye'de şube açmış bir yabancı banka bankacılık muameleleri yapmak ve mevduat kabul edebilmek için ayrıca müsaade almaya ve bunun için de bir beyanname vermeye mecburdurlar. Bankalar Kanununun 12. maddesinin A/5, B/4 bentlerine göre verecekleri bu beyannamelerde bankalar iştigal edecekleri muamele nevilerinin nelerden ibaret olduğunu göstermek zorunluluğundadırlar. Bankaların yapabilecekleri işlemleri kanun koyucu sınırlandırmıştır. Yasalara göre bankalar mevduat kabul edebilirler. Bu konu sözü geçen Bankalar Kanununun IV. bölüm 24 ve müteakip maddeleriyle düzenlenmistir. Bankalar kredi muameleleri de yapabilirler. Bu hususta, aynı yasanın VI. bölüm 38 ve müteakip maddeleriyle tanzim edilmiştir. Kanunun koyucu kredi işlemlerini bir yasa hükmü olarak açıkça tarif etmeyerek verilecek kredi hadlerini belirtirken kredi muamelelerinin çeşitlerini saymakla yetinmiştir. Bu itibarla sözü geçen yasanın 38. maddesinde yazılı akdi ilişkileri kredi muamelesi olarak kabul etmek gerekir. Bu hükme göre bankalar gerçek veya tüzel kisiler ile para, kefalet ve teminat seklinde kredi muameleleri yapabilirler. Yani; ödünç para verebilirler. Başkalarının borcuna kefil olabilirler, başkalarının taahhüt ve teşebbüslerini temin etmek için teminat verebilirler. (Konu ile ilgisi bulunmadığı için bankaların diğer işlemleri üzerinde durulmamıştır.) Su halde bankacılık işlemlerinin esası akdi bağa dayanmaktadır. Böyle olunca o akitten doğan hak ve borçlar ile kimlerin sorumlu olabileceğinin tayini için bankaların yaptıkları kredi muamelelerinin taalluk ettiği akdin nevinin tespiti gerekir. Kaideden bir akit onu yapan taraflar arasında borç doğurur. Akdin kaçınılmaz sonucu bu olmakla beraber yapılan akit nevine göre kanun şayet akitlere başkaca bir takim hak ve vecibeler yükletmiş ise akitler kanuni olan o haklardan faydalanmaya ve yüklenilen vecibelere katlanmaya mecburdurlar. Bankanın teminat mektubu vermekle bir bakasının borcuna kefil olduğu kabul edilir ve akit bu şekilde vasıflandırılırsa mektupta yazılı olmasa bile kefil borçlunun kusur ve temerrüdünün kanuni sonuçları ile sorumludur. Yani borçlu mütemerrit olduğu takdirde temerrüt faizi, faiz şart edilmiş ise bir senelik faizi ödemekle yükümlü olacaktır. (Borçlar Kanunu Madde. 490). Buna karsılık alacaklıya ödediği nispette onun kanuni halefi sıfatıyla borçluya rücu edebilecektir. (Borçlar Kanunu Madde. 496). Şayet teminat mektubu, bir garanti anlaşması ve özellikle 3. sahsın fiilini taahhüt niteliğinde bulunduğu kabul edilirse bu halde asli bir mükellefiyet bahis konusu olacağından, müstakil mahiyette olan bu taahhütten dolayı banka borçluya rücu edemeyecektir. (Borçlar Kanunu Madde. 110). Bu sebeplerle teminat mektubunun bankacılık muamelelerinden kredi işlemlerine taalluk eden bir işlem olarak tespiti ile iktifa edilmesi konunun halline kafi gelmeyeceğinden teminat mektubunun hukuki niteliğinin akit tiplerinden hangisine girmesi gerektiğinin tespit edilmesi görüsü çoğunluk tarafından benimsenmiştir.

Uyuşmazlık konusunu teşkil eden mektupla banka; muvakkat ithal yapan 3. kisinin gümrük mevzuatına göre tespit edilip de yine kanuni hükümlere dayanarak ertelenen gümrük vergisini

(muvakkat ithal yoluyla yurda getirilen malları süresinde ithalatçı dışarıya çıkarmadığı takdirde gümrük idaresinin isteği üzerine, derhal ve herhangi bir itiraz ve hüküm istihsaline yer kalmaksızın ödemekte borçlu ile birlikte müşterek ve müteselsil kefil sıfatıyla zamin olduğunu) kabul etmiştir. Verilen mektupların çoğunlukla konu ile ilgili metin kısmı budur. Bu metne göre banka gümrük vergisi yükümlüsünün ertelenen gümrük borcunu gümrük idaresine karsı temin etmiş durumdadır. Su halde genel manada şahsi bir teminat akdi söz konusu edilebilir. Gümrük İdaresinin muvakkat ithal yapandan gümrük vergisi seklinde tahakkuk etmiş alacak ile ilgili, borçlu ithalatçı tarafından malların tekrar dışarıya gönderilmemek suretiyle menfi şekilde tezahür eden fiilinden doğan riziko banka tarafından temin edilmiştir. Burada banka ile gümrük idaresi arasında taahhüt seklinde meydana gelmiş bir akdi bağlantı vardır. Bu akitte gümrük idaresi 3. kisi durumunda değildir. Doğrudan doğruya alacağı temin edilen taraf mevkisindedir. Banka tabiatıyla gümrük idaresine bu mektubu gümrük vergisi borçlusuyla veya ithal edilen malla ilgili diğer kisiler yaptığı bir akde dayanarak vermiştir. Fakat teminat mektubunun bu akde göre niteliğinin tespiti doğru olmaz. Çünkü bankanın gümrük idaresine karsı sorumluluğunu tayin eden müşterisi ile yaptığı akit değil, doğrudan doğruya teminat mektubunda yazılı mükellefiyetlerdir. Böyle olunca müşteri ile banka arasında yapılan kredi taahhütnamesi veya kontrgaranti anlaşmasını Borçlar Kanununun 111. maddesinde sözü geçen kendi namına yapılan bir akit olarak kabul edilip gümrük idaresi 3. şahıs telakki olunarak onun lehine borç şart edilmiş seklinde yorumlanması

muamelenin niteliği ile bağdaşması mümkün görülmemiş ve Borçlar Kanununun 111. maddesine dayanılarak ileri sürülen görüş de çoğunlukça benimsenmemiştir. Yukarıda yapılan açıklamalardan çıkarılacak sonuç, bankanın bu mektupla 3. bir sahsın borcunu alacaklıya karsı temin etmiş olduğudur. Su halde mektubun genel vasfı üzerinde bir tereddüt kalmamıştır. Ancak, mektubun genel olarak şahsi teminat akdi niteliğinde bulunduğunun tespiti uyuşmazlığın halline kafi değildir.

Söyle ki; teminat akdi genel bir anlam taşımaktadır. Bu akit bütün teminat akitlerini içerisine alan bir akit grubudur. Kefalet, garanti akitleri ve 3. sahsın fiilini taahhüt gibi benzeri akitlerin bu grup içerisinde mütalaası mümkündür. Bu akit tiplerinden kefalet akdini kanun koyucu tanzim ettiği halde genel olarak garanti akdini düzenlememiştir. Alman mevzuatında garanti mukavelesi hakkında hiç bir hüküm bulunmamasına karsılık İsviçre ve dolayısıyla Türk Borçlar Kanunu (bakasının fiilini taahhüt) seklinde genel olarak kaleme alınmış ve kanunun 110. maddesinde anlamını bulan bir garanti akdi tipi tanzim edilmiştir.

Son yüzyılda geniş bir uygulama alanı bulan ve Ticaret Kanununun 465. maddesiyle mevzuata giren garanti mukavelesinin unsur ve sınırlarını tespite ilk defa Alman hukukçularından Stammler tarafından teşebbüs edilmiştir. Birçok eleştirmelere rağmen garanti akitlerinin sonradan yapılan tariflerine Stammlerin yaptığı tarif esas olmuştur. Mumaileyh bu akdi; (garanti mukavelesi ile bir kimse bakasının kazanç kasti güden teşebbüsüne, bu teşebbüse bağlı olan tehlikelerin tamamı veya belli bir kısmını akdi ve ivazsız olarak yüklenmek suretiyle yardım ve teşvik etmek gayesini güder) seklinde tarif etmiştir. Bu tarif türlü şekilde tenkit edilmiştir. Bundan sonra muhtelif müellifler garanti mukavelesini kendi görüşleri açısından tarif etmişlerdir. Bu tariflerde müşterek olan unsur bu mukavelenin müstakil mahiyette olması, asıl borçlu olarak taahhüt altına girme iradesinin bulunmasıdır. Müşterek unsur ve akdin belirli niteliği bu olduğuna göre diğer hususlarda görüş birliği olmasa bile akitlerin tefrikinde esas olarak alınacak kıstas bu unsur olması gerekir. Garanti akdi, garanti alan ile garanti veren arasında sekle tabi olmaksızın inikat eden şahsi bir teminat akdidir. Su halde, tenkit edilen diğer unsurlar bir tarafa bırakılırsa bu akdin su şekilde tarifi mümkün olacaktır. Garanti mukaveleleri bir taraftan diğer teminat akitleri ile büyük benzerlik arz ederken diğer taraftan onlardan farklı hukuki sonuçlar doğurması bu akdin diğer teminat akitlerinden tefrikini zaruri kılmaktadır. Yukarıda belirtildiği gibi Borçlar Kanununca genel olarak garanti akdi tipi tanzim edilmemiştir. Kanunda bakasının fiilini taahhüt mahiyetinde mevcut olan 110. maddenin bu tarife göre değerlendirilmesi ve zaruri unsurların içtihat yoluyla tamamlanması icap etmiştir. Yukarıda bir vesile ile söz konusu edildiği gibi bankalar 7129 sayılı Kanunun 38. maddesine dayanarak 3. şahısların borçlarına kefil olabilecekleri gibi başkasına ait bir teşebbüsten doğacak rizikoları da temin edebilirler. Su halde bankalar kefil olabilecekleri gibi garanti de verebilirler. Bu sebeple işlemlerin mahiyeti tespit edilirken bu gibi şahsi teminat muamelelerinin tümünü kapsayacak şekilde bir sonuca varılması doğru olmaz. Bu yönden konunun bilumum banka teminat mektuplarına göre değil yalnız içtihadı birleştirmeye konu teşkil eden ve yukarıda mevzu ile ilgili kısmı yazılı ve mahkeme ilamlarında belirtilen teminat mektuplarına göre halli gerekir. Nitekim bankalar 2490 sayılı Kanuna göre muvakkat ve kati teminat mektupları vermektedirler. Bu mektupların metinleri 28.2.1963 tarihli, 210 sayılı Kanunla mülga 1025 sayılı Kanunun 1. maddesine dayanarak Bakanlar Kurulunun 8.1.1928 tarih ve 6048 sayılı kararnamesiyle tespit olunmuştu. Bundan başka yine devletçe müteahhitlere verilen avanslar için bankalar avans teminat mektupları vermektedirler. Bunun dışında adli ve idari kaza mercilerine verilen teminat mektupları ile özel şahıs ve tüzel kişilere verilen hususi teminat mektupları ve buna benzer mektuplar mevcuttur. Gerek bu mektuplarda ve gerekse içtihadı birleştirmeye konu teşkil eden ve metni yukarıda yazılı mektuplarda müşterek olan cihet alacaklıya karsı borçlunun para olarak miktarı gösterilen doğmuş veya doğacak bir borcunun ödenmesini temin etme beyanıdır. Mektubun temin ettiği şey bir para borcuna taalluk ettiği cihetle ekseriya bu mektupların hukuki mahiyetinde ihtilaf edilmiştir. Ve bilhassa (müşterek borçlu ve müteselsil kefil sıfatıyla zamin) olacağına dair kullanılan terimler bu müşkülatı bir kat daha artırmaktadır. Nitekim yukarıda yazılı ilamların birinde bu mektup kefaletname olarak nitelenirken diğer ilamda ise 3. sahsın fiilini taahhüt mahiyetinde garanti akdi olarak vasıflandırılmıştır. Kabul edilen bu vasıflara göre de başka sonuçlara varılmıştır. Teminat mektupları kefaletname olarak vasıflandırıldığı takdirde konunun Borçlar Kanununun 483 ve onu takip eden maddelerine göre halli gerekeceğinden bunun için de evvela yazılı sekil aranacaktır ve mektupta kefilin sorumlu olacağı muayyen bir miktarın yazılmış olup olmadığına bakılacaktır. Bundan sonra kefil borçluya ait bütün defiler alacaklıya karsı ileri sürmekle mükelleftir. Ödediği nispette de alacaklıya halef olup borçluya rücu etmek imkanına sahiptir. Kefalet borcu, temin ettiği asıl borcun feri alıp asıl borç herhangi bir sebeple düşerse kefil de borçtan kurtulabilir. Velhasıl kefil, kanunun kendisine tanıdığı bu vesaire hakları kullanmaya yetkilidir. Buna karsılık mektup 3. sahsın fiilini taahhüt seklinde vasıflandırılırsa, bu halde bankanın, esas borçla hiçbir ilgisi bulunmayan müstakil ve asıl bir taahhüdü söz konusu olduğundan bu taahhüdü herhangi bir sekle ve şarta da bağlı olmadığından, kefalette olduğu gibi muteberlik şartı aranmayacağı gibi, asıl borcun hukuken muteber, mevcut ve dava edilebilir olduğu hususlarına bağlı olmaksızın taahhüdü ile ilzam edilebilecektir. Su halde garanti verenin taahhüdü kefalet borcundan daha ağır sonuç doğurur., niteliktedir. Bu sebeple mektubun hukuki mahiyetinin tespiti taraflara yüklettiği vecibeler yönünden ayrıca önem kazanmaktadır.

Doktrinde bu akitlerin birbirinden tefriki için bir çok kıstaslar ileri sürülmüştür. Tefrik zorluğu bilhassa temin edilen borcun paraya taalluk etmesinden çıkmaktadır. İleri sürülen görüşlerde ilk defa başvurulacak kıstas aslilik ve ferilik kıstası olması icap eder. Kefilin taahhüdü feri olmasına karsılık 3. sahsın fiilini taahhüt seklinde yapılan garanti anlaşmaları feri mahiyette değildir. Garanti veren müstakil bir taahhüt altına girmiştir. Asıl borç tediye ile vesaire surette düşerse kefalet gibi feri haklar da düşer. Borçlar Kanununun 113. maddesinde anlamını bulan ferilik vasfı garanti akitlerinde yoktur.

Garanti veren asıl borçla ilgili değildir. Bu açıdan mesele tartışıldığı takdirde görülecektir ki banka gümrük idaresine karsı verdiği mektupla su şekilde gümrük borcunu temin etmektedir; (gümrük idaresinin her zaman yapabileceği yazılı istek üzerine derhal ve herhangi bir itiraz ve hüküm istihsaline mahal kalmaksızın gümrük borcunu tediyeye bankanın borçlu ile birlikte müşterek ve müteselsil kefil sıfatıyla müteahhit ve zamin bulunduğunu taahhüt ve beyan eder.) Burada banka gümrük idaresine karsı onun isteği üzerine, hiçbir itiraz dermeyan etmeden ve hüküm istihsaline mahal kalmadan bu parayı ödemeyi kabul etmekle esas borcun hukuken mevcut, muteber ve dava edilebilir olduğuna dair kefilin Borçlar Kanununun 497. maddesine göre ileri sürmekle mükellef olduğu defiler dermeyan etmekten feragat etmek suretiyle asıl borçtan müstakil olarak bir taahhüt altına girmiş durumdadır. Asıl borçlu bu defiler dermeyan etmek hakkını haiz ve kefilde kanunen buna mecbur olduğu halde banka bunları ileri sürmekten feragat etmek suretiyle asıl borçludan daha ağır bir külfet altına girmiş durumdadır. Kefil asıl borçludan daha fazla mükellefiyet altına giremez. Bu sebeple defilerden bidayette feragat bu sarkın hükümsüzlüğünü icap ettirmeyip akdin vasfını tayinde bir kıstas olarak alınması gerekmektedir. Borçlar Kanununun 497. maddesi uyarınca bu şart hükümsüz sayılarak akdin kefalet akdi olarak nitelendirilmesine ilişkin görüş ile sözü edilen (itirazsız ve hükümsüz ödeneceğine) dair şart def’ilerden feragati tazammun eder bir şart olmayıp, tediyeyi kolaylaştırıcı ve ödenmenin hemen yapılmasını temine matuf bir şart olduğuna ilişkin görüş, çoğunluk tarafından benimsenmeyerek mektubun bu niteliği vasfını tayinine kafi görülmüştür. Banka muvakkat ithalat yapan gümrük vergisi borçlusunun borcunun ödenmesini garanti ettiğinden Borçlar Kanununun 110. maddesi gereğince 3. sahsın fiilini taahhüt etmiş durumdadır. Bu duruma göre tefrik için başvurulacak ve doktrinde her biri için çeşitli görüşler ileri sürülen menfaat, asıl borçlunun edasını yerine getirme tazminat ödeme kıstası temin edilen edanın mevzusunun para olup olmaması, ivaz ve en nihayet tarafların kullandıkları tabirler, tereddüt halinde kefalet karinesi kıstaslarının hadisede araştırılmasına lüzum bulunmadığı görüsü de çoğunlukla benimsenmiştir. Banka, borçludan müstakit olarak asıl borçlu sıfatıyla taahhüt altına girdiğinden gümrük idaresine parayı ödemekle kendi borcunu eda etmiş durumdadır. Bu suretle içtihat konusunu teşkil eden teminat mektubunun hukuki vasfını 3. sahsın fiilini taahhüt seklinde bir garanti akdi olduğu tespit edildikten sonra garanti veren bankanın ödediği parayı rucüen başkalarından isteme hakkı bulunup bulunmadığı hususunun araştırılması sırası gelmiş bulunmaktadır. Garanti edilen 3. sahsın fiili bazı hallerde 3. sahsın sorumluluğu altında bulunur. Bazen de 3. sahsa doğrudan doğruya bir sorumluluk yükletilmesi mümkün değildir. Örneğin; senelik muayyen bir kazancın garantisinde doğrudan doğruya 3. sahsın mükellefiyetinden söz edilemez ve bu halde rücu söz konusu değildir. Hadisede ise 3. şahıs mevkiinde olan muvakkat ithalatçı gümrük vergisinin mükellefi olarak şahsen vergiden sorumludur. Onun mükellefiyeti altında olan bir borç garanti veren banka tarafından ödenmiştir. Bu suretle 3. şahıs kanundan dogma vergi borcundan kurtulmuş durumdadır. Bu gibi hallerde garanti verenin 3. sahsa rücu edip edemeyeceği doktrinde tartışma konusu olmuştur. 3. sahsın akten garanti mevzusu ile sorumlu olması hali konunun dışında kaldığı için mesele bu yönden tartışılmamıştır. Kanun koyucu belirli hallerde kanuni halefiyet kabul etmiştir. Bunda güdülen amaç edinilen faydalar arasında bir muvazene tesisidir. Kefil, Borçlar Kanununun 496. maddesine göre alacaklının kanuni halefidir. Binaenaleyh bu halefiyet kaidesine dayanarak ödediği nispette asıl borçluya rücu edebilir. Sigortacı da Ticaret Kanununun 1301. maddesine dayanarak rücu hakkını kullanabilir. Bu suretle alacaklının veya sigortalının iki defa talepte bulunma ihtimali önlenmek suretiyle bir muvazene kurulmuş oluyor. Garanti mukavelesinde de bu şekilde bir durum mevzu bahistir. Rücu keyfiyeti akdin ferilik ve aslilik durumu ile ilgili değildir. Müstakil mahiyette olan sigorta mukavelelerinde kanun halefiyeti feri akit mahiyetinde olan kefalette olduğu gibi kabul etmiştir. Su halde rücu konusunun hallinde akitlerin bu vasfının esas olarak alınması mümkün değildir. Kanunun sözü geçen rücua ait hükümleri garanti akitlerine kıyasen uygulanamaz. Borçlar Kanununun 109. maddesinde yazılı hallerde de bulunmadığından bu maddeye dayanılarak da rücu edilemez. Fiili taahhüt edilen 3. şahıs esas itibariyle gümrük vergisinden şahsen sorumludur. Gümrük idaresine geçici olarak ithal ettiği malların belirli süre içerisinde yurt dışında çıkarmayı taahhüt etmiştir. Bu taahhüdünü yerine getirmeyerek malları içeride bırakmıştır. Onlar üzerinde belki de satış yapmak suretiyle tasarrufta bulunmuştur. Bu suretle borç haksız fiil ile müterafik olarak kanundan doğmaktadır. Bu gibi hallerde acaba garanti veren banka vergi borçlusuna rücu edebilir mi? Bu hususta bazı hukukçular Borçlar Kanununun 51. maddesi hükmünden yararlanmak istemişlerdir. Öyle ki, sözü geçen maddede; birçok kimseler çeşitli sebeplere (haksız muamele, akit ve kanun) binaen sorumlu olduğu takdirde haklarında birlikte bir zarar vukuuna sebebiyet veren kimseler hakkındaki hükümlere göre muamele olunur. Kaideten haksız bir fiil ile zarara sebebiyet veren en evvel, tarafından hata vaki olmamış ve üzerine borç almamış olduğu halde kanunen mesul olan kimse en sonra, zaman ile mükellef olur. Birlikte zarar vukuuna sebebiyet veren kimselerin durumunu aynı kanunun 50. maddesi tanzim etmiştir. Bunlar zarardan müteselsilen sorumludurlar. Bunların birbiri aleyhine rücu hakları bulunup bulunmadığını ve bunun şümul ve derecesini hakim takdir edecektir. Görülüyor ki sonuç hakimin takdirine bağlanmıştır. Hakim takdir yetkisini bittabi Medeni Kanunun 4. maddesinin koyduğu ilkeleri göz önünde tutmak suretiyle kullanacaktır. Hak ve nasafette takdir edilmesi gerekecek rücua ilişkin konuyu hakim hallederken meselenin oluş seklini de gözününde tutacaktır. Banka bu teminat mektubunu verirken borçlu ile herhangi bir kredi anlaşması yapmamıştır. Banka bu teminat mektubunu 3. kisiler ile yaptığı kredi anlaşmasına bu kontrgaranti taahhütnamesine dayanarak gümrük idaresine vermiştir. Bu suretle doğacak zararını akdi bir ilişki ile temin etmiş durumdadır. Bankadan muvakkat ithalatçı lehine mektubu alan kimseler ile 3. şahıs mevkiinde olan ithalatçı arasında mektup verilmesi hususunda bir anlaşmanın mevcut olması gerekir. Çoğunlukla muvakkat ithal edilen bu mallar kanaviçe, jüt gibi ambalaj malzemesine ait olduğundan muvakkat ithalatçı çoğunlukla bu malları başkalarına satmakta, onlar da harici bu satışla kendilerine ait olan bu malların gümrük resmini temin için bu vergi ile kanunen ve resmen sorumlu olan ithalatçı lehine bankalardan teminat mektubu almaktadırlar. Su halde gerçekten borçlu banka ile anlaşma yapan bu kişilerdir. Böyle olunca muvakkat ithalatçıya rücu hakkının tanınması Medeni Kanunun 4. maddesinde anlamını bulan hakkaniyet ve nasafet kaidelerine aykırı olur. Bu sebeple Borçlar Kanununun 51. ve dolayısıyla 50. maddelerine dayanarak rücu hakkı benimsenmeyerek bu yönden rücu edilemeyeceği sonucuna varılmıştır. Garanti alanın garanti tediyesinden sonra 3. şahısta olan alacağının garanti veren bankaya temlike mecbur tutulmasının iyiniyet kaidelerine uygun olacağına dair görüsün de gümrük idaresinin alacağı vergi borcuna taalluk etmesi sebebiyle Borçlar Kanununun 162. maddesinin birinci fıkrası hükmü açısından temliki kabil bulunmamakla kanunun bu yönden de tartışılmasına lüzum görülmemiştir. Yukarıda 51. maddeye göre konunun tartışılması sırasında belirtildiği gibi 3. şahıs olan muvakkat ithalatçının sebepsiz iktisabı söz konusu edilemez ve garanti veren banka akdi mükellefiyetini yerine getirdiği cihetle Borçlar Kanununun vekaletsiz is görmeye ilişkin 410. ve müteakip maddelerine göre de 3. şahıstan ödenen parayı isteyemez. Yine yukarıda belirtildiği gibi 3. sahsın vergi borcundan banka akten sorumludur. Su halde borcun doğuş sebebi ve mahiyeti aynı olmadığı için 3. şahıs ile garanti veren banka arasındaki münasebetin müteselsilen borçluluk durumuna göre de halledilip Borçlar Kanununun 146 ve 147. maddelerine dayanılarak rücu edilebileceği düşünülemez, Yapılan bu açıklamalara göre konu özetlenirse; banka sözü edilen teminat mektubu ile muvakkat ithalatçının fiilini Borçlar Kanununun 110. maddesine göre taahhüt etmiştir. Binaenaleyh verdiği bu teminat mektubunun mahiyeti garanti taahhüdü niteliğindedir. Garanti veren müstakil bir borç altına girdiğinden parayı ödemekle akdi mükellefiyetini yerine getirmiş olur. Kanunda garanti verenin garanti alana parayı ödemesi halinde ödediği nispette alacaklının halefi olacağına ve bu halefiyet kaidesine dayanarak borçlu 3. sahsa rücu edebileceğine dair bir hüküm yoktur. Yasalarda mevcut diğer hükümlere dayanılarak da garanti veren ödediği parayı 3. şahıstan istemeye hakkı bulunmadığına dair görüş çoğunluk kazanmış ve içtihadın bu şekilde birleştirilmesine çoğunlukla karar verilmesi gerekmiştir.

Sonuç:

Muvakkat ithal yoluyla ithal edilen malların tayin edilen süre içerisinde yurt dışına çıkarılmaması halinde bu eşya için gümrük vesaire vergi ve resmi olarak tahakkuk ettirilen paranın gümrük idaresinin her zaman yapabileceği yazılı istek üzerine, derhal ve herhangi bir itiraza veya hüküm istihsaline mahal kalmaksızın ödemekte bankanın borçlu ile birlikte müşterek ve müteselsil kefil sıfatıyla zamin olduğuna dair bankalar tarafından gümrük vergisi borçlusu lehine ve fakat borçlu ile değil de diğer şahıslarla yapılan bir akde dayanarak gümrük idaresine verilen teminat mektupları mahiyet itibariyle Borçlar Kanununun 110. maddesinde sözü edilen 3. sahsın fiilini taahhüt niteliğinde bir garanti akdi olduğuna ve bu sebeple garanti veren bankanın alacaklı gümrük idaresine bu sebeple ödediği parayı fiili taahhüt edilen 3. şahıs mevkiindeki muvakkat ithalatçıdan rucüen isteyemeyeceğine, 11.06.1969 tarihinde yapılan birinci görüşmede oy çokluğu ile karar verilmiştir.

10 Mayıs 2018 Perşembe

DESTEKTEN YOKSUN KALMA TAZMİNATINDA ÖLENİN KUSURUNUN TAZMİNAT ALACAKLILARINA YANSITILMASI SORUNU



DESTEKTEN YOKSUN KALMA TAZMİNATINDA ÖLENİN KUSURUNUN
TAZMİNAT ALACAKLILARINA YANSITILMASI SORUNU

I. GİRİŞ:
Ülkemizde en çok açılan tazminat davalarının başında destekten yoksun kalma tazminatı davaları gelmektedir. Bu davalarda tartışma konusu yapılan durumlardan birini, ölenin ölümüne neden olan olayda kusurunun bulunması durumunda kusurunun tazminatta indirim nedeni yapılıp yapılamayacağı konusunu tartışacağız.

II. DESTEKTEN YOKSUN KALMA TAZMİNATI:

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 49’uncu maddesine göre Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.” Aynı yasanın 53’üncü maddesinin üçüncü bendine göre ölüm hâlinde uğranılan zararlar arasında ölenin desteğinden yoksun kalan kişilerin bu sebeple uğradıkları kayıplarda sayılmıştır. Destekten yoksun kalma tazminatı davaları da bu madde kapsamında açılmaktadır. Destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararların 6098 sayılı TBK hükümlerine göre ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanacağı da aynı yasanın 55’inci maddesinde belirtilmiştir.

III. HUKUKÇULARI YANILGIYA İTEN TBK 52’İNCİ MADDE:

6098 sayılı TBK’nun 52’inci maddesi haksız fiil nedeniyle açılacak tazminat davalarında tazminat miktarından indirim yapılacak durumları düzenlemektedir. Bu maddeye göre; Zarar gören, zararı doğuran fiile razı olmuş veya zararın doğmasında ya da artmasında etkili olmuş yahut tazminat yükümlüsünün durumunu ağırlaştırmış ise hâkim, tazminatı indirebilir veya tamamen kaldırabilir. Zarara hafif kusuruyla sebep olan tazminat yükümlüsü, tazminatı ödediğinde yoksulluğa düşecek olur ve hakkaniyet de gerektirirse hâkim, tazminatı indirebilir.” Bu maddenin destekten yoksun kalma tazminatına ilişkin davalarda da tazminattan indirim yapılmasına gerekçe oluşturacağı yönünde hatalı bir düşünce bulunmaktadır. Bu nedenle 52’inci maddedeki zarar görenle destekten yoksun kalan kişi arasındaki farkın iyi anlaşılması gerekmektedir. 52’inci maddede zarar gören kişi haksız fiil eyleminin içinde kişisel olarak ya da mal varlığı ile bizzat bulunan kişidir. Yani ya kendisine ya da malına haksız fiil sonucunda bir zarar verilmiştir. Destekten yoksun kalma tazminatında ise zarar gören zarar verici eylemin içinde değildir. Zarar verici eylemi gerçekleştiren ve ölen kişiler nazarında üçüncü kişi durumundadır. Dolayısıyla 52’inci maddede geçen zararı doğuran fiile razı olma, zararın doğmasında ya da artmasında etkili olma ya da tazminat yükümlüsünün durumunu ağırlaştırma eylemlerini destekten yoksun kalan kişinin gerçekleştirmesi düşünülemez.

IV. DESTEKTEN YOKSUN KALMA TAZMİNATININ HUKUKİ NİTELİĞİ:

Destekten yoksun kalma tazminatı kişinin kendisinde doğrudan oluşan bir haktır. Ölen kişinin ölümüne neden olan olayda kusurlu olması bu hakkın oluşumunu engellemediği gibi hakkı ortadan da kaldırmaz. Çünkü destekten yoksun kalma tazminatı miras hukukuna bağlı olarak değil destek” kavramının geniş yorumlanmasıyla ortaya çıkmış bir tazminat türüdür. Bu nedenle davayı açan kişi mirasçı sıfatıyla değil ölüm olayının dışında yer alan üçüncü kişi sıfatıyla davayı açar.

V. DESTEKTEN YOKSUN KALMA TAZMİNATINDA AYRIK DURUMLAR:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu destekten yoksun kalma tazminatında ölenin kusurunun tazminat miktarına yansıtılması konusunda ayrık durumlara göre verdiği iki farklı kararı bulunmaktadır. Bu kararlardan ilkinde trafik kazasında ölen kişi aynı zamanda aracın işleteni sıfatını taşımaktadır. Hem ölen hem de işleten durumunda olan bu kişinin yakınlarının sigorta şirketine karşı destekten yoksun kalma tazminatı davası açmaları durumunda Yargıtay 2918 sayılı KTK hükümlerini de dikkate alarak sigorta şirketinin tazminat miktarından sorumlu olduğuna ve ölenin kusurunun tazminat miktarına yansıtılamayacağına hükmetmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2012/17-1491 Esas; 2013/74 Karar; 16.01.2013 Tarih sayılı kararında bu durumu aşağıdaki gibi tespit etmiştir.

Davacıların uğradıkları zarara bağlı olarak talep ettikleri hak, salt miras yoluyla geçen bir hak olmayıp, bilimsel ve yargısal içtihatlarda kabul edildiği üzere destekten yoksun kalanın şahsında doğrudan doğruya oluşan, asli ve bağımsız bir haktır. Sonuç itibariyle: Davacıların ölenin salt mirasçısı sıfatıyla değil, destekten yoksun kalan üçüncü kişi sıfatıyla dava açtıkları, ölüm nedeniyle doğrudan davacılar üzerinde doğan destekten yoksunluk zararının oluşumundaki kusurun davacılara yansıtılamayacağı; dolayısıyla tam kusurlu araç şoförünün ve onun eylemlerinden sorumlu olan işletenin kusurunun, işletenin ve sürücünün desteğinden yoksun kalan davacıları etkilemeyeceği; 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu ve Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları’na göre, aracın zorunlu mali sorumluluk sigortacısı davalı sigorta şirketi, işletenin ve dolayısıyla sürücünün üçüncü kişilere verdiği zararları teminat altına aldığına ve destekten yoksun kalan davacılar da zarar gören üçüncü kişi konumunda bulunduğuna göre, davalı sigorta şirketi zararın tamamından sorumlu olacağından, davacılar davalı sigorta şirketinden destekten yoksun kalma tazminatı isteyebileceklerdir.”

Bu karara göre ölen işletenin ölümüne neden olan olayda kusurunun bulunması durumunda ölenin kusuru desteğinden yoksun kalanların alacakları tazminat miktarına yansıtılamayacaktır. Çünkü kusurlu eylemi gerçekleştiren tazminat alacaklıları olmadığı gibi, tazminat alacaklıları tazminat almaya ölenin mirasçısı sıfatıyla değil ölenin desteğinden yoksun kalmış olmaları sıfatıyla hak kazanmaktadırlar.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun ikinci kararında ise ölen kişi işleten sıfatını taşımamakta ve ölenin yakınları işletene karşı da destekten yoksun kalma tazminatı talep etmektedirler. Yargıtay bu kararında ise işletenin 6098 sayılı TBK m. 52’deki (Eski BK m. 44’de ki) zarar görenin, zararı doğuran fiile razı olması veya zararın doğmasında ya da artmasında etkili olması ya da tazminat yükümlüsünün durumunu ağırlaştırmış olması” durumlarından birini ispatlamasından yola çıkarak tazminat miktarından indirim yapılabileceğini dolayısıyla da ölenin kusurunun tazminat miktarına yansıtılabileceğine hükmetmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/17-1315 Esas; 2017/1239; Karar; 01.11.2017 Tarih sayılı kararında bu durumu aşağıdaki gibi tespit etmiştir.

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun (KTK) 85. maddesi, işleten ve araç işleticisinin bağlı bulunduğu teşebbüs sahibinin hukuki sorumluluğunu düzenlemiştir. Motorlu araçların işletilme tehlikesine karşı zarar gören üçüncü şahısları korumak amacıyla getirilmiş bulunan bu düzenleme ile öngörülen sorumluluğunun bir kusur sorumluluğu olmayıp, sebep sorumluluğu olduğu ve araç işletenin sorumluluğunun, sebep sorumluluğunun ikinci türü olan tehlike sorumluluğu olduğu hususu bilimsel ve yargısal içtihatlarla kabul edilmektedir (Eren, F.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 14. b, s.670; Kılıçoğlu,A.: Borçlar Hukuku Genişletilmiş 17. B, Ankara 2013, s.366 vd).

Anılan maddede değinildiği üzere, işletenin nelerden sorumlu olduğu öngörülmüş, 86. maddede ise, işleten veya araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibi, kendisinin veya eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilerin kusuru bulunmaksızın ve araçtaki bir bozukluk kazayı etkilemiş olmaksızın, kazanın bir mücbir sebepten veya zarar görenin veya bir üçüncü kişinin ağır kusurundan ileri geldiğini ispat ederse sorumluluktan kurtulur hükmü ile işletenin sorumluluktan kurtulma halleri düzenlenmiştir.

BK.’nun 44. maddesi hükmüne göre ise zarar gören taraf, zararın doğmasına veya zararın artmasına sebep olmuş ise hâkim zarar ve ziyan miktarını indirebileceği veya zarar ve ziyan konusunda hüküm kurmaktan sarfınazar edebilecektir.

Yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler ışığında bir motorlu aracın işletilmesinin bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına neden olması halinde araç işleteninin bu zarardan sorumlu olacağı düzenlendiğine göre, ilke olarak sürücünün (desteğin) ölümünden işletenin sorumlu olduğu, dolayısıyla davacıların işletenden talepte bulunma haklarının bulunduğu kabul edilmelidir. Yansıma yoluyla zarar görmüş olan destek tazminatı isteyenlerin, kendisine destek sağlayan kişinin sahip olduğu haktan fazlasına sahip olmaları mümkün değildir. Nitekim BK’nun 44/I. maddesi, hiç kimse kendi kusurundan yararlanamaz ilkesine dayanmaktadır. Zararın artmasına veya doğmasına sebep olan kişi sonuçlarına da kendisi katlanmalıdır. Diğer bir deyişle, nasıl ki desteğin ölümü sebebiyle meydana gelen zararın yansıma yoluyla destek görenleri etkilediği kabul ediliyorsa, desteğin kusurlu davranışlarının da aynı şekilde destek görenlere yansıyacağının kabul edilmesi gerekir. Zira zarara uğramamak için gerekli özeni göstermeyen veya hatta zararın meydana gelmesini isteyen kimse, bu hareket tarzının sonuçlarına katlanmalı ve bu davranışının zararın meydana gelmesinde oynadığı role, etkisine ve derecesine göre zararı kısmen veya tamamen üzerine almalıdır. Çünkü kendi kusuruyla sebebiyet verdiği ya da artmasına neden olduğu zararın ödettirilmesini istemek Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde düzenlenen doğruluk ve dürüstlük kurallarına aykırı olacaktır.

O halde somut olayda objektif iyi niyet kurallarına (TMK m.2) göre davacıların murisinin %70 kusuruyla meydana gelen kaza sonucu ölümü nedeni ile davacıların talep ettikleri destekten yoksunluk tazminatından işletenin sorumlu olmadığı kabul edilmelidir.”

Her iki karar birbiriyle çelişkili gözükse de aslında birbiriyle ayrık iki durumu yansıtmaktadır. İlk kararda ölen aynı zamanda aracın işleteni olup davayı açanlarda ölenin desteğinden yoksun kalanlar olarak davayı sigorta şirketine yöneltmişlerdir. Dolayısıyla sigorta şirketi için gerek 2918 sayılı yasa gerekse 6098 sayılı TBK açısından kurtuluş kanıtı getirme hakkı bulunmamaktadır.

İkinci kararda ise ölen işleten sıfatı taşımamaktadır. Destekten yoksun kalma tazminatı davası da işletene karşı açılmıştır. Meydana gelen ölüm olayında ölenin ağır kusuru bulunmaktadır. Her ne kadar davacılar yönünden tazminat hakkı destekten yoksun kalanın şahsında doğrudan doğruya oluşan, asli ve bağımsız bir hak olsa da davalı işleten yönünden de zarar görenin, zararı doğuran fiile razı olması veya zararın doğmasında ya da artmasında etkili olması ya da tazminat yükümlüsünün durumunu ağırlaştırmış olması” durumları kendisi için kurtuluş kanıtı niteliğinde olup bu durumun tazminat miktarına yansıtılabileceği 6098 sayılı TBK’nun 52’inci maddesinde düzenlenmiştir.

Konuya ilişkin Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararlarının tam metni aşağıdadır.

VI. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARLARI:

T.C.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu
ESAS NO : 2012/17-1491
KARAR NO : 2013/74
TARİH : 16.01.2013
ÖZET: Sigorta şirketine karşı açılan destekten yoksun kalma tazminatında ölenin kusurunun tazminat miktarına yansıtılamayacağı hakkında karar

Taraflar arasındaki “Destekten yoksun kalma tazminatı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kadıköy 3.Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen davanın kabulüne dair 23.06.2009 gün ve 2007/654 E., 2009/406 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin 14.02.2011 gün ve 2010/11070 E., 2011/1146 K. sayılı ilamıyla;

(…Davacılar vekili, davalının zorunlu mali sorumluluk sigortacısı olduğu aracın neden olduğu tek taraflı kazada, müvekkillerinin destekleri olan araç sürücüsü İlhan Tekir ile işleteni Burhan Tekir ve araçta yolcu olarak bulunan Öznur Tekir’in öldüğünü belirterek, davacı Enes Tekir için ıslâh ile arttırılmış toplam 17.878.00 TL, davacı Murat Tekir için 45.255.00 TL ve davacı Sündüz Tekir için ise 31.203.00 TL’nin, kaza tarihinden itibaren işleyecek reeskont faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili, kazada ölen sürücü ve işleten için tazminat istenemeyeceğini, yolcu olarak bulunan Öznur Tekir için de oğlu Enes Tekir’e 12.758.00 TL destekten yoksun kalma tazminatı ödendiğini bildirerek, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, toplanan delillere ve bilirkişi raporuna göre, davacıların zarar gören üçüncü kişiler olarak tazminat isteyebilecekleri gerekçesiyle, davanın kabulüne, davacı Enes Tekir için annesi Öznur yönünden 5.113.00 TL, babası İlhan yönünden 12.765.00 TL olmak üzere toplam 17.878.00 TL’nın, davacı Murat için oğlu Burhan yönünden 24.368.00 TL, oğlu İlhan yönünden 20.886.00 TL olmak üzere toplam 45.254.00 TL’nın, davacı Sündüz Tekir için oğlu Burhan yönünden 16.801.00 TL, oğlu İlhan yönünden 14.401.00 TL olmak üzere toplam 31.202.00 TL’nın, 13.11.2006 temerrüt tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiş; hüküm, davalı vekilince temyiz edilmiştir.

Dava, destekten yoksun kalma tazminatı istemine ilişkindir.

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 91/1. maddesinde, “işletenlerin, bu kanunun 85/1 maddesine göre olan sorumluluklarının karşılanmasını sağlamak üzere mali sorumluluk sigortası yaptırmaları zorunludur”. Aynı Yasa’nın 85/1 maddesinde, “bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yararlanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, araç işletenin bu zarardan sorumlu olacağı”, 85/son maddesinde ise, “ işleten ve araç işleticisi teşebbüsün sahibi, aracın sürücüsünün veya aracın kullanılmasına katılan yardımcı kişilerin kusurundan kendi kusuru gibi sorumludur.” hükümlerine yer verilmiştir. Karayolları Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları’nın A-1.maddesinde de, “sigortacı, bu poliçede tanımlanan motorlu aracın işletilmesi sırasında bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına veya bir şeyin zarara uğramasına sebebiyet vermesinden dolayı 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’na göre işletene düşen hukuki sorumluluğu, zorunlu sigorta limitlerine kadar temin eder” şeklinde ifade edilmiştir.

Yukarda açıklanan madde hükümlerinden, Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası; motorlu bir aracın karayolunda işletilmesi sırasında, bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına veya bir şeyin zarara uğramasına neden olması halinde, o aracı işletenin zarara uğrayan 3. kişilere karşı olan sorumluluğunu belli limitler dahilinde karşılamayı amaçlayan ve yasaca yapılması zorunlu kılınan bir zarar sigortası türü olduğu anlaşılmaktadır.

Diğer yandan; aynı Kanun’un 92. maddesinde, Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortasının kapsamı dışında kalan hususlar sıralanmış olup, 92/a maddesinde, “işletenin; eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilere karşı yöneltebileceği talepler” 92/b maddesinde ise, "işletenin, eşinin, usul ve füruunun, kendisini evlat edinme ilişkisi ile bağlı olanların ve birlikte yaşadığı kardeşlerinin mallarına gelen zararlar nedeniyle ileri sürülebilecekleri taleplerin" Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası kapsamı dışında kaldığı belirtilmiştir. Keza, bu maddeye paralel olarak Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortasının Genel Şartları’nın A-3 maddesinde de, ZMSS kapsamı dışında kalan hususlar açıklamıştır.

Bu yasal düzenlemelere göre, destek zararı; ölenin değil üçüncü kişilerin üzerinde doğan dolaylı ve yansıma yolu ile meydana gelen zarardır. İşletenin yakınlarının uğradıkları destek zararlarının trafik sigortacısının sorumluluğu kapsamı dışında kaldığı açıkça Karayolları Trafik Kanunu’nda düzenlenmediği gibi, Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartlarında da, bu yolda bir sınırlamaya yer verilmemiştir.

Hal böyle olunca; işletenin ve sürücünün ölümü nedeniyle onun desteğinden mahrum kalanların, trafik sigortacısından destek tazminatı talebinde bulunabilecekleri ilke olarak benimsenmelidir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, işletenin ve sürücünün kendi kusurundan yararlanmaması gerektiğidir. Yansıma yolu ile zarar görmüş olan destek tazminatı isteyenlerin, kendilerine destek sağlayan kişinin sahip olduğu haktan fazlasına sahip olabilmeleri hukuken mümkün bulunmamaktadır.

Bu durumda, destek tazminatı talebinde bulunulması halinde, davalı zarar sorumlusunun ölenin de birlikte kusuru olduğunu ileri sürerek BK.’nun 44/1 maddesi gereğince tazminatın kusur oranında indirilmesini talep etmesi mümkündür. Zira, destekten yoksun kalma zararının giderilmesi isteminde bulunulması halinde birlikte kusurun varlığı esas itibariyle istemde bulunanın değil, ölenin davranışına göre belirlenir. Dairenin son uygulamaları da bu yöndedir.

Dava konusu olayda; davacıların desteği olan işleten Burhan ile sürücü İlhan tek taraflı kaza sonucu vefat etmiş, sürücünün tam kusurlu olduğu belirlenmiştir. O halde, yukarda açıklanan ilkeler ışığında; işleten ve sürücünün, dolayısıyla destek tazminatında bulunanların kendi kusurlarından yararlanmaları mümkün olamayacağından, davacıların talep ettikleri destekten yoksun kalma tazminatını üstlenmiş olan Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortacısının, davacılar Sündüz ve Murat için İlhan ve Burhan yönünden sorumluluğuna karar verilemez.

Ölen Öznur Tekir, sürücü İlhan’ın eşi olup, davacı Enes de çocuklarıdır. Yukarıdaki açıklamalar ışığında, davacı Enes sadece annesi Öznur’dan dolayı destekten yoksun kalma tazminatı isteyebilir, babası İlhan’dan dolayı isteyemez.

O halde mahkemece, davacı Enes lehine verilen 5.113.00 TL tazminat talebinin kabulüne, diğer davacıların tazminat taleplerinin reddine karar vermek gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir...)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN : Davalı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, destekten yoksun kalma tazminatı istemine ilişkindir.

Davacılardan Murat ve Sündüz, oğlu işleten Burhan ile davacı Enes'in babası sürücü İlhan'ın ve annesi Öznur'un bulunduğu aracın , sürücünün tam kusuru ile meydana gelen tek taraflı trafik kazası sonucu ölümleri nedeniyle desteğinden yoksun kaldıkları iddiasıyla, zorunlu mali sorumluluk sigortacısı davalı şirketten tazminat isteminde bulunmuşlardır.

Davalı sigorta şirketi, zararın sigorta teminatı dışında kaldığını savunmuştur.

Yerel mahkemece, davacıların zarar gören üçüncü kişi konumunda oldukları, ölüm olayı sonucunda davacılarda meydana gelen bedensel zararların zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamında olduğu gerekçesiyle, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Davalı vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yazılı gerekçeyle ve özellikle, davacılar üzerinde doğan zararın, dolaylı ve yansıma yolu ile meydana gelen zarar olduğu; yansıma yoluyla zarar görmüş olan destek tazminatı isteyenlerin, kendisine destek sağlayan kişinin sahip olduğu haktan fazlasına sahip olmalarının mümkün olmadığı, BK.nun 44/I. maddesine göre hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı, davalı sigortacıdan talepte bulunulamayacağı gerekçesiyle, bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Direnme kararını, davalı vekili temyize getirmiştir.

Bozma ve direnme kararlarının kapsamı itibariyle; davalı şirketin zorunlu mali sorumluluk sigortacısı olduğu araçta, davacıların desteği olan sürücü İlhan'ın tam kusuru ile sebebiyet verdiği ve kendisi, eşi ve işleten kardeşi Burhan'ın ölümü sonucunu doğuran trafik kazası nedeniyle; davacıların, oğulları ve babası olan sürücü İlhan ve işleten Burhan'dan dolayı açılan eldeki tazminat davasının, ölenin mirasçıları tarafından destekten yoksun kalmaya dayalı olarak açıldığı, davacıların üçüncü kişi konumunda oldukları, işletenin ve sürücünün yakınlarının uğradıkları destek zararlarının trafik sigortacısının sorumluluğu kapsamı dışında kaldığına ilişkin Kanunda açık bir düzenleme bulunmadığı, yerel mahkeme ile özel daire arasında uyuşmazlık konusu değildir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacıların desteği olan sürücü İlhan'ın tam kusuru ile sebebiyet verdiği ve kendisi, eşi ve işleten kardeşi Burhan'ın ölümü sonucunu doğuran trafik kazası nedeniyle; davacıların oğulları ve babası olan sürücü İlhan ve işleten Burhan'dan dolayı aracın zorunlu mali sorumluluk sigortacısı bulunan davalı şirketten destek tazminatı isteyip isteyemeyecekleri noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle uyuşmazlığa ilişkin hukuki kavram ve kurumlar ile ilgili mevzuatın irdelenmesinde yarar vardır:

İşleten ve araç işleticisinin bağlı bulunduğu teşebbüs sahibinin hukuki sorumluluğu, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu (KTK)’nun 85. maddesinde düzenlenmiştir.

Anılan maddede:

“Bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, motorlu aracın bir teşebbüsün unvanı veya işletme adı altında veya bu teşebbüs tarafından kesilen biletle işletilmesi halinde, motorlu aracın işleteni ve bağlı olduğu teşebbüsün sahibi, doğan zarardan müştereken ve müteselsilen sorumlu olurlar.

Motorlu araç ölüme veya yaralanmaya sebebiyet vermiş ise, kazaya karışan aracın başkalarına devir ve temliki veya üzerinde bir hak tesisini önlemek amacıyla olaya el koyan Cumhuriyet Savcılıklarınca, aracın tescilli olduğu tescil kuruluşuna trafik kaydı üzerine şerh düşülmesi için talimat verilir. Kaza anı ile Cumhuriyet Savcılığınca trafik kaydı üzerine şerh düşülmesi arasında geçen süreler içinde kötü niyetle yapılan araç tescilleri hükümsüz sayılır. Şerhin konulduğu tarihten itibaren bir ay içerisinde, şerhin kaldırıldığına veya devamına ilişkin mahkeme kararı ibraz edilmediği takdirde bu şerh hükümsüz sayılır.

İşletilme halinde olmayan bir motorlu aracın sebep olduğu trafik kazasından dolayı işletenin sorumlu tutulabilmesi için, zarar görenin, kazanın oluşumunda işleten veya eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilere ilişkin bir kusurun varlığını veya araçtaki bozukluğun kazaya sebep olduğunu ispat etmesi gerekir.

İşleten ve araç işleticisi teşebbüs sahibi, hakimin takdirine göre kendi aracının katıldığı bir kazadan sonra yapılan yardım çalışmalarından dolayı yardım edenin maruz kaldığı zarardan da sorumlu tutulabilir. Ancak, bu durumda işletici teşebbüs sahibinin sorumlu kılınabilmesi için kazadan kendisinin sorumlu olması veya yardımın doğrudan doğruya kendisine veya araçta bulunanlara yahut kazaya taraf olan üçüncü kişilere yapılması gerekir.

İşleten ve araç işleticisi teşebbüsün sahibi, aracın sürücüsünün veya aracın kullanılmasına katılan yardımcı kişilerin kusurundan kendi kusuru gibi sorumludur.”

hükmü yer almaktadır.

Özellikle endüstri devrimiyle birlikte ortaya çıkan teknik buluşlar ve makineleşme zarar tehlikesini arttırmış ve artan bu zarar tehlikesini önlemek için kusura dayanan sorumluluğun her zaman yeterli olmayacağı öngörülerek tehlikeli faaliyette bulunanların sebep oldukları zararları gidermesi kabul edilmiştir (Fikret Eren, a.g.e, s. 449 vd.).

Motorlu araçların işletilme tehlikesine karşı, zarar gören üçüncü şahısları, korumak amacıyla getirilmiş olan bu düzenleme ile öngörülen sorumluluğunun bir kusur sorumluluğu olmayıp, sebep sorumluluğu olduğu; böylece araç işletenin sorumluluğunun sebep sorumluluğunun ikinci türü olan tehlike sorumluluğuna ilişkin bulunduğu, öğretide ve yargısal içtihatlarla kabul edilmektedir (Fikret Eren, Borçlar Hukuku, 9. Bası, s. 631 vd.; Ahmet Kılıçoğlu, Borçlar Hukuku, Genişletilmiş 10. Baskı, s. 264 vd).

2918 sayılı Kanunun 86. maddesinde, bu Kanunun 85.maddesinde düzenlenen sorumluluktan kurtulma ve sorumluluğu azaltma koşullarına yer verilmiştir.

Bu düzenlemelere göre, araç işleteni veya araç işleteninin bağlı bulunduğu teşebbüs sahibi, kendisinin veya eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilerin kusuru bulunmaksızın ve araçtaki bozukluk kazayı etkilemiş olmaksızın kazanın bir mücbir sebepten veya zarar görenin veya üçüncü kişinin ağır kusurundan ileri geldiğini ispat ederse sorumluluktan kurtulabilecek; sorumluluktan kurtulamayan işleten veya araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibi ise kazanın oluşunda zarar görenin kusurunun bulunduğunu ispat ederse, hakim, durum ve şartlara göre tazminat miktarını indirebilecektir.

Burada kanun koyucu zarar görenin kusuru nispetinde indirim yapılabileceğini öngörmüş ve indirimi zorunlu tutmayarak hakimin taktirine bırakmıştır. Uygulama ve öğretide de bu husus kabul edilmektedir (S. Ünan, “Ergün A. Çetingil ve Rayegan Kender’e 50. Birlikte Çalışma Yılı Armağanı 2007”, s. 1180).

Kanun koyucu, açıklanan düzenlemeler yanında 2918 sayılı KTK’nun 91. maddesiyle de; işletenin aynı Kanunun 85. maddesinin birinci fıkrasına göre olan sorumluluklarının karşılanmasını sağlamak üzere mali sorumluluk sigortası (Karayolları Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası) yaptırma zorunluluğunu getirmiştir.

Hemen belirtmelidir ki, işletenin sorumluluğu hukuki nitelikçe tehlike sorumluluğuna ilişkin bulunmakla birlikte, işletenin hukuki sorumluluğunu üstlenen zorunlu sigortacının 91.maddede düzenlenen sorumluluğunun ise, sözleşmeye dayalı bir sorumluluk olduğu tartışmasızdır.

Karayolları Trafik Kanunu'nda zorunlu trafik sigortasına ilişkin olarak, sorumluluğun kapsamı yanında, bu kapsam dışında kalan haller de açıkça düzenlenmiştir.

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun “Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Dışında Kalan Hususlar” başlıklı 92. maddesinde:

“Aşağıdaki hususlar, zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamı dışındadırlar.

a) İşletenin; bu Kanun uyarınca eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilere karşı yöneltebileceği talepler,

b) İşletenin; eşinin, usul ve füruunun, kendisine evlat edinme ilişkisi ile bağlı olanların ve birlikte yaşadığı kardeşlerinin mallarına gelen zararlar nedeniyle ileri sürebilecekleri talepler,

c) İşletenin; bu Kanun uyarınca sorumlu tutulmadığı şeye gelen zararlara ilişkin talepler,

d) Bu Kanunun 105 inci maddesinin üçüncü fıkrasına göre zorunlu mali sorumluluk sigortasının teminatı altında yapılacak motorlu araç yarışlarındaki veya yarış denemelerindeki kazalardan doğan talepler,

e) Motorlu araçta taşınan eşyanın uğrayacağı zararlar,

f) Manevi tazminata ilişkin talepler.”

hükmü ile, zorunlu trafik sigortacısının hangi zararlardan sorumlu olmadığı düzenleme altına alınmış; burada örnekseme yoluna gidilmeyip; tek tek ve tahdidi olarak sorumlu olunmayan haller sıralanmıştır.

Bu noktada üzerinde durulması gereken hususlardan ilki, 2918 sayılı KTK’nun 92/b maddesinde yer alan “İşletenin; eşinin, usul ve füruunun, kendisine evlat edinme ilişkisi ile bağlı olanların ve birlikte yaşadığı kardeşlerinin mallarına gelen zararlar nedeniyle ileri sürebilecekleri taleplerin zorunlu mali sorumluluk sigortası (ZMSS) kapsamı dışında olduğuna” ilişkin hükümdür.

Bu hükümle kanun koyucu; tehlike sorumlusu olan işletenin ve dolayısiyle eylemlerinden sorumlu olduğu sürücünün eşinin, usul ve füruunun, kendisine evlat edinme ilişkisi ile bağlı olanların ve birlikte yaşadığı kardeşlerinin mallarına gelen zararları ZMSS kapsamı dışına çıkarmıştır.

Şu haliyle, anılan kişilerin mallarına gelen zararlar dışında kalan ölüm ve yaralanmaya ilişkin cismani zararlar ise, sigortacının sorumluluğu kapsamında bırakılmış; böylece tehlike sorumlusunun yakınlarının dahi belirtilen anlamda sigorta kapsamında olduğu benimsenmiştir.

Durum bu olunca, gerek işletenin gerekse eylemlerinden sorumlu olduğu araç sürücüsünün; eşinin, usul ve füruunun, kendisine evlat edinme ilişkisi ile bağlı olanların ve birlikte yaşadığı kardeşlerinin ölüm veya yaralanmaları halinde bundan kaynaklanan zararlarının zorunlu sigorta kapsamında olduğu kabul edilmelidir.

Nitekim, Hukuk Genel Kurulu’nun 15.06.2011 gün ve 2011/17-142 E, 2011/411 K sayılı ilamı ile 22.02.2011 Tarih,2011/17-787 Esas,2012/92 Karar sayılı ilamlarında; mali sorumluluk sigortası ile sigortalı araç sürücüsünün ve işletenin mirasçılarının açtığı destekten yoksun kalma tazminatı davasında da, Kanunun kapsam dışılığı düzenleyen 92. maddesinde, işletenin ve araç şoförünün desteğinden yoksun kalanların isteyebileceği tazminatların kapsam dışı olduğuna dair bir düzenlemeye yer verilmediği ve sürücünün desteğinden yoksun kalanların üçüncü kişi olduğu kabul edilerek zorunlu mali sorumluluk sigortacısından tazminat talep edebilecekleri benimsenmiştir.

Öte yandan, 2918 sayılı Kanunun 92/a maddesinde yer alan “İşletenin; bu Kanun uyarınca eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilere karşı yöneltebileceği taleplerin zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamı dışında olduğuna” ilişkin hükmü üzerinde de durulmalıdır.

Vurgulamakta yarar vardır ki, bu hüküm işletenin eyleminden sorumlu olduğu kişilere yönelik kendi zararına dayalı talepleri noktasında önem arz etmektedir. Salt sigorta şirketinin dava edildiği ve üçüncü kişinin zararının söz konusu olduğu durumlarda bu hükmün uygulama alanı bulamayacağı açıktır.

Eldeki davada, işletenin kendisine ait araçta yolcu olarak bulunduğu sırada sürücünün tam kusuruyla ölümü sonucu onun desteğinden yoksun kalınması davanın sebebini teşkil etmekte; işletenin yakınları davalı sigortacıdan zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamında destekten yoksun kalma tazminatı istemektedir.

Hemen burada destekten yoksun kalma tazminatının hukuki niteliği üzerinde de durulmalıdır:

Destekten yoksun kalma tazminatı, 818 sayılı Borçlar Kanununun 45/II maddesinde düzenlenmiş olup; "Ölüm neticesi olarak diğer kimseler müteveffanın yardımından mahrum kaldıkları takdirde onların bu zararını da tazmin etmek lazım gelir." şeklinde hükme bağlanmıştır.

Görülmektedir ki, destekten yoksun kalma tazminatının konusu, desteğin yitirilmesi nedeniyle yoksun kalınan zarardır. Buradaki amaç, destekten yoksun kalanların desteğin ölümünden önceki yaşamlarındaki sosyal ve ekonomik durumlarının korunmasıdır. Olaydan sonraki dönemde de, destek olmasa bile, onun zamanındaki gibi aynı şekilde yaşayabilmesi için muhtaç olduğu paranın ödettirilmesidir.

Haksız bir eylem sonucu desteğini yitiren kimse BK'nun 45/II. maddesine dayanarak uğradığı zararın ödetilmesini isteyebilir. Ancak, destekten yoksun kalma tazminatına hükmedilmesi için öncelikle, ölen ile destekten yoksun kalan arasında maddi yönden düzenli ve eylemli bir yardımın varlığı gerekir.

818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 45.maddesinde sözü geçen destek kavramı hukuksal bir ilişkiyi değil, eylemli bir durumu hedef tutar ve ne hısımlığa ne de yasanın nafaka hakkındaki hükümlerine dayanır; sadece eylemli ve düzenli olarak geçimini kısmen veya tamamen sağlayacak şekilde yardım eden ve olayların olağan akışına göre eğer ölüm vuku bulmasaydı, az çok yakın bir gelecekte de bu yardımı sağlayacak olan kimse destek sayılır.

O halde destek sayılabilmek için yardımın eylemli olması ve ölümden sonra da düzenli bir biçimde devam edeceğinin anlaşılması yeterli görülür.

Bununla birlikte destekten yoksun kalan kimse devamlı ve gerçek bir ihtiyaç içerisinde bulunmalıdır. Genel olarak bakım ihtiyacı, sosyal düzeye uygun olan yaşamın devamını sağlamak için gerekli olanaklardan yoksun kalmayı anlatır. Eğer ölenin eylemli olarak baktığı davacı, ölüm yüzünden bu bakımın sağladığı yaşama düzeyinin altına düşmüş olursa, ihtiyaç içerisinde bulunma koşulu gerçekleşmiş sayılır. Burada önemli olan, destekten yoksun kalan kimsenin ve ailesinin temsil ettiği sosyal ve ekonomik düzeye göre normal karşılanan giderlerdir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 21.04.1982 gün, 979/4-1528 E., 1982/412 K. sayılı kararı).

Diğer taraftan, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu'nun 06.03.1978 tarih ve 1/3 sayılı kararının gerekçesinde de:

"Destekten yoksun kalma tazminatının eylemin karşılığı olan bir ceza olmayıp, ölüm sonucu ölenin yardımından yoksun kalan kimsenin muhtaç duruma düşmesini önlemek ve yaşamının, desteğin ölümünden önceki düzeyde tutulması amacına yönelik sosyal karakterde kendine özgü bir tazminat olduğu”

hususu vurgulanmış; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 30.11.2005 gün ve 2005/4-648 E.-2005/691 K. sayılı ilamında da aynı esaslar benimsenmiştir.

Borçlar Kanunu’nun 45/III maddesine göre destekten yoksun kalma tazminatı, desteğin mirasçısı olarak geride bıraktığı kişilere değil, desteğinden yoksun kalanlarına aittir. Destekten yoksun kalma tazminatı isteyebilecek kişiler, mirasçılardan başka kişiler de olabileceği hususunda da herhangi bir ihtilaf yoktur. Murisin trafik kazasından kaynaklanan bir sorumluluğu söz konusu olduğunda ve koşulları oluştuğunda mirasçıları bundan sorumlu olduğu halde, aynı olay nedeniyle destekten yoksun kalan ve fakat mirasçı olmayan kişiler bundan sorumlu değildir (HGK’nun 15.06.2011 gün ve 2011/17-142 E. -411 K. sayılı ilamı).

Bunun yanı sıra davacıların açıklanan sıfatı ve hukuki konumları karşısında, davacılar üzerinde doğan zararın niteliği de belirlenmelidir:

Davacıların destekten yoksun kalma tazminatı talebine dayanak olarak gösterdikleri zarar; işletenin ve sürücünün ölümü sonucunda meydana gelmekle birlikte işleten ve sürücü üzerinde doğan bir zarardan ayrı ve salt onun desteğinden yoksun kalınması olgusuna dayalı, mirasçılık sıfatıyla bağlı olmaksızın uğranılabilen bir zarardır. Böyle bir zararın işletenin ve dolayısıyla sürücünün kendisinin sahip olacağı hakla bir ilişkisi olmadığı gibi, doğrudan işletenin ve sürücünün zararıyla bağlı ve onunla sınırlı bir zarar da değildir. İşletenin ve sürücünün ölümü, zararı doğuran olay olmakla birlikte, zarar doğrudan üçüncü kişi durumundaki destekten yoksun kalanlar üzerinde oluşmuştur. Buradaki zarar, mirasçıların salt bu sıfatla devraldıkları murislerinin uğradığı ve ondan intikal eden bir zarar da değildir.

Hal böyle olunca; aracı kullanan şoförün tam kusuruyla meydana gelen kazada, aynı zamanda onun eyleminden sorumluluğu nedeniyle kendisi de tam kusurlu kabul edilen işletenin ölümü nedeniyle talep edilen destek zararının, ölenin değil, üçüncü kişi durumundaki destek tazminatı isteklilerinin zararı olduğu kabul edilmelidir.

Burada üzerinde durulması gereken diğer bir husus da; kazanın meydana gelmesinde tam kusurlu olan araç şoförünün ve şoförün eylemlerinden sorumlu tutulan ve bu nedenle tam kusurlu olduğu kabul edilen işletenin bu kusurunun, zorunlu trafik sigortacısı aleyhine açılan davanın davacıları olan, üçüncü kişi durumundaki destekten yoksun kalanlara karşı ileri sürülüp sürülemeyeceğidir.

Bilindiği üzere, kural olarak zarar gören, sürücünün trafik kazasının oluşmasında kusurlu bulunması durumunda 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 41.maddesine göre sürücüye, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 85/1 maddesi hükmünce de motorlu araç işletenine karşı dava açabilecektir. Sürücü ile araç işletenin sorumluluğu BK md 51 anlamında dayanışmalıdır.

Kural bu olmakla birlikte, dava açanların sıfatı, davanın hukuksal niteliği ve dayanağı, kusur durumunun davaya etkisinin belirlenmesinde etkilidir.

Eldeki davada da talep destekten yoksun kalma tazminatı olduğuna göre, bu tazminatın yukarıda açıklanan özellikleri gözetilerek işletenin ve sürücünün kusurunun davacıların haklarına ve dolayısıyla da taleplerine etkili olup olmayacağı da davanın bu niteliği gözetilerek çözüme kavuşturulmalıdır.

Destekten yoksun kalma tazminatına dayanak teşkil eden hak, salt miras yoluyla geçen bir hak olsa idi doğrudan işleten üzerinde doğup ondan mirasçılarına intikal edeceğinden, bu yöndeki savunmalar ölenin desteğinden yoksun kalanlara karşı ileri sürülebilecekti. Oysa yukarıda da açıklandığı üzere, destekten yoksun kalma tazminatına konu davacıların zararı, desteklerinin ölümü nedeniyle destekten yoksun kalan sıfatıyla doğrudan kendileri üzerinde doğan zarardır. Bu zarardan doğan hak desteğe ait olmadığına göre, onun kusurunun bu hakka etkili olması da düşünülemez.

Şu hale göre; işletenin ve şoförün, ister kendi kusuru ister bir başkasının kusuru ile olsun salt ölmüş olması, destekten yoksun kalanlar üzerinde doğrudan zarar doğurup; bu zarar gerek Kanun gerek poliçe kapsamıyla teminat dışı bırakılmamış olmakla, davacıların hakkına, desteklerinin kusurunun olması etkili bir unsur olarak kabul edilemeyeceğinden, destekten yoksunluk zararından kaynaklanan hakkın sigortacıdan talep edilmesi olanaklıdır.

Eldeki davada da; davacıların destekleri olan işleten ve sürücü Burhan ve İlhan, sürücü İlhan'ın tam kusuru sonucu meydana gelen trafik kazası sonucu vefat etmiş; davacılar, destekten yoksun kalan sıfatıyla, zorunlu mali sorumluluk sigortacısını hasım göstererek, destekten yoksun kalmaya dayalı tazminat isteminde bulunmuşlardır.

Davacıların üçüncü kişi konumunda oldukları hem mahkeme, hem de özel dairenin kabulünde olduğu gibi, işletenin yakınlarının uğradıkları destek zararlarının trafik sigortacısının sorumluluğu kapsamı dışında kaldığına ilişkin Kanunda ve buna bağlı olarak poliçede açık bir düzenleme bulunmadığı da, uyuşmazlık konusu değildir.

Davacıların uğradıkları zarara bağlı olarak talep ettikleri hak, salt miras yoluyla geçen bir hak olmayıp, bilimsel ve yargısal içtihatlarda kabul edildiği üzere destekten yoksun kalanın şahsında doğrudan doğruya oluşan, asli ve bağımsız bir haktır.

Sonuç itibariyle:

Davacıların ölenin salt mirasçısı sıfatıyla değil, destekten yoksun kalan üçüncü kişi sıfatıyla dava açtıkları, ölüm nedeniyle doğrudan davacılar üzerinde doğan destekten yoksunluk zararının oluşumundaki kusurun davacılara yansıtılamayacağı; dolayısıyla tam kusurlu araç şoförünün ve onun eylemlerinden sorumlu olan işletenin kusurunun, işletenin ve sürücünün desteğinden yoksun kalan davacıları etkilemeyeceği; 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu ve Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları’na göre, aracın zorunlu mali sorumluluk sigortacısı davalı sigorta şirketi, işletenin ve dolayısıyla sürücünün üçüncü kişilere verdiği zararları teminat altına aldığına ve destekten yoksun kalan davacılar da zarar gören üçüncü kişi konumunda bulunduğuna göre, davalı sigorta şirketi zararın tamamından sorumlu olacağından, davacılar davalı sigorta şirketinden destekten yoksun kalma tazminatı isteyebileceklerdir.

O halde, Yerel Mahkemece bu hususa ilişkin olarak direnilmesi uygundur.

Ne var ki, Özel Dairece tazminat miktarına yönelik diğer temyiz itirazları incelenmemiştir.

S O N U Ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, direnme uygun olup; davalı vekilinin tazminat miktarına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 17. HUKUK DAİRESİ’NE GÖNDERİLMESİNE, 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı HUMK'un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 16.01.2013 gününde oy çokluğu ile karar verildi.

T.C.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu
ESAS NO : 2017/17-1315
KARAR NO : 2017/1239
TARİH : 01.11.2017
ÖZET: İşletene karşı açılan destekten yoksun kalma tazminatında ölenin kusurunun tazminat miktarına yansıtılması gerektiğine ilişkin karar.

Taraflar arasındaki “destekten yoksun kalma tazminatı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 04.03.2013 gün ve 2011/333 E.-2013/165 K. sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 16.04.2014 gün ve 2013/9747 E.-2014/13604 K. sayılı kararı ile;

“…Davacılar vekili, davalı kurumda askeri personel olarak görevli olan davacıların murisi Levent görevi nedeniyle davalının işleteni olduğu aracı sevki sırasında meydana gelen kazada vefat ettiğini belirterek destekten yoksun kalma neden ile anne ve babası için ayrı ayrı 1.000,00.-TL olmak üzere toplam 2.000,00.-TL maddi ve yine anne ve baba için ayrı ayrı 20.000,00.-TL, kardeşi Demet için 10.000,00.-TL olmak üzere toplam 50.000,00.-TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile tahsilini talep etmiştir.

Davalı İçişleri Bakanlığı vekili, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, iddia, savunma, toplanan kanıtlara ve benimsenen bilirkişi raporuna göre; davanın hizmet kusuruna dayalı olarak açılmadığı, olayda davacılar desteği Levent'in %70 oranında kusurlu olduğu, bu durumda destek Levent'in tamamen kendi kusuru ile diğer araç sürücüsünün ortak kusuru sonucu kazaya neden oldukları, olayın meydana gelmesinde davalı idarenin her hangi bir hizmet kusurunun bulunmadığı, davalı idarenin işleten sıfatı ile de her hangi bir sorumluluğunun bulunmadığı, desteğin ağır kusuru sonucu meydana gelen kaza nedeni ile işletenin sorumluluğu yönünden illiyet bağının kesildiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava davacılar murisinin ölümü nedeni ile Borçlar Kanunu'nun 45. maddesi (6098 sayılı TBK m. 53) gereğince destekten yoksun kalma tazminatı ve BK m. 47 (6098 sayılı TBK m. 56) manevi tazminat istemine ilişkindir.

Taraflar arasındaki ihtilafın ortaya konulması ve nitelendirilmesi için davacılar ile davalı arasındaki hukuki ilişkinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Davacılar vefat eden Levent Alataş'ın desteğini yitirdiklerini ileri süren anne, baba ve manevi tazminat talep eden kardeş, davalı ise Levent Alataş'ın görevli olduğu kurum olup kaza sırasında davalı kuruma ait aracı sevk ve idare etmekte idi. Bu bakımdan davacılar yönünden davalı kurum “adam çalıştıran” olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Davalının sorumluluğunun nitelendirilmesi için ise 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 85. maddesi gereğince işletenin sorumluluğu, Borçlar Kanunu'nun 55. maddesi gereğince adam çalıştıranın sorumluluğu ve yine BK'nın 45. maddesi uyarınca destekten yoksun kalma zararının değerlendirilmesi gerekmektedir.

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 85/1. maddesinde, “bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yararlanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, araç işletenin bu zarardan sorumlu olacağı”, aynı yasanın 85/son maddesinde ise, “işleten ve araç işleticisi teşebbüsün sahibi, aracın sürücüsünün veya aracın kullanılmasına katılan yardımcı kişilerin kusurundan kendi kusuru gibi sorumludur” hükümlerine yer verilmiştir.

Motorlu araçların işletilme tehlikesine karşı, zarar gören üçüncü şahısları, korumak amacıyla getirilmiş olan bu düzenleme ile öngörülen sorumluluğunun bir kusur sorumluluğu olmayıp, sebep sorumluluğu olduğu; böylece araç işletenin sorumluluğunun sebep sorumluluğunun ikinci türü olan tehlike sorumluluğuna ilişkin bulunduğu, öğretide ve yargısal içtihatlarla kabul edilmektedir (EREN Fikret, Borçlar Hukuku, 9. B, s. 631 vd.; KILIÇOĞLU Ahmet, Borçlar Hukuku, 10. B., s. 264 vd.).

2918 sayılı Kanunun 86. maddesinde ise, bu Kanun’un 85. maddesinde düzenlenen sorumluluktan kurtulma ve sorumluluğu azaltma koşullarına yer verilmiştir.

Bu düzenlemelere göre, araç işleteni veya araç işleteninin bağlı bulunduğu teşebbüs sahibi, kendisinin veya eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilerin kusuru bulunmaksızın ve araçtaki bozukluk kazayı etkilemiş olmaksızın kazanın bir mücbir sebepten veya zarar görenin veya üçüncü kişinin ağır kusurundan ileri geldiğini ispat ederse sorumluluktan kurtulabilecek; sorumluluktan kurtulamayan işleten veya araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibi ise kazanın oluşunda zarar görenin kusurunun bulunduğunu ispat ederse, hakim, durum ve şartlara göre tazminat miktarını indirebilecektir.

Burada kanun koyucu zarar görenin kusuru nispetinde indirim yapılabileceğini öngörmüş ve indirimi zorunlu tutmayarak hâkimin taktirine bırakmıştır. Uygulama ve öğretide de (S. Ünan, “Ergün A. Çetingil ve Rayegan Kender’e 50. Birlikte Çalışma Yılı Armağanı 2007”, s. 1180) bu husus kabul edilmektedir.

Sürücü ile işleten arasındaki sorumluluk ilişkisinin 2918 sayılı Kanun'da düzenlenmediği gözönüne alındığında genel hükümlere çerçevesinde aralarındaki sorumluluğun ele alınması gerekmektedir. Yukarıda da değinildiği gibi davalı kurumda görevli olan Levent Aktaş'ın destek ve manevi zarar talebinde bulunan davacılar yönünden “adam çalıştıran” olarak değerlendirilmesi gerektiği söylenebilir.

Adam çalıştıranın sorumluluğu ( 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun “İstihdam edenlerin mes’uliyeti” başlığı altında düzenlenen 55. maddesinde, “Başkalarını istihdam eden kimse, maiyetinde istihdam ettiği kimselerin ve amelesinin hizmetlerini ifa ettikleri esnada yaptıkları zarardan mes’uldür” hükmü öngörülmüştür.

Anılan madde de deyimini bulan, istihdam edenlerin, müstahdemlerinin eylemlerinden sorumlu tutulmaları ilkesi, kendi yararı için başkasını çalıştıran kimsenin, bu işin ifasından meydana gelecek zarar tehlikesini bazı şartlar altında üzerine alması esasına dayanır. İstihdam edenlerin sorumluluğu hakkında gerek doktrinde gerek içtihatlardaki (27.03.1957 gün ve 1/3; 22.06.1966 gün ve 7/7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararları) baskın görüş bunların kusursuz bir sorumluluğa tabi tutulmaları doğrultusundadır. İş gördürenin sorumluluğunun kaynağı, göstermekle yükümlü olduğu özenle iş görme (ihtimam) ödevinin ihlalidir. Sorumluluğun kökü, bizzat sorumlu şahsın ya da şahısların durumundadır. İstihdam eden, müstahdem veya işçilerini seçerken, onları çalıştırırken, başkalarına zarar vermemelerini sağlamakla ve buna dikkat ve özen göstermekle yükümlüdür. Esasen istihdam edenin sorumluluğunun dayanağı, onun müstahdeme nezaret ve özen hususundaki objektif vazifesinin ihlali teşkil eder. Yukarıda belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararından da anlaşılacağı gibi Borçlar Kanununun 55. maddesi gereğince adam kullananın sorumlu tutulabilmesi için, kendisinin kusuru şart olmadığı gibi, kullandığı adamın dahi kusuru kanuni şartlardan değildir.

Bu noktada, Borçlar Kanununun 55. maddesinde düzenlenen “adam çalıştıranın sorumluluğu” için, somut olayda “adam çalıştırma ilişkisi” ile “çalıştırılanın hizmetini yerine getirirken hukuka aykırı bir eylemle zarar vermesi” unsurlarının gerçekleşmesi zorunludur.

Adam çalıştırma ilişkisi için çalıştırılanın, çalıştıranın buyruğu altında olması, onun gözetiminde işi yapması ve onun talimatıyla bağlı bulunması gerekir. Bunun yanında meydana gelen zararın müstahdemin istihdam edenin maksatları için bir hizmetin görüldüğü sırada doğmuş olması zorunludur. Başka bir deyişle, müstahdeme gördürülen hizmetle zarar arasında “gaye ve görev bakımından” çok sıkı bir münasebet olmalıdır. Bu bakımdan hizmetin ifası ile zararın ikaı arasındaki zaman ve yer bağlılığı ve zararın istihdam edenin hizmetin görülmesi için verdiği vasıta ile meydana getirilmesi hizmetin icrası esnasında zararın meydana geldiğini bir karine, emare olarak kabul edilebilirse de, daima bu unsurlara isnat etmek doğru sonuç vermez. Bu nedenle, bu dış görünüş unsurlarından ziyade, zarar verici fiilin, istihdam edenin müstahdeme kendi gayesi için tevdi ettiği hizmetlerin ifası alanında işlenmiş olması nazara alınır.

Somut olayda, zararı doğuran olayın işverenin işinin görüldüğü, işverenin emir ve talimatı dahilinde hareket edildiği sırada ve hizmetle ilgili olarak oluşmuş olup, hukuka aykırı eylem ile zarar arasında uygun nedensellik bağı bulunduğu hususunda taraflar arasında ihtilaf bulunmamaktadır. İstihdam eden BK'nın 55. maddesinde öngörülen sorumluluktan “hal ve şartların gerektirdiği bütün dikkat ve özeni gösterdiğini ispat etmesi” ya da “illiyet bağının kesilmesi” halinde kurtulabilir.

Destekten yoksun kalma tazminatı ise, BK'nın 45/II. maddesinde düzenlenmiş olup; "Ölüm neticesi olarak diğer kimseler müteveffanın yardımından mahrum kaldıkları takdirde onların bu zararını da tazmin etmek lazım gelir" şeklinde hükme bağlanmıştır.

Görülmektedir ki, destekten yoksun kalma tazminatının konusu, desteğin yitirilmesi nedeniyle yoksun kalınan zarardır. Buradaki amaç, destekten yoksun kalanların desteğin ölümünden önceki yaşamlarındaki sosyal ve ekonomik durumlarının korunmasıdır. Olaydan sonraki dönemde de, destek olmasa bile, onun zamanındaki gibi aynı şekilde yaşayabilmesi için muhtaç olduğu paranın ödettirilmesidir.

Haksız bir eylem sonucu desteğini yitiren kimse BK'nın 45/II. maddesine dayanarak uğradığı zararın ödetilmesini isteyebilir. Ancak, destekten yoksun kalma tazminatına hükmedilmesi için öncelikle, ölen ile destekten yoksun kalan arasında maddi yönden düzenli ve eylemli bir yardımın varlığı gerekir.

Borçlar Kanunu’nun 45. maddesinde sözü geçen destek kavramı hukuksal bir ilişkiyi değil, eylemli bir durumu hedef tutar ve ne hısımlığa ne de yasanın nafaka hakkındaki hükümlerine dayanır; sadece eylemli ve düzenli olarak geçimini kısmen veya tamamen sağlayacak şekilde yardım eden ve olayların olağan akışına göre eğer ölüm vuku bulmasaydı, az çok yakın bir gelecekte de bu yardımı sağlayacak olan kimse destek sayılır.

O halde, destek sayılabilmek için yardımın eylemli olması ve ölümden sonra da düzenli bir biçimde devam edeceğinin anlaşılması yeterli görülür.

Bununla birlikte, destekten yoksun kalan kimse devamlı ve gerçek bir ihtiyaç içerisinde bulunmalıdır. Genel olarak bakım ihtiyacı, sosyal düzeye uygun olan yaşamın devamını sağlamak için gerekli olanaklardan yoksun kalmayı anlatır. Eğer ölenin eylemli olarak baktığı davacı, ölüm yüzünden bu bakımın sağladığı yaşama düzeyinin altına düşmüş olursa, ihtiyaç bulunma koşulu gerçekleşmiş sayılır. Burada önemli olan, destekten yoksun kalan kimsenin ve ailesinin temsil ettiği sosyal ve ekonomik düzeye göre normal karşılanan giderlerdir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 21.04.1982 gün, 979/4-1528 E., 1982/412 K. sayılı kararı).

Diğer taraftan, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu'nun 06.03.1978 tarih ve 1/3 sayılı kararının gerekçesinde de: "Destekten yoksun kalma tazminatının eylemin karşılığı olan bir ceza olmayıp, ölüm sonucu ölenin yardımından yoksun kalan kimsenin muhtaç duruma düşmesini önlemek ve yaşamının desteğin ölümünden önceki düzeyde tutulması amacına yönelik sosyal karakterde kendine özgü bir tazminat olduğu” hususu vurgulanmış; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 30.11.2005 gün ve 2005/4-648 E.-2005/691 K. sayılı ilamında da aynı esaslar benimsenmiştir.

Önemle vurgulanmalıdır ki, Borçlar Kanunu’nun 45/III. maddesine göre destekten yoksun kalma tazminatı, desteğin mirasçısı olarak geride bıraktığı kişilere değil, desteğinden yoksun kalanlarına aittir. Destekten yoksun kalma tazminatı isteyebilecek kişiler, mirasçılardan başka kişiler de olabileceği hususunda da herhangi bir ihtilaf yoktur. Murisin trafik kazasından kaynaklanan bir sorumluluğu söz konusu olduğunda ve koşulları oluştuğunda mirasçıları bundan sorumlu olduğu halde, aynı olay nedeniyle destekten yoksun kalan ve fakat mirasçı olmayan kişiler bundan sorumlu değildir (YHGK., 15.06.2011 gün ve 2011/17-142 E. - 411 K. sayılı ilamı).

Davacıların destekten yoksun kalma tazminatı talebine dayanak olarak gösterdikleri zarar; sürücü desteğin ölümü sonucunda meydana gelmekle birlikte vefat eden (sürücü) üzerinde doğan bir zarardan ayrı ve salt onun desteğinden yoksun kalınması olgusuna dayalı, mirasçılık sıfatıyla bağlı olmaksızın uğranılabilen bir zarardır. Böyle bir zararın vefat edenin (sürücünün) kendisinin sahip olacağı hakla bir ilişkisi olmadığı gibi, doğrudan vefat edenin (sürücünün) zararıyla bağlı ve onunla sınırlı bir zarar da değildir. Sürücünün ölümü zararı doğuran olay olmakla birlikte, zarar doğrudan üçüncü kişi durumundaki destekten yoksun kalanlar üzerinde oluşmuştur. Buradaki zarar, mirasçıların salt bu sıfatla devraldıkları murislerinin uğradığı ve ondan intikal eden bir zarar da değildir.

Destekten yoksun kalma tazminatına dayanak teşkil eden hak, salt miras yoluyla geçen bir hak olsa idi doğrudan vefat eden (sürücü) üzerinde doğup ondan mirasçılarına intikal edeceğinden, bu yöndeki savunmalar ölenin desteğinden yoksun kalanlara karşı ileri sürülebilecekti. Oysa yukarıda da açıklandığı üzere, destekten yoksun kalma tazminatına konu davacıların zararı, desteklerinin ölümü nedeniyle destekten yoksun kalan sıfatıyla doğrudan kendileri üzerinde doğan zarardır. Bu zarardan doğan hak desteğe ait olmadığına göre, onun kusurunun bu hakka etkili olması da düşünülemez.

Yukarıda yapılan açıklamalar değerlendirildiğinde adam çalıştıran olarak 3. kişilere karşı sorumluluğu bulunan davalı kurumun sorumlu tutulabilmesi için, kendisinin kusuru şart olmadığı gibi, kullandığı adamın dahi kusuru kanuni şartlardan olmadığı, bunun yanında destekten yoksunluk zararının doğrudan üçüncü kişi durumundaki destekten yoksun kalanlar üzerinde oluştuğu ve bu zarardan doğan hak desteğe ait olmadığına göre, onun kusurunun da bu anlamda hakka etkisinin olamayacağı, ayrıca mahkemece davacılar desteğinin meydana gelen olayda ağır kusurlu olduğu ve illiyet bağının kesildiği değerlendirilmiş ise de söz konusu kazada kazaya karışan diğer araç sürücüsünün de kusurunun bulunduğu göz önüne alındığında ağır kusur ve illiyet bağının kesildiği sonucuna varılamayacağı dikkate alınarak yukarıda sözü edilen bu hukuki durumların değerlendirilmesi ile varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve değerlendirme ile karar verildiği…”

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacılar vekili

HUKUK GENEL KURUL KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava destekten yoksun kalma tazminatı ile manevi tazminatın tahsili istemine ilişkindir.

Davalı vekili olayın meydana gelmesinde idareye atfedilecek kusur bulunmadığını, davalıların desteğinin tam kusurlu olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

Yerel mahkemece uyuşmazlığa konu kazanın meydana gelmesinde idareye atfedilebilecek hizmet kusuru olmadığı, ayrıca davacıların murisinin % 70 oranındaki ağır kusuruyla meydana gelen kazada işletenin sorumluluğu yönünden illiyet bağının kesildiği gerekçeleriyle davanın reddine dair verilen karar, davacılar vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda yazılı gerekçe ile bozulmuştur.

Yerel mahkeme davacıların idarenin hizmet kusuruna dayanmadığı gibi kusursuz sorumluluk hâli olan adam çalıştıranın sorumluluğunda; adam çalıştıran çalışanın üçüncü kişilere verdiği zarardan sorumlu tutulabileceği, somut olayda davalının çalışanı ve davacıların desteği olan kişinin ve dava dışı tır sürücüsünün kusuru ile kazanın meydana geldiği bu nedenle davada adam çalıştıranın sorumluluğunu gerektiren şartların mevcut olmadığı belirtilmek suretiyle önceki hükümde direnilmiştir.

Direnme kararını davacılar vekili temyize getirmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, araç sürücüsü olan davacılar desteğinin %70 oranında kusurlu olduğu trafik kazası neticesinde ölümü nedeniyle, onun desteğinden yoksun kalan davacıların, davalı idareden destekten yoksun kalma tazminatı isteyip isteyemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce, yerel mahkemece verilen ilk kararda 5.750,00 TL vekalet ücretinin davacılardan alınarak davalıya verilmesine şeklinde hüküm kurulmasına rağmen, Özel Dairenin bozma kararından sonra direnme kararında “Davalı kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi (AAÜT) gereğince reddedilen manevi tazminat yönünden hesaplanan 1.500,00 TL vekâlet ücretinin davacılardan alınarak davalıya verilmesine” ve “Davalı kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden (AAÜT) gereğince reddedilen maddi tazminat yönünden hesaplanan 2.513,04 TL vekâlet ücretinin davacılardan alınarak davalıya verilmesine,” şeklinde hüküm kurulmak suretiyle toplamda 4.013,04 TL vekâlet ücretine hükmolunmasının, davalının direnme kararını temyiz etmediği de dikkate alındığında, mahkemece usulüne uygun bir direnme kararı olup olmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmış, Kurul tarafından vekâlet ücretine ilişkin kısmın davalı tarafından temyiz edilmediği, bu nedenle ön sorunun bulunmadığı hususu oy birliği ile kabul edilerek işin esasının incelenmesine geçilmiştir.

Konuyu aydınlatmak açısında öncelikle destekten yoksun kalma tazminatının hukuki niteliğinin ne olduğu hususu üzerinde durulmalıdır.

Sorumluluk hukukunun en önemli amacı, kişinin mal varlığında iradesi dışında meydana gelmiş eksilmeyi ayni veya nakdi olarak gidermektir. Zararın tazminini talep etmek hakkı doğrudan zarar görene tanınmıştır. Doğrudan zarar görenin dışında üçüncü bir kişinin tazminat talebinde bulunma hakkı, kural olarak yoktur. Bu sebeple sözleşme dışı sorumluluk hukukunda üçüncü bir kişinin maruz kaldığı yansıma zararı, prensip olarak, tazmin edilemez niteliktedir. Zira sorumluluk hukukunun temel kurallarından birini, tazminat talebinde bulunabilecek olan kişi veya kişilerin sadece doğrudan zarara uğrayanlar olması oluşturur.

Bu kurala 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 45. maddesinin ikinci fıkrasında "Ölüm neticesi olarak diğer kimseler müteveffanın yardımından mahrum kaldıkları takdirde, onların bu zararını da tazmin etmek lazım gelir" denilmek suretiyle mağdurun ölümü sonucunda yansıma zararına uğrayan kişilerin zararlarının tazmin edilmesine istisnai de olsa imkân tanınmıştır. Böylece ölüm ile sonuçlanan haksız fiil nedeniyle; ölenin yardımından, desteğinden mahrum kalanların tazmin edilmesini talep edebilecekleri bir zararları olduklarını kabul etmiştir.

Desteğin destekte bulunduğu kişinin murisi olması veya aynı aile içerisinde yer alması şart değildir. Önemli olan desteğin para, hizmet veya ayni olarak sürekli, düzenli ve karşılıksız bir şekilde desteklediği kişiye yardımlarda bulunmasıdır.

Bir kişinin başka bir kişiye desteği olup olmadığı fiili duruma göre belirlenecektir. Bir kişiye fiilen sürekli ve düzenli olarak bakan veya hayatın olağan akışı içerisinde o kişiye bu şekilde bakma olasılığı çok yüksek olan kişi, o şahsın desteğidir (Gökyayla, K. E.: Destekten Yoksun Kalma Tazminatı, Ankara, 2004, s. 25).

Desteğin yasal bir zorunluluktan kaynaklanıp kaynaklanmadığı desteğin varlığını tespit açısından önemli değildir (Gürsoy, K. T.: “Destekten Yoksun Kalma Tazminatı”, AÜHFD., 1972, C.:29, s. 147). Desteğin destek olunana yaptığı yardımın kanuni veya sözleşmeden doğan bir borcun ifası niteliğinde olmasına da gerek yoktur. Desteklenen kişinin tazminat isteme hakkına sahip olabilmesi için, destek sayılan kimsenin ya fiilen ilgiliye bir yardımda bulunması, bakması veya ileride böyle bir yardım veya bakma olasılığının ciddi bir biçimde mevcut olması gerekir (Gürsoy, s. 146). Nitekim Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu`nun 06.03.1978 tarih ve 1/3 sayılı kararının gerekçesinde de: "Destekten Yoksun Kalma Tazminatının eylemin karşılığı olan bir ceza olmayıp, ölüm sonucu ölenin yardımından yoksun kalan kimsenin muhtaç duruma düşmesini önlemek ve yaşamının, desteğin ölümünden önceki düzeyde tutulması amacına yönelik sosyal karakterde kendine özgü bir tazminat olduğu” hususu vurgulanmış; Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 30.11.2005 gün ve 2005/4-648 E.-2005/691 K. sayılı ilamında da aynı esaslar benimsenmiştir.

Yeri gelmişken davacılar üzerinde doğan zararın niteliği de belirlenmelidir:

Davacıların destekten yoksun kalma tazminatı talebine dayanak olarak gösterdikleri zarar murisin ölümü sonucunda meydana gelmekle birlikte muris üzerinde doğan bir zarardan ayrı ve salt onun desteğinden yoksun kalınması olgusuna dayalı, mirasçılık sıfatıyla bağlı olmaksızın uğranılabilen bir zarardır. Böyle bir zararın murisin kendisinin sahip olacağı hakla bir ilişkisi olmadığı gibi doğrudan murisin zararıyla bağlı ve onunla sınırlı bir zarar da değildir. Murisin ölümü zararı doğuran olay olmakla birlikte, zarar doğrudan üçüncü kişi durumundaki destekten yoksun kalanlar üzerinde oluşmuştur. Buradaki zarar, mirasçıların salt bu sıfatla devraldıkları murislerinin uğradığı ve ondan intikal eden bir zarar da değildir.

Talep edilen destek zararı, ölenin değil üçüncü kişilerin üzerinde doğan dolaylı ve yansıma yolu ile meydana gelen zarardır.

Bu hâlde üzerinde durulması gereken en önemli husus, araç şoförünün (desteğin) kazanın meydana gelmesinde tam veya kısmi kusurlu olmasının, üçüncü kişi durumunda bulunan desteğinden yoksun kalanlara karşı ileri sürülüp sürülemeyeceğidir.

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun (KTK) 85. maddesi, işleten ve araç işleticisinin bağlı bulunduğu teşebbüs sahibinin hukuki sorumluluğunu düzenlemiştir. Motorlu araçların işletilme tehlikesine karşı zarar gören üçüncü şahısları korumak amacıyla getirilmiş bulunan bu düzenleme ile öngörülen sorumluluğunun bir kusur sorumluluğu olmayıp, sebep sorumluluğu olduğu ve araç işletenin sorumluluğunun, sebep sorumluluğunun ikinci türü olan tehlike sorumluluğu olduğu hususu bilimsel ve yargısal içtihatlarla kabul edilmektedir (Eren, F.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 14. b, s.670; Kılıçoğlu,A.: Borçlar Hukuku Genişletilmiş 17. B, Ankara 2013, s.366 vd).

Anılan maddede değinildiği üzere, işletenin nelerden sorumlu olduğu öngörülmüş, 86. maddede ise, işleten veya araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibi, kendisinin veya eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilerin kusuru bulunmaksızın ve araçtaki bir bozukluk kazayı etkilemiş olmaksızın, kazanın bir mücbir sebepten veya zarar görenin veya bir üçüncü kişinin ağır kusurundan ileri geldiğini ispat ederse sorumluluktan kurtulur hükmü ile işletenin sorumluluktan kurtulma halleri düzenlenmiştir.

BK.’nun 44. maddesi hükmüne göre ise zarar gören taraf, zararın doğmasına veya zararın artmasına sebep olmuş ise hâkim zarar ve ziyan miktarını indirebileceği veya zarar ve ziyan konusunda hüküm kurmaktan sarfınazar edebilecektir.

Yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler ışığında bir motorlu aracın işletilmesinin bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına neden olması halinde araç işleteninin bu zarardan sorumlu olacağı düzenlendiğine göre, ilke olarak sürücünün (desteğin) ölümünden işletenin sorumlu olduğu, dolayısıyla davacıların işletenden talepte bulunma haklarının bulunduğu kabul edilmelidir. Yansıma yoluyla zarar görmüş olan destek tazminatı isteyenlerin, kendisine destek sağlayan kişinin sahip olduğu haktan fazlasına sahip olmaları mümkün değildir. Nitekim BK’nun 44/I. maddesi, hiç kimse kendi kusurundan yararlanamaz ilkesine dayanmaktadır. Zararın artmasına veya doğmasına sebep olan kişi sonuçlarına da kendisi katlanmalıdır. Diğer bir deyişle, nasıl ki desteğin ölümü sebebiyle meydana gelen zararın yansıma yoluyla destek görenleri etkilediği kabul ediliyorsa, desteğin kusurlu davranışlarının da aynı şekilde destek görenlere yansıyacağının kabul edilmesi gerekir. Zira zarara uğramamak için gerekli özeni göstermeyen veya hatta zararın meydana gelmesini isteyen kimse, bu hareket tarzının sonuçlarına katlanmalı ve bu davranışının zararın meydana gelmesinde oynadığı role, etkisine ve derecesine göre zararı kısmen veya tamamen üzerine almalıdır. Çünkü kendi kusuruyla sebebiyet verdiği ya da artmasına neden olduğu zararın ödettirilmesini istemek Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde düzenlenen doğruluk ve dürüstlük kurallarına aykırı olacaktır.

O halde somut olayda objektif iyi niyet kurallarına (TMK m.2) göre davacıların murisinin %70 kusuruyla meydana gelen kaza sonucu ölümü nedeni ile davacıların talep ettikleri destekten yoksunluk tazminatından işletenin sorumlu olmadığı kabul edilmelidir.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında destekten yoksun kalma tazminatının yansıma zararı olması nedeniyle desteğin kusurunun davacılara karşı ileri sürülemeyeceği ve bozma kararının yerinde olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

Tüm bu nedenlerle yerel mahkemenin yazılı şekilde karar vermesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir.

SONUÇ: Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile yukarıda açıklanan nedenlerle direnme kararının ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başka harç alınmasına yer olmadığına, karar düzeltme yolu açık olmak üzere 01.11.2017 gününde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi.