10 Mayıs 2018 Perşembe

DESTEKTEN YOKSUN KALMA TAZMİNATINDA ÖLENİN KUSURUNUN TAZMİNAT ALACAKLILARINA YANSITILMASI SORUNU



DESTEKTEN YOKSUN KALMA TAZMİNATINDA ÖLENİN KUSURUNUN
TAZMİNAT ALACAKLILARINA YANSITILMASI SORUNU

I. GİRİŞ:
Ülkemizde en çok açılan tazminat davalarının başında destekten yoksun kalma tazminatı davaları gelmektedir. Bu davalarda tartışma konusu yapılan durumlardan birini, ölenin ölümüne neden olan olayda kusurunun bulunması durumunda kusurunun tazminatta indirim nedeni yapılıp yapılamayacağı konusunu tartışacağız.

II. DESTEKTEN YOKSUN KALMA TAZMİNATI:

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 49’uncu maddesine göre Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.” Aynı yasanın 53’üncü maddesinin üçüncü bendine göre ölüm hâlinde uğranılan zararlar arasında ölenin desteğinden yoksun kalan kişilerin bu sebeple uğradıkları kayıplarda sayılmıştır. Destekten yoksun kalma tazminatı davaları da bu madde kapsamında açılmaktadır. Destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararların 6098 sayılı TBK hükümlerine göre ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanacağı da aynı yasanın 55’inci maddesinde belirtilmiştir.

III. HUKUKÇULARI YANILGIYA İTEN TBK 52’İNCİ MADDE:

6098 sayılı TBK’nun 52’inci maddesi haksız fiil nedeniyle açılacak tazminat davalarında tazminat miktarından indirim yapılacak durumları düzenlemektedir. Bu maddeye göre; Zarar gören, zararı doğuran fiile razı olmuş veya zararın doğmasında ya da artmasında etkili olmuş yahut tazminat yükümlüsünün durumunu ağırlaştırmış ise hâkim, tazminatı indirebilir veya tamamen kaldırabilir. Zarara hafif kusuruyla sebep olan tazminat yükümlüsü, tazminatı ödediğinde yoksulluğa düşecek olur ve hakkaniyet de gerektirirse hâkim, tazminatı indirebilir.” Bu maddenin destekten yoksun kalma tazminatına ilişkin davalarda da tazminattan indirim yapılmasına gerekçe oluşturacağı yönünde hatalı bir düşünce bulunmaktadır. Bu nedenle 52’inci maddedeki zarar görenle destekten yoksun kalan kişi arasındaki farkın iyi anlaşılması gerekmektedir. 52’inci maddede zarar gören kişi haksız fiil eyleminin içinde kişisel olarak ya da mal varlığı ile bizzat bulunan kişidir. Yani ya kendisine ya da malına haksız fiil sonucunda bir zarar verilmiştir. Destekten yoksun kalma tazminatında ise zarar gören zarar verici eylemin içinde değildir. Zarar verici eylemi gerçekleştiren ve ölen kişiler nazarında üçüncü kişi durumundadır. Dolayısıyla 52’inci maddede geçen zararı doğuran fiile razı olma, zararın doğmasında ya da artmasında etkili olma ya da tazminat yükümlüsünün durumunu ağırlaştırma eylemlerini destekten yoksun kalan kişinin gerçekleştirmesi düşünülemez.

IV. DESTEKTEN YOKSUN KALMA TAZMİNATININ HUKUKİ NİTELİĞİ:

Destekten yoksun kalma tazminatı kişinin kendisinde doğrudan oluşan bir haktır. Ölen kişinin ölümüne neden olan olayda kusurlu olması bu hakkın oluşumunu engellemediği gibi hakkı ortadan da kaldırmaz. Çünkü destekten yoksun kalma tazminatı miras hukukuna bağlı olarak değil destek” kavramının geniş yorumlanmasıyla ortaya çıkmış bir tazminat türüdür. Bu nedenle davayı açan kişi mirasçı sıfatıyla değil ölüm olayının dışında yer alan üçüncü kişi sıfatıyla davayı açar.

V. DESTEKTEN YOKSUN KALMA TAZMİNATINDA AYRIK DURUMLAR:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu destekten yoksun kalma tazminatında ölenin kusurunun tazminat miktarına yansıtılması konusunda ayrık durumlara göre verdiği iki farklı kararı bulunmaktadır. Bu kararlardan ilkinde trafik kazasında ölen kişi aynı zamanda aracın işleteni sıfatını taşımaktadır. Hem ölen hem de işleten durumunda olan bu kişinin yakınlarının sigorta şirketine karşı destekten yoksun kalma tazminatı davası açmaları durumunda Yargıtay 2918 sayılı KTK hükümlerini de dikkate alarak sigorta şirketinin tazminat miktarından sorumlu olduğuna ve ölenin kusurunun tazminat miktarına yansıtılamayacağına hükmetmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2012/17-1491 Esas; 2013/74 Karar; 16.01.2013 Tarih sayılı kararında bu durumu aşağıdaki gibi tespit etmiştir.

Davacıların uğradıkları zarara bağlı olarak talep ettikleri hak, salt miras yoluyla geçen bir hak olmayıp, bilimsel ve yargısal içtihatlarda kabul edildiği üzere destekten yoksun kalanın şahsında doğrudan doğruya oluşan, asli ve bağımsız bir haktır. Sonuç itibariyle: Davacıların ölenin salt mirasçısı sıfatıyla değil, destekten yoksun kalan üçüncü kişi sıfatıyla dava açtıkları, ölüm nedeniyle doğrudan davacılar üzerinde doğan destekten yoksunluk zararının oluşumundaki kusurun davacılara yansıtılamayacağı; dolayısıyla tam kusurlu araç şoförünün ve onun eylemlerinden sorumlu olan işletenin kusurunun, işletenin ve sürücünün desteğinden yoksun kalan davacıları etkilemeyeceği; 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu ve Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları’na göre, aracın zorunlu mali sorumluluk sigortacısı davalı sigorta şirketi, işletenin ve dolayısıyla sürücünün üçüncü kişilere verdiği zararları teminat altına aldığına ve destekten yoksun kalan davacılar da zarar gören üçüncü kişi konumunda bulunduğuna göre, davalı sigorta şirketi zararın tamamından sorumlu olacağından, davacılar davalı sigorta şirketinden destekten yoksun kalma tazminatı isteyebileceklerdir.”

Bu karara göre ölen işletenin ölümüne neden olan olayda kusurunun bulunması durumunda ölenin kusuru desteğinden yoksun kalanların alacakları tazminat miktarına yansıtılamayacaktır. Çünkü kusurlu eylemi gerçekleştiren tazminat alacaklıları olmadığı gibi, tazminat alacaklıları tazminat almaya ölenin mirasçısı sıfatıyla değil ölenin desteğinden yoksun kalmış olmaları sıfatıyla hak kazanmaktadırlar.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun ikinci kararında ise ölen kişi işleten sıfatını taşımamakta ve ölenin yakınları işletene karşı da destekten yoksun kalma tazminatı talep etmektedirler. Yargıtay bu kararında ise işletenin 6098 sayılı TBK m. 52’deki (Eski BK m. 44’de ki) zarar görenin, zararı doğuran fiile razı olması veya zararın doğmasında ya da artmasında etkili olması ya da tazminat yükümlüsünün durumunu ağırlaştırmış olması” durumlarından birini ispatlamasından yola çıkarak tazminat miktarından indirim yapılabileceğini dolayısıyla da ölenin kusurunun tazminat miktarına yansıtılabileceğine hükmetmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/17-1315 Esas; 2017/1239; Karar; 01.11.2017 Tarih sayılı kararında bu durumu aşağıdaki gibi tespit etmiştir.

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun (KTK) 85. maddesi, işleten ve araç işleticisinin bağlı bulunduğu teşebbüs sahibinin hukuki sorumluluğunu düzenlemiştir. Motorlu araçların işletilme tehlikesine karşı zarar gören üçüncü şahısları korumak amacıyla getirilmiş bulunan bu düzenleme ile öngörülen sorumluluğunun bir kusur sorumluluğu olmayıp, sebep sorumluluğu olduğu ve araç işletenin sorumluluğunun, sebep sorumluluğunun ikinci türü olan tehlike sorumluluğu olduğu hususu bilimsel ve yargısal içtihatlarla kabul edilmektedir (Eren, F.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 14. b, s.670; Kılıçoğlu,A.: Borçlar Hukuku Genişletilmiş 17. B, Ankara 2013, s.366 vd).

Anılan maddede değinildiği üzere, işletenin nelerden sorumlu olduğu öngörülmüş, 86. maddede ise, işleten veya araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibi, kendisinin veya eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilerin kusuru bulunmaksızın ve araçtaki bir bozukluk kazayı etkilemiş olmaksızın, kazanın bir mücbir sebepten veya zarar görenin veya bir üçüncü kişinin ağır kusurundan ileri geldiğini ispat ederse sorumluluktan kurtulur hükmü ile işletenin sorumluluktan kurtulma halleri düzenlenmiştir.

BK.’nun 44. maddesi hükmüne göre ise zarar gören taraf, zararın doğmasına veya zararın artmasına sebep olmuş ise hâkim zarar ve ziyan miktarını indirebileceği veya zarar ve ziyan konusunda hüküm kurmaktan sarfınazar edebilecektir.

Yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler ışığında bir motorlu aracın işletilmesinin bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına neden olması halinde araç işleteninin bu zarardan sorumlu olacağı düzenlendiğine göre, ilke olarak sürücünün (desteğin) ölümünden işletenin sorumlu olduğu, dolayısıyla davacıların işletenden talepte bulunma haklarının bulunduğu kabul edilmelidir. Yansıma yoluyla zarar görmüş olan destek tazminatı isteyenlerin, kendisine destek sağlayan kişinin sahip olduğu haktan fazlasına sahip olmaları mümkün değildir. Nitekim BK’nun 44/I. maddesi, hiç kimse kendi kusurundan yararlanamaz ilkesine dayanmaktadır. Zararın artmasına veya doğmasına sebep olan kişi sonuçlarına da kendisi katlanmalıdır. Diğer bir deyişle, nasıl ki desteğin ölümü sebebiyle meydana gelen zararın yansıma yoluyla destek görenleri etkilediği kabul ediliyorsa, desteğin kusurlu davranışlarının da aynı şekilde destek görenlere yansıyacağının kabul edilmesi gerekir. Zira zarara uğramamak için gerekli özeni göstermeyen veya hatta zararın meydana gelmesini isteyen kimse, bu hareket tarzının sonuçlarına katlanmalı ve bu davranışının zararın meydana gelmesinde oynadığı role, etkisine ve derecesine göre zararı kısmen veya tamamen üzerine almalıdır. Çünkü kendi kusuruyla sebebiyet verdiği ya da artmasına neden olduğu zararın ödettirilmesini istemek Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde düzenlenen doğruluk ve dürüstlük kurallarına aykırı olacaktır.

O halde somut olayda objektif iyi niyet kurallarına (TMK m.2) göre davacıların murisinin %70 kusuruyla meydana gelen kaza sonucu ölümü nedeni ile davacıların talep ettikleri destekten yoksunluk tazminatından işletenin sorumlu olmadığı kabul edilmelidir.”

Her iki karar birbiriyle çelişkili gözükse de aslında birbiriyle ayrık iki durumu yansıtmaktadır. İlk kararda ölen aynı zamanda aracın işleteni olup davayı açanlarda ölenin desteğinden yoksun kalanlar olarak davayı sigorta şirketine yöneltmişlerdir. Dolayısıyla sigorta şirketi için gerek 2918 sayılı yasa gerekse 6098 sayılı TBK açısından kurtuluş kanıtı getirme hakkı bulunmamaktadır.

İkinci kararda ise ölen işleten sıfatı taşımamaktadır. Destekten yoksun kalma tazminatı davası da işletene karşı açılmıştır. Meydana gelen ölüm olayında ölenin ağır kusuru bulunmaktadır. Her ne kadar davacılar yönünden tazminat hakkı destekten yoksun kalanın şahsında doğrudan doğruya oluşan, asli ve bağımsız bir hak olsa da davalı işleten yönünden de zarar görenin, zararı doğuran fiile razı olması veya zararın doğmasında ya da artmasında etkili olması ya da tazminat yükümlüsünün durumunu ağırlaştırmış olması” durumları kendisi için kurtuluş kanıtı niteliğinde olup bu durumun tazminat miktarına yansıtılabileceği 6098 sayılı TBK’nun 52’inci maddesinde düzenlenmiştir.

Konuya ilişkin Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararlarının tam metni aşağıdadır.

VI. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARLARI:

T.C.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu
ESAS NO : 2012/17-1491
KARAR NO : 2013/74
TARİH : 16.01.2013
ÖZET: Sigorta şirketine karşı açılan destekten yoksun kalma tazminatında ölenin kusurunun tazminat miktarına yansıtılamayacağı hakkında karar

Taraflar arasındaki “Destekten yoksun kalma tazminatı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kadıköy 3.Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen davanın kabulüne dair 23.06.2009 gün ve 2007/654 E., 2009/406 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin 14.02.2011 gün ve 2010/11070 E., 2011/1146 K. sayılı ilamıyla;

(…Davacılar vekili, davalının zorunlu mali sorumluluk sigortacısı olduğu aracın neden olduğu tek taraflı kazada, müvekkillerinin destekleri olan araç sürücüsü İlhan Tekir ile işleteni Burhan Tekir ve araçta yolcu olarak bulunan Öznur Tekir’in öldüğünü belirterek, davacı Enes Tekir için ıslâh ile arttırılmış toplam 17.878.00 TL, davacı Murat Tekir için 45.255.00 TL ve davacı Sündüz Tekir için ise 31.203.00 TL’nin, kaza tarihinden itibaren işleyecek reeskont faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili, kazada ölen sürücü ve işleten için tazminat istenemeyeceğini, yolcu olarak bulunan Öznur Tekir için de oğlu Enes Tekir’e 12.758.00 TL destekten yoksun kalma tazminatı ödendiğini bildirerek, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, toplanan delillere ve bilirkişi raporuna göre, davacıların zarar gören üçüncü kişiler olarak tazminat isteyebilecekleri gerekçesiyle, davanın kabulüne, davacı Enes Tekir için annesi Öznur yönünden 5.113.00 TL, babası İlhan yönünden 12.765.00 TL olmak üzere toplam 17.878.00 TL’nın, davacı Murat için oğlu Burhan yönünden 24.368.00 TL, oğlu İlhan yönünden 20.886.00 TL olmak üzere toplam 45.254.00 TL’nın, davacı Sündüz Tekir için oğlu Burhan yönünden 16.801.00 TL, oğlu İlhan yönünden 14.401.00 TL olmak üzere toplam 31.202.00 TL’nın, 13.11.2006 temerrüt tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiş; hüküm, davalı vekilince temyiz edilmiştir.

Dava, destekten yoksun kalma tazminatı istemine ilişkindir.

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 91/1. maddesinde, “işletenlerin, bu kanunun 85/1 maddesine göre olan sorumluluklarının karşılanmasını sağlamak üzere mali sorumluluk sigortası yaptırmaları zorunludur”. Aynı Yasa’nın 85/1 maddesinde, “bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yararlanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, araç işletenin bu zarardan sorumlu olacağı”, 85/son maddesinde ise, “ işleten ve araç işleticisi teşebbüsün sahibi, aracın sürücüsünün veya aracın kullanılmasına katılan yardımcı kişilerin kusurundan kendi kusuru gibi sorumludur.” hükümlerine yer verilmiştir. Karayolları Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları’nın A-1.maddesinde de, “sigortacı, bu poliçede tanımlanan motorlu aracın işletilmesi sırasında bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına veya bir şeyin zarara uğramasına sebebiyet vermesinden dolayı 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’na göre işletene düşen hukuki sorumluluğu, zorunlu sigorta limitlerine kadar temin eder” şeklinde ifade edilmiştir.

Yukarda açıklanan madde hükümlerinden, Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası; motorlu bir aracın karayolunda işletilmesi sırasında, bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına veya bir şeyin zarara uğramasına neden olması halinde, o aracı işletenin zarara uğrayan 3. kişilere karşı olan sorumluluğunu belli limitler dahilinde karşılamayı amaçlayan ve yasaca yapılması zorunlu kılınan bir zarar sigortası türü olduğu anlaşılmaktadır.

Diğer yandan; aynı Kanun’un 92. maddesinde, Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortasının kapsamı dışında kalan hususlar sıralanmış olup, 92/a maddesinde, “işletenin; eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilere karşı yöneltebileceği talepler” 92/b maddesinde ise, "işletenin, eşinin, usul ve füruunun, kendisini evlat edinme ilişkisi ile bağlı olanların ve birlikte yaşadığı kardeşlerinin mallarına gelen zararlar nedeniyle ileri sürülebilecekleri taleplerin" Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası kapsamı dışında kaldığı belirtilmiştir. Keza, bu maddeye paralel olarak Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortasının Genel Şartları’nın A-3 maddesinde de, ZMSS kapsamı dışında kalan hususlar açıklamıştır.

Bu yasal düzenlemelere göre, destek zararı; ölenin değil üçüncü kişilerin üzerinde doğan dolaylı ve yansıma yolu ile meydana gelen zarardır. İşletenin yakınlarının uğradıkları destek zararlarının trafik sigortacısının sorumluluğu kapsamı dışında kaldığı açıkça Karayolları Trafik Kanunu’nda düzenlenmediği gibi, Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartlarında da, bu yolda bir sınırlamaya yer verilmemiştir.

Hal böyle olunca; işletenin ve sürücünün ölümü nedeniyle onun desteğinden mahrum kalanların, trafik sigortacısından destek tazminatı talebinde bulunabilecekleri ilke olarak benimsenmelidir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, işletenin ve sürücünün kendi kusurundan yararlanmaması gerektiğidir. Yansıma yolu ile zarar görmüş olan destek tazminatı isteyenlerin, kendilerine destek sağlayan kişinin sahip olduğu haktan fazlasına sahip olabilmeleri hukuken mümkün bulunmamaktadır.

Bu durumda, destek tazminatı talebinde bulunulması halinde, davalı zarar sorumlusunun ölenin de birlikte kusuru olduğunu ileri sürerek BK.’nun 44/1 maddesi gereğince tazminatın kusur oranında indirilmesini talep etmesi mümkündür. Zira, destekten yoksun kalma zararının giderilmesi isteminde bulunulması halinde birlikte kusurun varlığı esas itibariyle istemde bulunanın değil, ölenin davranışına göre belirlenir. Dairenin son uygulamaları da bu yöndedir.

Dava konusu olayda; davacıların desteği olan işleten Burhan ile sürücü İlhan tek taraflı kaza sonucu vefat etmiş, sürücünün tam kusurlu olduğu belirlenmiştir. O halde, yukarda açıklanan ilkeler ışığında; işleten ve sürücünün, dolayısıyla destek tazminatında bulunanların kendi kusurlarından yararlanmaları mümkün olamayacağından, davacıların talep ettikleri destekten yoksun kalma tazminatını üstlenmiş olan Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortacısının, davacılar Sündüz ve Murat için İlhan ve Burhan yönünden sorumluluğuna karar verilemez.

Ölen Öznur Tekir, sürücü İlhan’ın eşi olup, davacı Enes de çocuklarıdır. Yukarıdaki açıklamalar ışığında, davacı Enes sadece annesi Öznur’dan dolayı destekten yoksun kalma tazminatı isteyebilir, babası İlhan’dan dolayı isteyemez.

O halde mahkemece, davacı Enes lehine verilen 5.113.00 TL tazminat talebinin kabulüne, diğer davacıların tazminat taleplerinin reddine karar vermek gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir...)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN : Davalı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, destekten yoksun kalma tazminatı istemine ilişkindir.

Davacılardan Murat ve Sündüz, oğlu işleten Burhan ile davacı Enes'in babası sürücü İlhan'ın ve annesi Öznur'un bulunduğu aracın , sürücünün tam kusuru ile meydana gelen tek taraflı trafik kazası sonucu ölümleri nedeniyle desteğinden yoksun kaldıkları iddiasıyla, zorunlu mali sorumluluk sigortacısı davalı şirketten tazminat isteminde bulunmuşlardır.

Davalı sigorta şirketi, zararın sigorta teminatı dışında kaldığını savunmuştur.

Yerel mahkemece, davacıların zarar gören üçüncü kişi konumunda oldukları, ölüm olayı sonucunda davacılarda meydana gelen bedensel zararların zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamında olduğu gerekçesiyle, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Davalı vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yazılı gerekçeyle ve özellikle, davacılar üzerinde doğan zararın, dolaylı ve yansıma yolu ile meydana gelen zarar olduğu; yansıma yoluyla zarar görmüş olan destek tazminatı isteyenlerin, kendisine destek sağlayan kişinin sahip olduğu haktan fazlasına sahip olmalarının mümkün olmadığı, BK.nun 44/I. maddesine göre hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı, davalı sigortacıdan talepte bulunulamayacağı gerekçesiyle, bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Direnme kararını, davalı vekili temyize getirmiştir.

Bozma ve direnme kararlarının kapsamı itibariyle; davalı şirketin zorunlu mali sorumluluk sigortacısı olduğu araçta, davacıların desteği olan sürücü İlhan'ın tam kusuru ile sebebiyet verdiği ve kendisi, eşi ve işleten kardeşi Burhan'ın ölümü sonucunu doğuran trafik kazası nedeniyle; davacıların, oğulları ve babası olan sürücü İlhan ve işleten Burhan'dan dolayı açılan eldeki tazminat davasının, ölenin mirasçıları tarafından destekten yoksun kalmaya dayalı olarak açıldığı, davacıların üçüncü kişi konumunda oldukları, işletenin ve sürücünün yakınlarının uğradıkları destek zararlarının trafik sigortacısının sorumluluğu kapsamı dışında kaldığına ilişkin Kanunda açık bir düzenleme bulunmadığı, yerel mahkeme ile özel daire arasında uyuşmazlık konusu değildir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacıların desteği olan sürücü İlhan'ın tam kusuru ile sebebiyet verdiği ve kendisi, eşi ve işleten kardeşi Burhan'ın ölümü sonucunu doğuran trafik kazası nedeniyle; davacıların oğulları ve babası olan sürücü İlhan ve işleten Burhan'dan dolayı aracın zorunlu mali sorumluluk sigortacısı bulunan davalı şirketten destek tazminatı isteyip isteyemeyecekleri noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle uyuşmazlığa ilişkin hukuki kavram ve kurumlar ile ilgili mevzuatın irdelenmesinde yarar vardır:

İşleten ve araç işleticisinin bağlı bulunduğu teşebbüs sahibinin hukuki sorumluluğu, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu (KTK)’nun 85. maddesinde düzenlenmiştir.

Anılan maddede:

“Bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, motorlu aracın bir teşebbüsün unvanı veya işletme adı altında veya bu teşebbüs tarafından kesilen biletle işletilmesi halinde, motorlu aracın işleteni ve bağlı olduğu teşebbüsün sahibi, doğan zarardan müştereken ve müteselsilen sorumlu olurlar.

Motorlu araç ölüme veya yaralanmaya sebebiyet vermiş ise, kazaya karışan aracın başkalarına devir ve temliki veya üzerinde bir hak tesisini önlemek amacıyla olaya el koyan Cumhuriyet Savcılıklarınca, aracın tescilli olduğu tescil kuruluşuna trafik kaydı üzerine şerh düşülmesi için talimat verilir. Kaza anı ile Cumhuriyet Savcılığınca trafik kaydı üzerine şerh düşülmesi arasında geçen süreler içinde kötü niyetle yapılan araç tescilleri hükümsüz sayılır. Şerhin konulduğu tarihten itibaren bir ay içerisinde, şerhin kaldırıldığına veya devamına ilişkin mahkeme kararı ibraz edilmediği takdirde bu şerh hükümsüz sayılır.

İşletilme halinde olmayan bir motorlu aracın sebep olduğu trafik kazasından dolayı işletenin sorumlu tutulabilmesi için, zarar görenin, kazanın oluşumunda işleten veya eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilere ilişkin bir kusurun varlığını veya araçtaki bozukluğun kazaya sebep olduğunu ispat etmesi gerekir.

İşleten ve araç işleticisi teşebbüs sahibi, hakimin takdirine göre kendi aracının katıldığı bir kazadan sonra yapılan yardım çalışmalarından dolayı yardım edenin maruz kaldığı zarardan da sorumlu tutulabilir. Ancak, bu durumda işletici teşebbüs sahibinin sorumlu kılınabilmesi için kazadan kendisinin sorumlu olması veya yardımın doğrudan doğruya kendisine veya araçta bulunanlara yahut kazaya taraf olan üçüncü kişilere yapılması gerekir.

İşleten ve araç işleticisi teşebbüsün sahibi, aracın sürücüsünün veya aracın kullanılmasına katılan yardımcı kişilerin kusurundan kendi kusuru gibi sorumludur.”

hükmü yer almaktadır.

Özellikle endüstri devrimiyle birlikte ortaya çıkan teknik buluşlar ve makineleşme zarar tehlikesini arttırmış ve artan bu zarar tehlikesini önlemek için kusura dayanan sorumluluğun her zaman yeterli olmayacağı öngörülerek tehlikeli faaliyette bulunanların sebep oldukları zararları gidermesi kabul edilmiştir (Fikret Eren, a.g.e, s. 449 vd.).

Motorlu araçların işletilme tehlikesine karşı, zarar gören üçüncü şahısları, korumak amacıyla getirilmiş olan bu düzenleme ile öngörülen sorumluluğunun bir kusur sorumluluğu olmayıp, sebep sorumluluğu olduğu; böylece araç işletenin sorumluluğunun sebep sorumluluğunun ikinci türü olan tehlike sorumluluğuna ilişkin bulunduğu, öğretide ve yargısal içtihatlarla kabul edilmektedir (Fikret Eren, Borçlar Hukuku, 9. Bası, s. 631 vd.; Ahmet Kılıçoğlu, Borçlar Hukuku, Genişletilmiş 10. Baskı, s. 264 vd).

2918 sayılı Kanunun 86. maddesinde, bu Kanunun 85.maddesinde düzenlenen sorumluluktan kurtulma ve sorumluluğu azaltma koşullarına yer verilmiştir.

Bu düzenlemelere göre, araç işleteni veya araç işleteninin bağlı bulunduğu teşebbüs sahibi, kendisinin veya eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilerin kusuru bulunmaksızın ve araçtaki bozukluk kazayı etkilemiş olmaksızın kazanın bir mücbir sebepten veya zarar görenin veya üçüncü kişinin ağır kusurundan ileri geldiğini ispat ederse sorumluluktan kurtulabilecek; sorumluluktan kurtulamayan işleten veya araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibi ise kazanın oluşunda zarar görenin kusurunun bulunduğunu ispat ederse, hakim, durum ve şartlara göre tazminat miktarını indirebilecektir.

Burada kanun koyucu zarar görenin kusuru nispetinde indirim yapılabileceğini öngörmüş ve indirimi zorunlu tutmayarak hakimin taktirine bırakmıştır. Uygulama ve öğretide de bu husus kabul edilmektedir (S. Ünan, “Ergün A. Çetingil ve Rayegan Kender’e 50. Birlikte Çalışma Yılı Armağanı 2007”, s. 1180).

Kanun koyucu, açıklanan düzenlemeler yanında 2918 sayılı KTK’nun 91. maddesiyle de; işletenin aynı Kanunun 85. maddesinin birinci fıkrasına göre olan sorumluluklarının karşılanmasını sağlamak üzere mali sorumluluk sigortası (Karayolları Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası) yaptırma zorunluluğunu getirmiştir.

Hemen belirtmelidir ki, işletenin sorumluluğu hukuki nitelikçe tehlike sorumluluğuna ilişkin bulunmakla birlikte, işletenin hukuki sorumluluğunu üstlenen zorunlu sigortacının 91.maddede düzenlenen sorumluluğunun ise, sözleşmeye dayalı bir sorumluluk olduğu tartışmasızdır.

Karayolları Trafik Kanunu'nda zorunlu trafik sigortasına ilişkin olarak, sorumluluğun kapsamı yanında, bu kapsam dışında kalan haller de açıkça düzenlenmiştir.

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun “Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Dışında Kalan Hususlar” başlıklı 92. maddesinde:

“Aşağıdaki hususlar, zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamı dışındadırlar.

a) İşletenin; bu Kanun uyarınca eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilere karşı yöneltebileceği talepler,

b) İşletenin; eşinin, usul ve füruunun, kendisine evlat edinme ilişkisi ile bağlı olanların ve birlikte yaşadığı kardeşlerinin mallarına gelen zararlar nedeniyle ileri sürebilecekleri talepler,

c) İşletenin; bu Kanun uyarınca sorumlu tutulmadığı şeye gelen zararlara ilişkin talepler,

d) Bu Kanunun 105 inci maddesinin üçüncü fıkrasına göre zorunlu mali sorumluluk sigortasının teminatı altında yapılacak motorlu araç yarışlarındaki veya yarış denemelerindeki kazalardan doğan talepler,

e) Motorlu araçta taşınan eşyanın uğrayacağı zararlar,

f) Manevi tazminata ilişkin talepler.”

hükmü ile, zorunlu trafik sigortacısının hangi zararlardan sorumlu olmadığı düzenleme altına alınmış; burada örnekseme yoluna gidilmeyip; tek tek ve tahdidi olarak sorumlu olunmayan haller sıralanmıştır.

Bu noktada üzerinde durulması gereken hususlardan ilki, 2918 sayılı KTK’nun 92/b maddesinde yer alan “İşletenin; eşinin, usul ve füruunun, kendisine evlat edinme ilişkisi ile bağlı olanların ve birlikte yaşadığı kardeşlerinin mallarına gelen zararlar nedeniyle ileri sürebilecekleri taleplerin zorunlu mali sorumluluk sigortası (ZMSS) kapsamı dışında olduğuna” ilişkin hükümdür.

Bu hükümle kanun koyucu; tehlike sorumlusu olan işletenin ve dolayısiyle eylemlerinden sorumlu olduğu sürücünün eşinin, usul ve füruunun, kendisine evlat edinme ilişkisi ile bağlı olanların ve birlikte yaşadığı kardeşlerinin mallarına gelen zararları ZMSS kapsamı dışına çıkarmıştır.

Şu haliyle, anılan kişilerin mallarına gelen zararlar dışında kalan ölüm ve yaralanmaya ilişkin cismani zararlar ise, sigortacının sorumluluğu kapsamında bırakılmış; böylece tehlike sorumlusunun yakınlarının dahi belirtilen anlamda sigorta kapsamında olduğu benimsenmiştir.

Durum bu olunca, gerek işletenin gerekse eylemlerinden sorumlu olduğu araç sürücüsünün; eşinin, usul ve füruunun, kendisine evlat edinme ilişkisi ile bağlı olanların ve birlikte yaşadığı kardeşlerinin ölüm veya yaralanmaları halinde bundan kaynaklanan zararlarının zorunlu sigorta kapsamında olduğu kabul edilmelidir.

Nitekim, Hukuk Genel Kurulu’nun 15.06.2011 gün ve 2011/17-142 E, 2011/411 K sayılı ilamı ile 22.02.2011 Tarih,2011/17-787 Esas,2012/92 Karar sayılı ilamlarında; mali sorumluluk sigortası ile sigortalı araç sürücüsünün ve işletenin mirasçılarının açtığı destekten yoksun kalma tazminatı davasında da, Kanunun kapsam dışılığı düzenleyen 92. maddesinde, işletenin ve araç şoförünün desteğinden yoksun kalanların isteyebileceği tazminatların kapsam dışı olduğuna dair bir düzenlemeye yer verilmediği ve sürücünün desteğinden yoksun kalanların üçüncü kişi olduğu kabul edilerek zorunlu mali sorumluluk sigortacısından tazminat talep edebilecekleri benimsenmiştir.

Öte yandan, 2918 sayılı Kanunun 92/a maddesinde yer alan “İşletenin; bu Kanun uyarınca eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilere karşı yöneltebileceği taleplerin zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamı dışında olduğuna” ilişkin hükmü üzerinde de durulmalıdır.

Vurgulamakta yarar vardır ki, bu hüküm işletenin eyleminden sorumlu olduğu kişilere yönelik kendi zararına dayalı talepleri noktasında önem arz etmektedir. Salt sigorta şirketinin dava edildiği ve üçüncü kişinin zararının söz konusu olduğu durumlarda bu hükmün uygulama alanı bulamayacağı açıktır.

Eldeki davada, işletenin kendisine ait araçta yolcu olarak bulunduğu sırada sürücünün tam kusuruyla ölümü sonucu onun desteğinden yoksun kalınması davanın sebebini teşkil etmekte; işletenin yakınları davalı sigortacıdan zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamında destekten yoksun kalma tazminatı istemektedir.

Hemen burada destekten yoksun kalma tazminatının hukuki niteliği üzerinde de durulmalıdır:

Destekten yoksun kalma tazminatı, 818 sayılı Borçlar Kanununun 45/II maddesinde düzenlenmiş olup; "Ölüm neticesi olarak diğer kimseler müteveffanın yardımından mahrum kaldıkları takdirde onların bu zararını da tazmin etmek lazım gelir." şeklinde hükme bağlanmıştır.

Görülmektedir ki, destekten yoksun kalma tazminatının konusu, desteğin yitirilmesi nedeniyle yoksun kalınan zarardır. Buradaki amaç, destekten yoksun kalanların desteğin ölümünden önceki yaşamlarındaki sosyal ve ekonomik durumlarının korunmasıdır. Olaydan sonraki dönemde de, destek olmasa bile, onun zamanındaki gibi aynı şekilde yaşayabilmesi için muhtaç olduğu paranın ödettirilmesidir.

Haksız bir eylem sonucu desteğini yitiren kimse BK'nun 45/II. maddesine dayanarak uğradığı zararın ödetilmesini isteyebilir. Ancak, destekten yoksun kalma tazminatına hükmedilmesi için öncelikle, ölen ile destekten yoksun kalan arasında maddi yönden düzenli ve eylemli bir yardımın varlığı gerekir.

818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 45.maddesinde sözü geçen destek kavramı hukuksal bir ilişkiyi değil, eylemli bir durumu hedef tutar ve ne hısımlığa ne de yasanın nafaka hakkındaki hükümlerine dayanır; sadece eylemli ve düzenli olarak geçimini kısmen veya tamamen sağlayacak şekilde yardım eden ve olayların olağan akışına göre eğer ölüm vuku bulmasaydı, az çok yakın bir gelecekte de bu yardımı sağlayacak olan kimse destek sayılır.

O halde destek sayılabilmek için yardımın eylemli olması ve ölümden sonra da düzenli bir biçimde devam edeceğinin anlaşılması yeterli görülür.

Bununla birlikte destekten yoksun kalan kimse devamlı ve gerçek bir ihtiyaç içerisinde bulunmalıdır. Genel olarak bakım ihtiyacı, sosyal düzeye uygun olan yaşamın devamını sağlamak için gerekli olanaklardan yoksun kalmayı anlatır. Eğer ölenin eylemli olarak baktığı davacı, ölüm yüzünden bu bakımın sağladığı yaşama düzeyinin altına düşmüş olursa, ihtiyaç içerisinde bulunma koşulu gerçekleşmiş sayılır. Burada önemli olan, destekten yoksun kalan kimsenin ve ailesinin temsil ettiği sosyal ve ekonomik düzeye göre normal karşılanan giderlerdir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 21.04.1982 gün, 979/4-1528 E., 1982/412 K. sayılı kararı).

Diğer taraftan, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu'nun 06.03.1978 tarih ve 1/3 sayılı kararının gerekçesinde de:

"Destekten yoksun kalma tazminatının eylemin karşılığı olan bir ceza olmayıp, ölüm sonucu ölenin yardımından yoksun kalan kimsenin muhtaç duruma düşmesini önlemek ve yaşamının, desteğin ölümünden önceki düzeyde tutulması amacına yönelik sosyal karakterde kendine özgü bir tazminat olduğu”

hususu vurgulanmış; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 30.11.2005 gün ve 2005/4-648 E.-2005/691 K. sayılı ilamında da aynı esaslar benimsenmiştir.

Borçlar Kanunu’nun 45/III maddesine göre destekten yoksun kalma tazminatı, desteğin mirasçısı olarak geride bıraktığı kişilere değil, desteğinden yoksun kalanlarına aittir. Destekten yoksun kalma tazminatı isteyebilecek kişiler, mirasçılardan başka kişiler de olabileceği hususunda da herhangi bir ihtilaf yoktur. Murisin trafik kazasından kaynaklanan bir sorumluluğu söz konusu olduğunda ve koşulları oluştuğunda mirasçıları bundan sorumlu olduğu halde, aynı olay nedeniyle destekten yoksun kalan ve fakat mirasçı olmayan kişiler bundan sorumlu değildir (HGK’nun 15.06.2011 gün ve 2011/17-142 E. -411 K. sayılı ilamı).

Bunun yanı sıra davacıların açıklanan sıfatı ve hukuki konumları karşısında, davacılar üzerinde doğan zararın niteliği de belirlenmelidir:

Davacıların destekten yoksun kalma tazminatı talebine dayanak olarak gösterdikleri zarar; işletenin ve sürücünün ölümü sonucunda meydana gelmekle birlikte işleten ve sürücü üzerinde doğan bir zarardan ayrı ve salt onun desteğinden yoksun kalınması olgusuna dayalı, mirasçılık sıfatıyla bağlı olmaksızın uğranılabilen bir zarardır. Böyle bir zararın işletenin ve dolayısıyla sürücünün kendisinin sahip olacağı hakla bir ilişkisi olmadığı gibi, doğrudan işletenin ve sürücünün zararıyla bağlı ve onunla sınırlı bir zarar da değildir. İşletenin ve sürücünün ölümü, zararı doğuran olay olmakla birlikte, zarar doğrudan üçüncü kişi durumundaki destekten yoksun kalanlar üzerinde oluşmuştur. Buradaki zarar, mirasçıların salt bu sıfatla devraldıkları murislerinin uğradığı ve ondan intikal eden bir zarar da değildir.

Hal böyle olunca; aracı kullanan şoförün tam kusuruyla meydana gelen kazada, aynı zamanda onun eyleminden sorumluluğu nedeniyle kendisi de tam kusurlu kabul edilen işletenin ölümü nedeniyle talep edilen destek zararının, ölenin değil, üçüncü kişi durumundaki destek tazminatı isteklilerinin zararı olduğu kabul edilmelidir.

Burada üzerinde durulması gereken diğer bir husus da; kazanın meydana gelmesinde tam kusurlu olan araç şoförünün ve şoförün eylemlerinden sorumlu tutulan ve bu nedenle tam kusurlu olduğu kabul edilen işletenin bu kusurunun, zorunlu trafik sigortacısı aleyhine açılan davanın davacıları olan, üçüncü kişi durumundaki destekten yoksun kalanlara karşı ileri sürülüp sürülemeyeceğidir.

Bilindiği üzere, kural olarak zarar gören, sürücünün trafik kazasının oluşmasında kusurlu bulunması durumunda 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 41.maddesine göre sürücüye, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 85/1 maddesi hükmünce de motorlu araç işletenine karşı dava açabilecektir. Sürücü ile araç işletenin sorumluluğu BK md 51 anlamında dayanışmalıdır.

Kural bu olmakla birlikte, dava açanların sıfatı, davanın hukuksal niteliği ve dayanağı, kusur durumunun davaya etkisinin belirlenmesinde etkilidir.

Eldeki davada da talep destekten yoksun kalma tazminatı olduğuna göre, bu tazminatın yukarıda açıklanan özellikleri gözetilerek işletenin ve sürücünün kusurunun davacıların haklarına ve dolayısıyla da taleplerine etkili olup olmayacağı da davanın bu niteliği gözetilerek çözüme kavuşturulmalıdır.

Destekten yoksun kalma tazminatına dayanak teşkil eden hak, salt miras yoluyla geçen bir hak olsa idi doğrudan işleten üzerinde doğup ondan mirasçılarına intikal edeceğinden, bu yöndeki savunmalar ölenin desteğinden yoksun kalanlara karşı ileri sürülebilecekti. Oysa yukarıda da açıklandığı üzere, destekten yoksun kalma tazminatına konu davacıların zararı, desteklerinin ölümü nedeniyle destekten yoksun kalan sıfatıyla doğrudan kendileri üzerinde doğan zarardır. Bu zarardan doğan hak desteğe ait olmadığına göre, onun kusurunun bu hakka etkili olması da düşünülemez.

Şu hale göre; işletenin ve şoförün, ister kendi kusuru ister bir başkasının kusuru ile olsun salt ölmüş olması, destekten yoksun kalanlar üzerinde doğrudan zarar doğurup; bu zarar gerek Kanun gerek poliçe kapsamıyla teminat dışı bırakılmamış olmakla, davacıların hakkına, desteklerinin kusurunun olması etkili bir unsur olarak kabul edilemeyeceğinden, destekten yoksunluk zararından kaynaklanan hakkın sigortacıdan talep edilmesi olanaklıdır.

Eldeki davada da; davacıların destekleri olan işleten ve sürücü Burhan ve İlhan, sürücü İlhan'ın tam kusuru sonucu meydana gelen trafik kazası sonucu vefat etmiş; davacılar, destekten yoksun kalan sıfatıyla, zorunlu mali sorumluluk sigortacısını hasım göstererek, destekten yoksun kalmaya dayalı tazminat isteminde bulunmuşlardır.

Davacıların üçüncü kişi konumunda oldukları hem mahkeme, hem de özel dairenin kabulünde olduğu gibi, işletenin yakınlarının uğradıkları destek zararlarının trafik sigortacısının sorumluluğu kapsamı dışında kaldığına ilişkin Kanunda ve buna bağlı olarak poliçede açık bir düzenleme bulunmadığı da, uyuşmazlık konusu değildir.

Davacıların uğradıkları zarara bağlı olarak talep ettikleri hak, salt miras yoluyla geçen bir hak olmayıp, bilimsel ve yargısal içtihatlarda kabul edildiği üzere destekten yoksun kalanın şahsında doğrudan doğruya oluşan, asli ve bağımsız bir haktır.

Sonuç itibariyle:

Davacıların ölenin salt mirasçısı sıfatıyla değil, destekten yoksun kalan üçüncü kişi sıfatıyla dava açtıkları, ölüm nedeniyle doğrudan davacılar üzerinde doğan destekten yoksunluk zararının oluşumundaki kusurun davacılara yansıtılamayacağı; dolayısıyla tam kusurlu araç şoförünün ve onun eylemlerinden sorumlu olan işletenin kusurunun, işletenin ve sürücünün desteğinden yoksun kalan davacıları etkilemeyeceği; 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu ve Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları’na göre, aracın zorunlu mali sorumluluk sigortacısı davalı sigorta şirketi, işletenin ve dolayısıyla sürücünün üçüncü kişilere verdiği zararları teminat altına aldığına ve destekten yoksun kalan davacılar da zarar gören üçüncü kişi konumunda bulunduğuna göre, davalı sigorta şirketi zararın tamamından sorumlu olacağından, davacılar davalı sigorta şirketinden destekten yoksun kalma tazminatı isteyebileceklerdir.

O halde, Yerel Mahkemece bu hususa ilişkin olarak direnilmesi uygundur.

Ne var ki, Özel Dairece tazminat miktarına yönelik diğer temyiz itirazları incelenmemiştir.

S O N U Ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, direnme uygun olup; davalı vekilinin tazminat miktarına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 17. HUKUK DAİRESİ’NE GÖNDERİLMESİNE, 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı HUMK'un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 16.01.2013 gününde oy çokluğu ile karar verildi.

T.C.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu
ESAS NO : 2017/17-1315
KARAR NO : 2017/1239
TARİH : 01.11.2017
ÖZET: İşletene karşı açılan destekten yoksun kalma tazminatında ölenin kusurunun tazminat miktarına yansıtılması gerektiğine ilişkin karar.

Taraflar arasındaki “destekten yoksun kalma tazminatı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 04.03.2013 gün ve 2011/333 E.-2013/165 K. sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 16.04.2014 gün ve 2013/9747 E.-2014/13604 K. sayılı kararı ile;

“…Davacılar vekili, davalı kurumda askeri personel olarak görevli olan davacıların murisi Levent görevi nedeniyle davalının işleteni olduğu aracı sevki sırasında meydana gelen kazada vefat ettiğini belirterek destekten yoksun kalma neden ile anne ve babası için ayrı ayrı 1.000,00.-TL olmak üzere toplam 2.000,00.-TL maddi ve yine anne ve baba için ayrı ayrı 20.000,00.-TL, kardeşi Demet için 10.000,00.-TL olmak üzere toplam 50.000,00.-TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile tahsilini talep etmiştir.

Davalı İçişleri Bakanlığı vekili, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, iddia, savunma, toplanan kanıtlara ve benimsenen bilirkişi raporuna göre; davanın hizmet kusuruna dayalı olarak açılmadığı, olayda davacılar desteği Levent'in %70 oranında kusurlu olduğu, bu durumda destek Levent'in tamamen kendi kusuru ile diğer araç sürücüsünün ortak kusuru sonucu kazaya neden oldukları, olayın meydana gelmesinde davalı idarenin her hangi bir hizmet kusurunun bulunmadığı, davalı idarenin işleten sıfatı ile de her hangi bir sorumluluğunun bulunmadığı, desteğin ağır kusuru sonucu meydana gelen kaza nedeni ile işletenin sorumluluğu yönünden illiyet bağının kesildiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava davacılar murisinin ölümü nedeni ile Borçlar Kanunu'nun 45. maddesi (6098 sayılı TBK m. 53) gereğince destekten yoksun kalma tazminatı ve BK m. 47 (6098 sayılı TBK m. 56) manevi tazminat istemine ilişkindir.

Taraflar arasındaki ihtilafın ortaya konulması ve nitelendirilmesi için davacılar ile davalı arasındaki hukuki ilişkinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Davacılar vefat eden Levent Alataş'ın desteğini yitirdiklerini ileri süren anne, baba ve manevi tazminat talep eden kardeş, davalı ise Levent Alataş'ın görevli olduğu kurum olup kaza sırasında davalı kuruma ait aracı sevk ve idare etmekte idi. Bu bakımdan davacılar yönünden davalı kurum “adam çalıştıran” olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Davalının sorumluluğunun nitelendirilmesi için ise 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 85. maddesi gereğince işletenin sorumluluğu, Borçlar Kanunu'nun 55. maddesi gereğince adam çalıştıranın sorumluluğu ve yine BK'nın 45. maddesi uyarınca destekten yoksun kalma zararının değerlendirilmesi gerekmektedir.

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 85/1. maddesinde, “bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yararlanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, araç işletenin bu zarardan sorumlu olacağı”, aynı yasanın 85/son maddesinde ise, “işleten ve araç işleticisi teşebbüsün sahibi, aracın sürücüsünün veya aracın kullanılmasına katılan yardımcı kişilerin kusurundan kendi kusuru gibi sorumludur” hükümlerine yer verilmiştir.

Motorlu araçların işletilme tehlikesine karşı, zarar gören üçüncü şahısları, korumak amacıyla getirilmiş olan bu düzenleme ile öngörülen sorumluluğunun bir kusur sorumluluğu olmayıp, sebep sorumluluğu olduğu; böylece araç işletenin sorumluluğunun sebep sorumluluğunun ikinci türü olan tehlike sorumluluğuna ilişkin bulunduğu, öğretide ve yargısal içtihatlarla kabul edilmektedir (EREN Fikret, Borçlar Hukuku, 9. B, s. 631 vd.; KILIÇOĞLU Ahmet, Borçlar Hukuku, 10. B., s. 264 vd.).

2918 sayılı Kanunun 86. maddesinde ise, bu Kanun’un 85. maddesinde düzenlenen sorumluluktan kurtulma ve sorumluluğu azaltma koşullarına yer verilmiştir.

Bu düzenlemelere göre, araç işleteni veya araç işleteninin bağlı bulunduğu teşebbüs sahibi, kendisinin veya eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilerin kusuru bulunmaksızın ve araçtaki bozukluk kazayı etkilemiş olmaksızın kazanın bir mücbir sebepten veya zarar görenin veya üçüncü kişinin ağır kusurundan ileri geldiğini ispat ederse sorumluluktan kurtulabilecek; sorumluluktan kurtulamayan işleten veya araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibi ise kazanın oluşunda zarar görenin kusurunun bulunduğunu ispat ederse, hakim, durum ve şartlara göre tazminat miktarını indirebilecektir.

Burada kanun koyucu zarar görenin kusuru nispetinde indirim yapılabileceğini öngörmüş ve indirimi zorunlu tutmayarak hâkimin taktirine bırakmıştır. Uygulama ve öğretide de (S. Ünan, “Ergün A. Çetingil ve Rayegan Kender’e 50. Birlikte Çalışma Yılı Armağanı 2007”, s. 1180) bu husus kabul edilmektedir.

Sürücü ile işleten arasındaki sorumluluk ilişkisinin 2918 sayılı Kanun'da düzenlenmediği gözönüne alındığında genel hükümlere çerçevesinde aralarındaki sorumluluğun ele alınması gerekmektedir. Yukarıda da değinildiği gibi davalı kurumda görevli olan Levent Aktaş'ın destek ve manevi zarar talebinde bulunan davacılar yönünden “adam çalıştıran” olarak değerlendirilmesi gerektiği söylenebilir.

Adam çalıştıranın sorumluluğu ( 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun “İstihdam edenlerin mes’uliyeti” başlığı altında düzenlenen 55. maddesinde, “Başkalarını istihdam eden kimse, maiyetinde istihdam ettiği kimselerin ve amelesinin hizmetlerini ifa ettikleri esnada yaptıkları zarardan mes’uldür” hükmü öngörülmüştür.

Anılan madde de deyimini bulan, istihdam edenlerin, müstahdemlerinin eylemlerinden sorumlu tutulmaları ilkesi, kendi yararı için başkasını çalıştıran kimsenin, bu işin ifasından meydana gelecek zarar tehlikesini bazı şartlar altında üzerine alması esasına dayanır. İstihdam edenlerin sorumluluğu hakkında gerek doktrinde gerek içtihatlardaki (27.03.1957 gün ve 1/3; 22.06.1966 gün ve 7/7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararları) baskın görüş bunların kusursuz bir sorumluluğa tabi tutulmaları doğrultusundadır. İş gördürenin sorumluluğunun kaynağı, göstermekle yükümlü olduğu özenle iş görme (ihtimam) ödevinin ihlalidir. Sorumluluğun kökü, bizzat sorumlu şahsın ya da şahısların durumundadır. İstihdam eden, müstahdem veya işçilerini seçerken, onları çalıştırırken, başkalarına zarar vermemelerini sağlamakla ve buna dikkat ve özen göstermekle yükümlüdür. Esasen istihdam edenin sorumluluğunun dayanağı, onun müstahdeme nezaret ve özen hususundaki objektif vazifesinin ihlali teşkil eder. Yukarıda belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararından da anlaşılacağı gibi Borçlar Kanununun 55. maddesi gereğince adam kullananın sorumlu tutulabilmesi için, kendisinin kusuru şart olmadığı gibi, kullandığı adamın dahi kusuru kanuni şartlardan değildir.

Bu noktada, Borçlar Kanununun 55. maddesinde düzenlenen “adam çalıştıranın sorumluluğu” için, somut olayda “adam çalıştırma ilişkisi” ile “çalıştırılanın hizmetini yerine getirirken hukuka aykırı bir eylemle zarar vermesi” unsurlarının gerçekleşmesi zorunludur.

Adam çalıştırma ilişkisi için çalıştırılanın, çalıştıranın buyruğu altında olması, onun gözetiminde işi yapması ve onun talimatıyla bağlı bulunması gerekir. Bunun yanında meydana gelen zararın müstahdemin istihdam edenin maksatları için bir hizmetin görüldüğü sırada doğmuş olması zorunludur. Başka bir deyişle, müstahdeme gördürülen hizmetle zarar arasında “gaye ve görev bakımından” çok sıkı bir münasebet olmalıdır. Bu bakımdan hizmetin ifası ile zararın ikaı arasındaki zaman ve yer bağlılığı ve zararın istihdam edenin hizmetin görülmesi için verdiği vasıta ile meydana getirilmesi hizmetin icrası esnasında zararın meydana geldiğini bir karine, emare olarak kabul edilebilirse de, daima bu unsurlara isnat etmek doğru sonuç vermez. Bu nedenle, bu dış görünüş unsurlarından ziyade, zarar verici fiilin, istihdam edenin müstahdeme kendi gayesi için tevdi ettiği hizmetlerin ifası alanında işlenmiş olması nazara alınır.

Somut olayda, zararı doğuran olayın işverenin işinin görüldüğü, işverenin emir ve talimatı dahilinde hareket edildiği sırada ve hizmetle ilgili olarak oluşmuş olup, hukuka aykırı eylem ile zarar arasında uygun nedensellik bağı bulunduğu hususunda taraflar arasında ihtilaf bulunmamaktadır. İstihdam eden BK'nın 55. maddesinde öngörülen sorumluluktan “hal ve şartların gerektirdiği bütün dikkat ve özeni gösterdiğini ispat etmesi” ya da “illiyet bağının kesilmesi” halinde kurtulabilir.

Destekten yoksun kalma tazminatı ise, BK'nın 45/II. maddesinde düzenlenmiş olup; "Ölüm neticesi olarak diğer kimseler müteveffanın yardımından mahrum kaldıkları takdirde onların bu zararını da tazmin etmek lazım gelir" şeklinde hükme bağlanmıştır.

Görülmektedir ki, destekten yoksun kalma tazminatının konusu, desteğin yitirilmesi nedeniyle yoksun kalınan zarardır. Buradaki amaç, destekten yoksun kalanların desteğin ölümünden önceki yaşamlarındaki sosyal ve ekonomik durumlarının korunmasıdır. Olaydan sonraki dönemde de, destek olmasa bile, onun zamanındaki gibi aynı şekilde yaşayabilmesi için muhtaç olduğu paranın ödettirilmesidir.

Haksız bir eylem sonucu desteğini yitiren kimse BK'nın 45/II. maddesine dayanarak uğradığı zararın ödetilmesini isteyebilir. Ancak, destekten yoksun kalma tazminatına hükmedilmesi için öncelikle, ölen ile destekten yoksun kalan arasında maddi yönden düzenli ve eylemli bir yardımın varlığı gerekir.

Borçlar Kanunu’nun 45. maddesinde sözü geçen destek kavramı hukuksal bir ilişkiyi değil, eylemli bir durumu hedef tutar ve ne hısımlığa ne de yasanın nafaka hakkındaki hükümlerine dayanır; sadece eylemli ve düzenli olarak geçimini kısmen veya tamamen sağlayacak şekilde yardım eden ve olayların olağan akışına göre eğer ölüm vuku bulmasaydı, az çok yakın bir gelecekte de bu yardımı sağlayacak olan kimse destek sayılır.

O halde, destek sayılabilmek için yardımın eylemli olması ve ölümden sonra da düzenli bir biçimde devam edeceğinin anlaşılması yeterli görülür.

Bununla birlikte, destekten yoksun kalan kimse devamlı ve gerçek bir ihtiyaç içerisinde bulunmalıdır. Genel olarak bakım ihtiyacı, sosyal düzeye uygun olan yaşamın devamını sağlamak için gerekli olanaklardan yoksun kalmayı anlatır. Eğer ölenin eylemli olarak baktığı davacı, ölüm yüzünden bu bakımın sağladığı yaşama düzeyinin altına düşmüş olursa, ihtiyaç bulunma koşulu gerçekleşmiş sayılır. Burada önemli olan, destekten yoksun kalan kimsenin ve ailesinin temsil ettiği sosyal ve ekonomik düzeye göre normal karşılanan giderlerdir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 21.04.1982 gün, 979/4-1528 E., 1982/412 K. sayılı kararı).

Diğer taraftan, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu'nun 06.03.1978 tarih ve 1/3 sayılı kararının gerekçesinde de: "Destekten yoksun kalma tazminatının eylemin karşılığı olan bir ceza olmayıp, ölüm sonucu ölenin yardımından yoksun kalan kimsenin muhtaç duruma düşmesini önlemek ve yaşamının desteğin ölümünden önceki düzeyde tutulması amacına yönelik sosyal karakterde kendine özgü bir tazminat olduğu” hususu vurgulanmış; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 30.11.2005 gün ve 2005/4-648 E.-2005/691 K. sayılı ilamında da aynı esaslar benimsenmiştir.

Önemle vurgulanmalıdır ki, Borçlar Kanunu’nun 45/III. maddesine göre destekten yoksun kalma tazminatı, desteğin mirasçısı olarak geride bıraktığı kişilere değil, desteğinden yoksun kalanlarına aittir. Destekten yoksun kalma tazminatı isteyebilecek kişiler, mirasçılardan başka kişiler de olabileceği hususunda da herhangi bir ihtilaf yoktur. Murisin trafik kazasından kaynaklanan bir sorumluluğu söz konusu olduğunda ve koşulları oluştuğunda mirasçıları bundan sorumlu olduğu halde, aynı olay nedeniyle destekten yoksun kalan ve fakat mirasçı olmayan kişiler bundan sorumlu değildir (YHGK., 15.06.2011 gün ve 2011/17-142 E. - 411 K. sayılı ilamı).

Davacıların destekten yoksun kalma tazminatı talebine dayanak olarak gösterdikleri zarar; sürücü desteğin ölümü sonucunda meydana gelmekle birlikte vefat eden (sürücü) üzerinde doğan bir zarardan ayrı ve salt onun desteğinden yoksun kalınması olgusuna dayalı, mirasçılık sıfatıyla bağlı olmaksızın uğranılabilen bir zarardır. Böyle bir zararın vefat edenin (sürücünün) kendisinin sahip olacağı hakla bir ilişkisi olmadığı gibi, doğrudan vefat edenin (sürücünün) zararıyla bağlı ve onunla sınırlı bir zarar da değildir. Sürücünün ölümü zararı doğuran olay olmakla birlikte, zarar doğrudan üçüncü kişi durumundaki destekten yoksun kalanlar üzerinde oluşmuştur. Buradaki zarar, mirasçıların salt bu sıfatla devraldıkları murislerinin uğradığı ve ondan intikal eden bir zarar da değildir.

Destekten yoksun kalma tazminatına dayanak teşkil eden hak, salt miras yoluyla geçen bir hak olsa idi doğrudan vefat eden (sürücü) üzerinde doğup ondan mirasçılarına intikal edeceğinden, bu yöndeki savunmalar ölenin desteğinden yoksun kalanlara karşı ileri sürülebilecekti. Oysa yukarıda da açıklandığı üzere, destekten yoksun kalma tazminatına konu davacıların zararı, desteklerinin ölümü nedeniyle destekten yoksun kalan sıfatıyla doğrudan kendileri üzerinde doğan zarardır. Bu zarardan doğan hak desteğe ait olmadığına göre, onun kusurunun bu hakka etkili olması da düşünülemez.

Yukarıda yapılan açıklamalar değerlendirildiğinde adam çalıştıran olarak 3. kişilere karşı sorumluluğu bulunan davalı kurumun sorumlu tutulabilmesi için, kendisinin kusuru şart olmadığı gibi, kullandığı adamın dahi kusuru kanuni şartlardan olmadığı, bunun yanında destekten yoksunluk zararının doğrudan üçüncü kişi durumundaki destekten yoksun kalanlar üzerinde oluştuğu ve bu zarardan doğan hak desteğe ait olmadığına göre, onun kusurunun da bu anlamda hakka etkisinin olamayacağı, ayrıca mahkemece davacılar desteğinin meydana gelen olayda ağır kusurlu olduğu ve illiyet bağının kesildiği değerlendirilmiş ise de söz konusu kazada kazaya karışan diğer araç sürücüsünün de kusurunun bulunduğu göz önüne alındığında ağır kusur ve illiyet bağının kesildiği sonucuna varılamayacağı dikkate alınarak yukarıda sözü edilen bu hukuki durumların değerlendirilmesi ile varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve değerlendirme ile karar verildiği…”

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacılar vekili

HUKUK GENEL KURUL KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava destekten yoksun kalma tazminatı ile manevi tazminatın tahsili istemine ilişkindir.

Davalı vekili olayın meydana gelmesinde idareye atfedilecek kusur bulunmadığını, davalıların desteğinin tam kusurlu olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

Yerel mahkemece uyuşmazlığa konu kazanın meydana gelmesinde idareye atfedilebilecek hizmet kusuru olmadığı, ayrıca davacıların murisinin % 70 oranındaki ağır kusuruyla meydana gelen kazada işletenin sorumluluğu yönünden illiyet bağının kesildiği gerekçeleriyle davanın reddine dair verilen karar, davacılar vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda yazılı gerekçe ile bozulmuştur.

Yerel mahkeme davacıların idarenin hizmet kusuruna dayanmadığı gibi kusursuz sorumluluk hâli olan adam çalıştıranın sorumluluğunda; adam çalıştıran çalışanın üçüncü kişilere verdiği zarardan sorumlu tutulabileceği, somut olayda davalının çalışanı ve davacıların desteği olan kişinin ve dava dışı tır sürücüsünün kusuru ile kazanın meydana geldiği bu nedenle davada adam çalıştıranın sorumluluğunu gerektiren şartların mevcut olmadığı belirtilmek suretiyle önceki hükümde direnilmiştir.

Direnme kararını davacılar vekili temyize getirmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, araç sürücüsü olan davacılar desteğinin %70 oranında kusurlu olduğu trafik kazası neticesinde ölümü nedeniyle, onun desteğinden yoksun kalan davacıların, davalı idareden destekten yoksun kalma tazminatı isteyip isteyemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce, yerel mahkemece verilen ilk kararda 5.750,00 TL vekalet ücretinin davacılardan alınarak davalıya verilmesine şeklinde hüküm kurulmasına rağmen, Özel Dairenin bozma kararından sonra direnme kararında “Davalı kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi (AAÜT) gereğince reddedilen manevi tazminat yönünden hesaplanan 1.500,00 TL vekâlet ücretinin davacılardan alınarak davalıya verilmesine” ve “Davalı kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden (AAÜT) gereğince reddedilen maddi tazminat yönünden hesaplanan 2.513,04 TL vekâlet ücretinin davacılardan alınarak davalıya verilmesine,” şeklinde hüküm kurulmak suretiyle toplamda 4.013,04 TL vekâlet ücretine hükmolunmasının, davalının direnme kararını temyiz etmediği de dikkate alındığında, mahkemece usulüne uygun bir direnme kararı olup olmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmış, Kurul tarafından vekâlet ücretine ilişkin kısmın davalı tarafından temyiz edilmediği, bu nedenle ön sorunun bulunmadığı hususu oy birliği ile kabul edilerek işin esasının incelenmesine geçilmiştir.

Konuyu aydınlatmak açısında öncelikle destekten yoksun kalma tazminatının hukuki niteliğinin ne olduğu hususu üzerinde durulmalıdır.

Sorumluluk hukukunun en önemli amacı, kişinin mal varlığında iradesi dışında meydana gelmiş eksilmeyi ayni veya nakdi olarak gidermektir. Zararın tazminini talep etmek hakkı doğrudan zarar görene tanınmıştır. Doğrudan zarar görenin dışında üçüncü bir kişinin tazminat talebinde bulunma hakkı, kural olarak yoktur. Bu sebeple sözleşme dışı sorumluluk hukukunda üçüncü bir kişinin maruz kaldığı yansıma zararı, prensip olarak, tazmin edilemez niteliktedir. Zira sorumluluk hukukunun temel kurallarından birini, tazminat talebinde bulunabilecek olan kişi veya kişilerin sadece doğrudan zarara uğrayanlar olması oluşturur.

Bu kurala 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 45. maddesinin ikinci fıkrasında "Ölüm neticesi olarak diğer kimseler müteveffanın yardımından mahrum kaldıkları takdirde, onların bu zararını da tazmin etmek lazım gelir" denilmek suretiyle mağdurun ölümü sonucunda yansıma zararına uğrayan kişilerin zararlarının tazmin edilmesine istisnai de olsa imkân tanınmıştır. Böylece ölüm ile sonuçlanan haksız fiil nedeniyle; ölenin yardımından, desteğinden mahrum kalanların tazmin edilmesini talep edebilecekleri bir zararları olduklarını kabul etmiştir.

Desteğin destekte bulunduğu kişinin murisi olması veya aynı aile içerisinde yer alması şart değildir. Önemli olan desteğin para, hizmet veya ayni olarak sürekli, düzenli ve karşılıksız bir şekilde desteklediği kişiye yardımlarda bulunmasıdır.

Bir kişinin başka bir kişiye desteği olup olmadığı fiili duruma göre belirlenecektir. Bir kişiye fiilen sürekli ve düzenli olarak bakan veya hayatın olağan akışı içerisinde o kişiye bu şekilde bakma olasılığı çok yüksek olan kişi, o şahsın desteğidir (Gökyayla, K. E.: Destekten Yoksun Kalma Tazminatı, Ankara, 2004, s. 25).

Desteğin yasal bir zorunluluktan kaynaklanıp kaynaklanmadığı desteğin varlığını tespit açısından önemli değildir (Gürsoy, K. T.: “Destekten Yoksun Kalma Tazminatı”, AÜHFD., 1972, C.:29, s. 147). Desteğin destek olunana yaptığı yardımın kanuni veya sözleşmeden doğan bir borcun ifası niteliğinde olmasına da gerek yoktur. Desteklenen kişinin tazminat isteme hakkına sahip olabilmesi için, destek sayılan kimsenin ya fiilen ilgiliye bir yardımda bulunması, bakması veya ileride böyle bir yardım veya bakma olasılığının ciddi bir biçimde mevcut olması gerekir (Gürsoy, s. 146). Nitekim Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu`nun 06.03.1978 tarih ve 1/3 sayılı kararının gerekçesinde de: "Destekten Yoksun Kalma Tazminatının eylemin karşılığı olan bir ceza olmayıp, ölüm sonucu ölenin yardımından yoksun kalan kimsenin muhtaç duruma düşmesini önlemek ve yaşamının, desteğin ölümünden önceki düzeyde tutulması amacına yönelik sosyal karakterde kendine özgü bir tazminat olduğu” hususu vurgulanmış; Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 30.11.2005 gün ve 2005/4-648 E.-2005/691 K. sayılı ilamında da aynı esaslar benimsenmiştir.

Yeri gelmişken davacılar üzerinde doğan zararın niteliği de belirlenmelidir:

Davacıların destekten yoksun kalma tazminatı talebine dayanak olarak gösterdikleri zarar murisin ölümü sonucunda meydana gelmekle birlikte muris üzerinde doğan bir zarardan ayrı ve salt onun desteğinden yoksun kalınması olgusuna dayalı, mirasçılık sıfatıyla bağlı olmaksızın uğranılabilen bir zarardır. Böyle bir zararın murisin kendisinin sahip olacağı hakla bir ilişkisi olmadığı gibi doğrudan murisin zararıyla bağlı ve onunla sınırlı bir zarar da değildir. Murisin ölümü zararı doğuran olay olmakla birlikte, zarar doğrudan üçüncü kişi durumundaki destekten yoksun kalanlar üzerinde oluşmuştur. Buradaki zarar, mirasçıların salt bu sıfatla devraldıkları murislerinin uğradığı ve ondan intikal eden bir zarar da değildir.

Talep edilen destek zararı, ölenin değil üçüncü kişilerin üzerinde doğan dolaylı ve yansıma yolu ile meydana gelen zarardır.

Bu hâlde üzerinde durulması gereken en önemli husus, araç şoförünün (desteğin) kazanın meydana gelmesinde tam veya kısmi kusurlu olmasının, üçüncü kişi durumunda bulunan desteğinden yoksun kalanlara karşı ileri sürülüp sürülemeyeceğidir.

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun (KTK) 85. maddesi, işleten ve araç işleticisinin bağlı bulunduğu teşebbüs sahibinin hukuki sorumluluğunu düzenlemiştir. Motorlu araçların işletilme tehlikesine karşı zarar gören üçüncü şahısları korumak amacıyla getirilmiş bulunan bu düzenleme ile öngörülen sorumluluğunun bir kusur sorumluluğu olmayıp, sebep sorumluluğu olduğu ve araç işletenin sorumluluğunun, sebep sorumluluğunun ikinci türü olan tehlike sorumluluğu olduğu hususu bilimsel ve yargısal içtihatlarla kabul edilmektedir (Eren, F.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 14. b, s.670; Kılıçoğlu,A.: Borçlar Hukuku Genişletilmiş 17. B, Ankara 2013, s.366 vd).

Anılan maddede değinildiği üzere, işletenin nelerden sorumlu olduğu öngörülmüş, 86. maddede ise, işleten veya araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibi, kendisinin veya eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilerin kusuru bulunmaksızın ve araçtaki bir bozukluk kazayı etkilemiş olmaksızın, kazanın bir mücbir sebepten veya zarar görenin veya bir üçüncü kişinin ağır kusurundan ileri geldiğini ispat ederse sorumluluktan kurtulur hükmü ile işletenin sorumluluktan kurtulma halleri düzenlenmiştir.

BK.’nun 44. maddesi hükmüne göre ise zarar gören taraf, zararın doğmasına veya zararın artmasına sebep olmuş ise hâkim zarar ve ziyan miktarını indirebileceği veya zarar ve ziyan konusunda hüküm kurmaktan sarfınazar edebilecektir.

Yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler ışığında bir motorlu aracın işletilmesinin bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına neden olması halinde araç işleteninin bu zarardan sorumlu olacağı düzenlendiğine göre, ilke olarak sürücünün (desteğin) ölümünden işletenin sorumlu olduğu, dolayısıyla davacıların işletenden talepte bulunma haklarının bulunduğu kabul edilmelidir. Yansıma yoluyla zarar görmüş olan destek tazminatı isteyenlerin, kendisine destek sağlayan kişinin sahip olduğu haktan fazlasına sahip olmaları mümkün değildir. Nitekim BK’nun 44/I. maddesi, hiç kimse kendi kusurundan yararlanamaz ilkesine dayanmaktadır. Zararın artmasına veya doğmasına sebep olan kişi sonuçlarına da kendisi katlanmalıdır. Diğer bir deyişle, nasıl ki desteğin ölümü sebebiyle meydana gelen zararın yansıma yoluyla destek görenleri etkilediği kabul ediliyorsa, desteğin kusurlu davranışlarının da aynı şekilde destek görenlere yansıyacağının kabul edilmesi gerekir. Zira zarara uğramamak için gerekli özeni göstermeyen veya hatta zararın meydana gelmesini isteyen kimse, bu hareket tarzının sonuçlarına katlanmalı ve bu davranışının zararın meydana gelmesinde oynadığı role, etkisine ve derecesine göre zararı kısmen veya tamamen üzerine almalıdır. Çünkü kendi kusuruyla sebebiyet verdiği ya da artmasına neden olduğu zararın ödettirilmesini istemek Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde düzenlenen doğruluk ve dürüstlük kurallarına aykırı olacaktır.

O halde somut olayda objektif iyi niyet kurallarına (TMK m.2) göre davacıların murisinin %70 kusuruyla meydana gelen kaza sonucu ölümü nedeni ile davacıların talep ettikleri destekten yoksunluk tazminatından işletenin sorumlu olmadığı kabul edilmelidir.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında destekten yoksun kalma tazminatının yansıma zararı olması nedeniyle desteğin kusurunun davacılara karşı ileri sürülemeyeceği ve bozma kararının yerinde olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

Tüm bu nedenlerle yerel mahkemenin yazılı şekilde karar vermesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir.

SONUÇ: Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile yukarıda açıklanan nedenlerle direnme kararının ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başka harç alınmasına yer olmadığına, karar düzeltme yolu açık olmak üzere 01.11.2017 gününde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi.

9 Mayıs 2018 Çarşamba

NAMA İFA DAVALARINDA MAHKEMELERCE ALINACAK HARÇ


NAMA İFA DAVALARINDA
MAHKEMELERCE ALINACAK HARÇ

I. GİRİŞ:

Bu kısa makalemizde nama ifa davası olarak bilinen müteahhidin eksik bıraktığı işin tamamlanması için kendisine yetki verilmesini isteyen mal sahiplerinin açacağı davalarda nispi harcın ne şekilde hesaplanacağını açıklayacağız.

II. NAMA İFA TALEBİNİN HUKUKİ NİTELİĞİ:

Müteahhitle kat karşılığı inşaat sözleşmesi yapan iş sahibi inşaatın süresi içerisinde bitirilmemesi durumunda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 113’üncü maddesinin birinci fıkrasının verdiği yetkiyi kullanarak müteahhit adına inşaatın yapılması ya da yaptırılması için mahkemeden talepte bulunabilir. 113’üncü madde Yapma borcu, borçlu tarafından ifa edilmediği takdirde alacaklı, masrafı borçluya ait olmak üzere edimin kendisi veya başkası tarafından ifasına izin verilmesini isteyebilir; her türlü giderim isteme hakkı saklıdır.” hükmünü içermektedir. Bu maddeden kaynaklanan yetkiyi iş sahibi dört şekilde kullanabilir.

  1. İş sahibinin, müteahhit namına inşaatın kendisi tarafından yapılmasına izin verilmesini talep edip, davada başkaca bir isteği bulunmaması,
  2. İş sahibinin, müteahhit namına inşaatın kendisi tarafından yapılmasına izin verilmesi talebi ile birlikte, inşaatın noksanlığı yönünden sarfı gereken masrafında müteahhitten tahsilinin dava edilmesi,
  3. Müteahhit namına inşaatın kendisi tarafından yapılmasına izin verilmesi talebi ile birlikte, yapılacak işin giderini karşılayabilmek üzere, inşaatın gerçek giderleri yönünden fazlaya ilişkin hakkını mahfuz tutarak, dava tarihindeki rayiç fiyatlara göre inşaat masrafının talep edilmesi,
  4. İhale ile verilen işlerde nama ifanın aynı koşullarla ve makul süre içinde yapılması. (Cengiz Kostakoğlu; İnşaat Hukuku ve Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri; Beta Yayıncılık; 2015; s. 584)

III. NİSPİ HARCIN HESAPLANMASI:

Bu dört dava türünde nispi harcın hangi esaslara göre belirleneceğini tam metnini aşağıya aldığımız Yargıtay 23. Hukuk Dairesi tespit etmiştir. Yargıtay 23. HD kararında “Gecikme tazminatı ve nama ifaya izin taleplerini içeren iş bu davada harç gecikme tazminatı ve eksik iş bedeli toplamı üzerinden hesap edilmesi gerekirken, ayrıca satışına izin istenilen taşınmazlar, yıkım ve taşıma bedelinin de eklenmek sureti ile harcın hesaplanması da bozmayı gerektirmiştir.” tespitinde bulunmuştur. Dolayısıyla talep edilen bütün kalemlerin bedelinin hesaplaması keşif ve bilirkişi incelemesi yoluyla yapılmalı ve bundan sonra eksik harç tamamlatılmalıdır.

Buna göre önce keşif kararı alınacak. Daha sonra dosya inşaat mühendisi bilirkişiye verilerek müteahhidin eksik bıraktığı işlerin bedeli hesaplanacaktır. Nama ifa yetkisi istenen kısım da müteahhidin eksik bıraktığı işlerdir. Eksik bırakılan işlerin miktarı üzerinden nispi harç hesaplanacaktır. Eğer davacının gecikme tazminatı, yıkım ve taşıma bedeli gibi talepleri de varsa bunların bedeli de nispi harcın hesabında dikkate alınacaktır.

IV. YARGITAY KARARI:

T.C.
YARGITAY
23. Hukuk Dairesi

ESAS NO : 2016/6479
KARAR NO : 2017/3572
TARİH : 04.12.2017

Taraflar arasındaki alacak, satışa izin davalarının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı asıl ve birleşen davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde asıl ve birleşen davada davalı kooperatif vekili ve katılma yolu ile davacılar vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

- K A R A R -

Asıl davada davacılar vekili, davacı arsa sahipleri ile davalı arsa sahipleri ve davalı yüklenici kooperatif arasında düzenlenen 21.05.1999 tarihli düzenleme şeklinde gayrimenkul satış vaadi ve arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesi gereği davalının inşaatları 30 ayda tamamlaması ve iskân ruhsatını alması gerekirken almadığını iddia ederek, kira tazminatına karar verilmesini ve yapılmayan inşaatlar açısından ise sözleşme uyarınca yükleniciye kalan bir kısım bağımsız bölümlerin satılarak nama ifaya izin verilmesini talep etmiştir.

Asıl davada arsa sahibi davalılar, kendilerinin de arsa sahibi olduklarını ve mağdur olmaları nedeniyle davacı konumunda olmaları gerektiğini savunarak davanın reddini istemiştir.

Asıl ve birleşen davada davalı kooperatif vekili, zamanaşımı ve usul bakımından itirazda bulunduklarını, temerrüt koşullarının gerçekleşmediğini, davacıların kendi edimlerini yerine getirmediklerini, bölgede kat karşılığı inşaat için rayiç değerin %15 olmasına rağmen %40 karşılığı sözleşme yapıldığını, taraflar arasındaki sözleşmenin uyarlanmasını talep ettiklerini, halihazır şartlarda sözleşmenin ifasının imkansız olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, benimsenen bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre; inşaatın yüklenici tarafından süresinde bitirilmediği bu nedenle kira tazminatına hak kazanıldığı, ayrıca tamamlanmayan inşaatların yapımı konusunda nama ifaya izin talebinin yerinde olduğu gerekçesi ile davanın kabulü ile eksik işler için nama ifaya izin ve yetki verilmesine, 39555 ada 9 parselin satışına izin verilmesine, bedelin yetmemesi halinde 39552 ada 9 parseldeki sırasıyla 1, 2, 3 sayılı bağımsız bölümlerin satışına izin verilmesine karar verilmiştir.

Kararı, asıl ve birleşen davada davalı kooperatif vekili ve katılma yolu ile davacılar vekili temyiz etmiştir.

1) Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere göre, asıl ve birleşen davada davacılar vekilinin tüm, asıl ve birleşen davada davalı S.S. Yenimizan Konut Yapı Kooperatifi vekilinin aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

2) Asıl ve birleşen dava arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesine dayanan gecikme tazminatı ve nama ifaya izin talebine ilişkindir. Davalı kooperatif vekili zamanaşımı itirazında bulunulmuş olmasına rağmen asıl davada mahkemece bu hususta olumlu veya olumsuz bir karar verilmeden gecikme tazminatı hesabında zamanaşımının dikkate alınmaması doğru olmamıştır.

3) Mahkemece eksik işlerin tamamlanması için nama ifaya izin ve yetki verilerek 39555 Ada 9 parseldeki taşınmazın satışınıza izin verilmiş ise de bilirkişi raporları ile sabit olduğu üzere bu taşınmaz üzerinde inşaat vardır ve alınan raporlar ile taşınmaz üzerindeki inşaat için ruhsat alınıp alınamayacağı net olarak tespit edilememiştir. Bu durumda mahkemece, sözleşme hükümlerine göre kooperatife isabet eden, halen 3. kişilere devredilmemiş ve eksik iş bedelini karşılamaya yetecek bedele haiz başka taşınmazlar varken iş bu taşınmazın arsa olarak satışına izin verilmesi hususundaki ısrarının davacı tarafa açıklatılması ve iyiniyet kuralları dikkate alınmak sureti ile diğer taşınmazların nama ifa için satışının düşünülmemesi de bozmayı gerektirmiştir.

3) Kabule göre, nama ifaya izin kararının hüküm fıkrasında, eksik ve ayıplı iş kalemlerinin her birinin ve tespit edilen masraf bedelinin ayrı ayrı gösterilmesi ya da bilirkişi raporuna atıf yapılması ve bağımsız bölümün satış değerini sınırlayan herhangi bir kayıt ve süre koymadan satışa izin ve yetki verilmesi gerekirken, HMK'nın 297/2. maddesine aykırı olarak, infazda tereddüde yer verecek şekilde genel ifadelerle nama ifaya izin verilmesi şeklinde hüküm kurulması doğru olmamıştır.

Öte yandan, davacı vekili 11.02.2013 Tarihli dilekçesinde davalı arsa sahipleri Ömer Mesci, Zekeriya Namlı, İbrahim Bulut ve Erhan Mesci’ye yönelik açtığı davadan feragat ettiği halde, feragate ilişkin hüküm kurulmaması da doğru olmamıştır.

4) Gecikme tazminatı ve nama ifaya izin taleplerini içeren iş bu davada harç gecikme tazminatı ve eksik iş bedeli toplamı üzerinden hesap edilmesi gerekirken, ayrıca satışına izin istenilen taşınmazlar, yıkım ve taşıma bedelinin de eklenmek sureti ile harcın hesaplanması da bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davacılar vekilinin tüm, asıl ve birleşen davada davalı S.S. Yeni Mizan Konut Yapı Kooperatifi vekilinin diğer temyiz itirazlarının reddine, (2) ve (3) numaralı bentlerde açıklanan nedenlerle, asıl ve birleşen davada davalı S.S. Yeni Mizan Konut Yapı Kooperatifi vekilinin diğer temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün, anılan davalı yararına, (4) numaralı bentte açıklanan nedenlerle re'sen BOZULMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz eden davacılardan alınmasına, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davalı asıl ve birleşen davanın davalısı kooperatife iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 04.12.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

20 Nisan 2018 Cuma

GÖSTERİLEN TANIĞIN ÖLMESİ DURUMUNDA YENİ TANIK LİSTESİ VERİLEBİLİR Mİ?


GÖSTERİLEN TANIĞIN ÖLMESİ DURUMUNDA
YENİ TANIK LİSTESİ VERİLEBİLİR Mİ?

I. GİRİŞ:

Ülkemizdeki hukuk yargılamalarında tanık delili önemli bir yer tutmaktadır. Ancak mahkeme huzurunda dinletilmek istenilen tanığın ölümü durumunda ölen tanığın yerine yeni tanık gösterilip gösterilemeyeceği konusunda usul kanunumuzda açık bir hüküm bulunmamaktadır. Bu makalemizde bu konuyu ele alacağız.

II. USUL HUKUKU AÇISINDAN TANIK:

6100 sayılı HMK da “İspat ve Deliller” başlıklı dördüncü kısmın hemen altında dördüncü bölümde yer almıştır. Bu nedenle usul hukuku açısından tanık delil niteliğindedir. Dolayısıyla delillerin sunulması usulüne bağlıdır.

III. TANIK GÖSTERİLEMEYECEK DURUMLAR:

HMK m. 200’e göre değeri 2.900,00 TL ve üzerinde olan davalarda tanık dinlenemez. Bu durumlarda ancak karşı tarafın izni ile tanık dinlenebilir. HMK m. 201’e göre de senede dayanan hak ve alacaklarda ise miktar 2.900,00 TL’nin altına düşse bile tanık dinletilmesi mümkün değildir. Alacak 1 TL bile olsa eğer senede bağlı ise ancak senetle ispat edilebilir.

IV. TANIK GÖSTERİLME ZAMANI:

Tanık deliline davacının dava dilekçesinde, davalının ise cevap dilekçesinde açıkça dayanmış olması gerekmektedir. HMK m. 119/I-f’ye göre İddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğinin dava dilekçesinde yazması gerektiği HMK m. 129/I-e’de de savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğinin cevap dilekçesinde yazması gerektiği açıkça belirtilmiştir. Dolayısıyla dava dilekçesinde ve cevap dilekçesinde tanık delili açıkça belirtilmediyse daha sonradan tanık deliline dayanılması mümkün değildir. Yargıtay “vesaire deliller” şeklinde ibareleri kabul etmemektedir.

V. TANIĞIN GÖSTERİLME ŞEKLİ:

HMK m. 240’a göre Tanık gösteren taraf, tanık dinletmek istediği vakıayı ve dinlenilmesi istenen tanıkların adı ve soyadı ile tebliğe elverişli adreslerini içeren listeyi mahkemeye sunar. Bu liste dava dilekçesi ve cevap dilekçesi ile de yapılabilir, dava ve cevap dilekçesinde tanık deliline dayanılmış olması koşuluyla ön inceleme duruşmasından sonra taraflara HMK m. 140/5 hükmüne göre verilen iki haftalık kesin sürü içesinde ayrı bir dilekçe ile de yapılabilir.

Aynı maddeye göre ikinci bir liste verilemez. Makalemizin konusunu da bu durum oluşturmaktadır.

VI. GÖSTERİLEN TANIĞIN ÖLMESİ:

Mahkemeye usulüne uygun şekilde sunulan tanık listesinde adı yazılı olan tanığın ölümü durumunda taraflar ölen tanığın yerine başka bir tanık gösterebilirler mi? İncelemesini yapacağımız usul hukuku sorunu budur.

HMK m. 240’a göre taraflar “tanık dinletmek istediği vakıayı” mahkemeye sunmak durumundadır. Yani tanığı ne amaçla hangi maddi vakıayı ispatlamak için dinleteceğini mahkemeye bildirmek zorundadır. Bu zorunluluk HMK m. 194’üncü maddedeki somutlaştırma yükünün bir uzantısıdır. Bu maddeye göre taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar. Tarafların, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmeleri zorunludur. Taraflar bu somutlaştırmayı yaptıklarında hakim de tanığın sorgusunu bu somut maddi vakıalar üzerinden yapar ve eğer tanığın sorgusu sonucunda ispat edilmek istenen husus hakkında yeter derecede bilgi edindiği takdirde aynı maddi vakıalarla ilgili dinletilmek istenen diğer tanıkların dinlenilmesinden vazgeçebilir.

Ölen tanığın durumu da buna göre incelenmelidir. Ölen tanık hangi maddi vakıanın ispatı için dinlenecekse aynı maddi vakıanın ispatı için gösterilmiş başka tanık olup olmadığına bakılmalıdır. Eğer aynı maddi vakıanın ispatı için gösterilen başka tanık varsa onun dinlenilmesi ile yetinilebilecekse ölen tanık yerine başka tanık gösterilmesi talebi reddedilmelidir. Eğer aynı maddi vakıanın ispatı için gösterilen başka bir tanık yoksa bu durumda ek tanık listesi verme hakkı o taraf tanınmalıdır.

Uygulamada özellikle de ailem mahkemelerindeki yargılamalarda tanık listeleri verilirken somutlaştırma yükümlülüğü yerine getirilmemektedir. Dolayısıyla ölen tanığın hangi maddi vakıanın ispatı için gösterildiği belirlenememekte ve bu nedenle de ek tanık listesi verilmesinin tanık gösterme hakkının kötüye kullanılması anlamına gelmesi durumu ile karşı karşıya kalınmaktadır. Bu durumu önlemenin tek yolu mahkemeye sunulan tanık listesinde tarafların tanığı dinletmek istediği maddi vakıanın ne olduğunun açıkça belirtilmemesi yani somutlaştırma yükümlülüğünün yerine getirilmemesi durumunda bu yükümlülük yerine getirilinceye kadar tanık listesinin kabul edilmemesi ve verilen süre içerisinde bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi durumunda da tanık dinletme hakkından vazgeçmiş sayılacağının ihtar edilmesi olacaktır.

13 Nisan 2018 Cuma

TASARRUFUN İPTALİ DAVASININ BEDELE DÖNÜŞMESİ


TASARRUFUN İPTALİ DAVASININ BEDELE DÖNÜŞMESİ

I. GİRİŞ:

2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 277 ve devamı maddelerine göre açılmakta olan tasarrufun iptali davalarında davalılardan birinin iyiniyetli üçüncü kişi durumunda olduğunun anlaşılması durumunda davaya tasarrufun iptali davası olarak devam edilerek yapılan satış ya da bağışlama işlemine konu tasarrufun iptali olarak devamı mümkün olamayacağı için davanın tazminat davası olarak görülmesi zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Bu makalemizde 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 283’üncü maddesindeki bu ayrık durumun incelemesini yapacağız.

II. GENEL OLARAK TASARRUFUN İPTALİ DAVASI:

Tasarrufun iptali davaları borçlunun alacaklılarından mal kaçırmak amacıyla yaptığı bir takım hileli işlemlere karşı zarar gören alacaklıların alacağı ölçüsünde yapılan işlemi hükümsüz kılmak için açılan ve dava sabit olduğu takdirde de davaya konu mal üzerinde cebri icra yetkisi veren dava türüdür. Bu davada amaç borçlunun alacaklılarından mal kaçırmasını önlemektir. Bu nedenle borçlu satış ya da bağış işlemini mal kaçırma amacıyla yapar ve işlemin karşı tarafı da bu amaçla işlemin yapıldığını bilir. Dolayısıyla danışıklı işlemin tarafı durumundadır.

III. TASARRUFUN ZİNCİRLEME GERÇEKLEŞMESİ:

Tasarrufun iptali davalarına konu işlemler gerçek hayatta çoğu zaman bir defa değil birbiri ardınca bir kaç kez gerçekleşmektedir. Örneğin alacaklılarından mal kaçırmak isteyen bir borçlu üzerine kayıtlı bir taşınmazı bir başkasına devretmekte, o kişi de kısa bir süre sonra aynı taşınmazı bir üçüncü kişiye devretmekte ve üçüncü kişi de bir süre sonra dördüncü bir kişiye devretmektedir. Bu durumda taşınmazı devir alan kişilerin hepsinin danışıklı durumda bulunduklarının ispatı güçleşmekte ve özellikle son devir alan kişinin iyiniyetli üçüncü kişi durumunda olma olasılığı ortaya çıkmaktadır. Makalemizin konusunu da bu durum oluşturmaktadır.

Tasarrufun zincirleme şekilde gerçekleşmesi ve her bir tasarrufun danışıklı olduğunun yargılama sonucunda kanıtlanması durumunda bütün tasarrufların iptaline ve cebri icra yetkisi verilmesine kararı verebilecektir. Bu durumda hukuki bir sorun yoktur. Ancak son tasarrufu yapan ve taşınmazı devralan kişi gerçekten de iyiniyetli ise ve önceki tasarrufların alacaklılardan mal kaçırmak için yapıldığını bilmiyorsa bu durumda danışıklı işlemler kesintiye uğramış olacaktır. Son tasarruf ile taşınmazın ilk sahibinin yaptığı danışıklı satış işlemine konu tasarruf arasındaki nedensellik/illiyet bağı kesileceği için artık son tasarruf hakkında tasarrufun iptali kararı verilemeyeceği gibi o taşınmaz hakkında da cebri icra yetkisi verilemeyecektir.

IV. TASARRUFUN İPTALİ DAVASININ BEDELE DÖNÜŞMESİ:

Taşınmazın son sahibinin iyiniyetli olması olasılığına ilişkin olarak 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 283’üncü maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki düzenlemeyi getirmiştir.

İptal davası, üçüncü şahsın elinden çıkarmış olduğu mallar yerine geçen değere taalluk ediyorsa, bu değerler nispetinde üçüncü şahıs nakden tazmine (Davacının alacağından fazla olmamak üzere) mahkum edilir.”

Konuyu somut örnekle açıklayacak olursak alacaklılarından mal kaçırmak isteyen borçlunun üzerine kayıtlı bir taşınmazı bir başkasına devrettiğini, o kişinin de kısa bir süre sonra aynı taşınmazı bir üçüncü kişiye devrettiğini ve üçüncü kişinin de bir süre sonra dördüncü bir kişiye aynı taşınmazı devrettiğini kabul edelim. Dördüncü kişinin önceki tasarrufların danışıklı olarak alacaklılardan mal kaçırmak amacıyla yapıldığını bilmediğini ve iyiniyetli olduğunun da yargılama esnasında tespit edildiğini kabul edelim. Bu durumda son tasarruf hakkında iptal kararı ve taşınmaz hakkında da cebri icra yetkisi verilemeyecektir. Borçlu haricindeki önceki kayıt malikleri olan ve taşınmazı ikinci ve üçüncü kez satın alan kişiler danışıklı tasarrufların tarafı oldukları için İİK m. 283/II hükmüne göre davacının alacağı miktarı kadar tazminat ödemeye mahkum edileceklerdir. Aynı maddenin üçüncü ve dördüncü fıkralarına göre bu kişilerin yani ikinci ve üçüncü tasarrufu yapanların da asıl borçluya rücu hakları bulunmaktadır. Asıl borçlu yönünden ise bir tazminata hükmedilmez. Çünkü asıl borçlu zaten asıl borç miktarı kadar sorumludur. Burada danışıklı tasarrufa taraf olan kişilere hükmedilen tazminat alacaklının alacağını tahsil etmesini sağlayacak bir mal varlığı değerinin borçlunun mal varlığından çıkmasına yardımcı olarak alacaklıya zarar vermelerinden ileri gelmektedir.

Konuya ilişkin Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 2015 / 5305 Esas; 2018 / 647 Karar ve 06.02.2018 Tarih sayılı kararı aşağıdadır.

V. ÖRNEK YARGITAY KARARI:

T.C.
YARGITAY
17. Hukuk Dairesi

ESAS NO : 2015/5305
KARAR NO : 2018/647
TARİH : 06.02.2018

Taraflar arasındaki tasarrufun iptali davasının yapılan yargılaması sonunda verilen hükmün duruşmalı olarak temyizen tetkiki davacılar ve davalılar Metin Şenocak ile Adnan Topuz vekillerince istenmiş olmakla duruşma için tayin edilen 12.12.2017 Salı günü davacılar vekili Av. Deniz Lus ile davalı Adnan Topuz (Asil) ve vekili Av. Şafak Güleç ve davalı Serpil Seven (Asil) geldiler. Diğer davalılar tarafından gelen olmadı. Temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve hazır bulunan taraf vekilleri dinlendikten sonra vaktin darlığından dolayı işin incelenerek karara bağlanması başka güne bırakılmış olup dosya incelendi, gereği düşünüldü.

-K A R A R-

Davacı alacaklı vekili, borçlu davalı Metin hakkında takip başlatıldığını, borçlunun alacağı karşılayacak mal varlığı bulunmadığı, alacaklılardan mal kaçırma amacı ile taşınmazlarını diğer davalılar devrettiğinden, bu devirlere ilişkin tasarrufların iptaline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı Metin, borçlarını ödeyemediği için davacının yasal yollara başvurma endişesi ile taşınmazlarını güvendiği şahıslara kağıt üzerinde devir yaptığını belirtmiştir.

Davalı Adnan vekili, müvekkilinin iyiniyetli üçüncü şahıs olduğunu, taşınmazı borçludan değil davalı Hasan'dan satın aldığını ve üzerindeki ipoteği kaldırdığını, haksız açılan davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Davalı Serpil, taşınmazı banka kredisi ile rayiç bedelden aldığını belirtmiştir.

Davalı Murat, duruşmalara katılmamış ve cevap dilekçesi sunmamıştır.

Mahkemece, satışların piyasa değerinin çok çok altında kaldığı davalıların alacaklılarını zarara uğratma kastını bildiği kabul edilmiş, davacının açtığı menfi tespit ve aciz belgesinin iptali davalarının reddedilmiş olması nedeniyle davalı Metin'in savunmasına itibar edilmediği, davalılar Hasan ve Adnan'ın da bu silsileler içinde yer aldığı anlaşıldığından bahisle davanın kabulüne, son malik Serpil Seven' in gayrimenkulü bilerek devraldığı kötü niyeti tespit edilemediği gerekçesi davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili ile davalılar Metin ve Adnan vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, İİK.277 ve devamı maddelerine dayanılarak açılmış tasarrufun iptali istemine ilişkindir.

1-Davalı Metin vekilinin temyiz istemi mahkemece 12.08.2014 tarihli ek karar ile nispi temyiz harcını yatırmadığından reddedilmiş bu Ek karar da süresi içinde anılan davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dosya kapsamından davacının açtığı davanın borçlu Metin ile mecburi dava arkadaşı olan üçüncü kişi konumunda olana Murat tarafından temyiz edilmediğinden davalı Metin'in nispi temyiz harcını yatırmak zorunda olduğu, anılan davalı maddi gücü olmadığından nispi temyiz harcını yatıramadığını, adli müzaheret talebinin kabul edilmesini talip etmiştir. 6100 s. HMK’nın 336/3 maddesi uyarınca kanun yollarına başvuru sırasında adli yardım talebi bölge adliye mahkemesine veya Yargıtaya yapılır. Belirtilen bu yasa hükmü çerçevesinde davalı Metin vekilinin adli yardım talebi Dairemizce incelenmiş, yapılan inceleme sonucunda davacının adli yardım talebini haklı kılacak belgeleri sunamadığı ve ayrıca kendisinin aciz halinde olmadığına dair dava açmak suretiyle adli yardım talebinin dayanaksız olduğunu ortaya koyduğu anlaşıldığından bu yöndeki talebinin reddine karar vermek gerekmiş ve temyiz harçları yatırılmamış olduğu anlaşıldığından mahkemenin temyiz dilekçesinin reddine ilişkin 12.08.2014 tarihli Ek kararın onanması gerekmiştir.

2-Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere davalı Adnan vekilinin ve davacı alacaklı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki diğer temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

3-İcra ve İflas Kanununun 277 ve izleyen maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davalarında amaç, borçlunun haciz yada iflasından önce yaptığı ve aslında geçerli olan bazı tasarrufların geçersiz ya da "iyiniyet kurallarına aykırılık" nedeniyle alacaklıya karşı sonuçsuz kalmasını ve dolayısıyla o mal üzerinden cebri icraya devamla alacağın tahsilini sağlamaktır. İcra ve İflas Kanununun 277 ve izleyen maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davalarında amaç, borçlunun haciz yada iflasından önce yaptığı ve aslında geçerli olan bazı tasarrufların geçersiz ya da "iyiniyet kurallarına aykırılık" nedeniyle alacaklıya karşı sonuçsuz kalmasını ve dolayısıyla o mal üzerinden cebri icraya devamla alacağın tahsilini sağlamaktır.

Davacı, iptal davası sabit olduğu takdirde, tasarruf konusu mal üzerinde cebri icra yolu ile hakkını almak yetkisini elde eder ve tasarruf konusu taşınmaz mal ise, davalı üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmesine gerek olmadan o taşınmazın haciz ve satışını isteyebilir (İİK. md.283/1). Bu yasal nedenle iptal davası, alacaklıya alacağını tahsil olanağını sağlayan, nispi nitelikte yasadan doğan bir dava olup; tasarrufa konu malların aynı ile ilgili değildir.

Borçlunun aciz ya da iflasından önce yaptığı iptale tabi tasarrufları, üç grup altında ve İİK’nun 278, 279 ve 280. maddelerinde düzenlenmiştir. Ancak, bu maddelerde iptal edilebilecek bütün tasarruflar, sınırlı olarak sayılmış değildir. Kanun, iptale tabi bazı tasarruflar için genel bir tanımlama yaparak hangi tasarrufların iptale tabi olduğu hususunun tayinini hakimin takdirine bırakmıştır (İİK md. 281). Bu yasal nedenle de, davacı tarafından İİK’nun 278, 279 ve 280.maddelerden birine dayanılmış olsa dahi, mahkeme bununla bağlı olmayıp, diğer maddelerden birine göre iptal kararı verebilir (Y.H.G.K. 25.11.1987 Tarih, 1987/15-380 Esas ve 1987/872 Karar sayılı ilamı). Genelde denilebilir ki, borçlunun iptal edilebilecek tasarrufları, alacaklılarından mal kaçırılmasına yönelik olarak yapılan ivazsız veya aciz halinde yapılan tasarruflar ile alacaklılarına zarar verme kastıyla yapılan tasarruflardır.

Somut olayda, dava konusu tasarrufların borcun doğumundan sonra yapıldığı ve davalı borçlunun aciz halinin bulunduğu sabit olmuştur. Dava konusu 1998 ada 19 parsel 10 nolu bağımsız bölüm 24.04.2007 tarihinde borçlu Metin tarafından davalı Murat'a o de 18.05.2007 tarihinde davalı Hasan'a, o da 19.06.2007 tarihinde davalı Serpil'e satmıştır. Diğer dava konusu 787 parsel 5 nolu bağımsız bölüm ise 25.04.2007 tarihinde borçlu tarafından davalı Murat'a o da 17.05.2007 tarihinde davalı Adnan'a devretmiştir. Davalılar Murat ve Hasan hakkında verilen kabul kararında bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Davalı Adnan yönünden ise verilen karar gerekçesi yetersiz olmakla birlikte sonuç itibari ile doğru olmuştur.

Tasarrufun iptali davalarında 3. kişinin borçludan satın aldığı malı elinden çıkarması ve satın alan dördüncü kişinin davaya dahil edilmemesi ya da davaya dahil edilmekle birlikte iyi niyetli olduğunun anlaşılması halinde İİK’nın 283/2 maddesi uyarınca bedele dönüşen davada üçüncü kişinin dava konusu malı elinden çıkardığı tarihteki gerçek değeri oranında bedelle sorumlu tutulması gerekir. Aynı şekilde davalı borçlunun borcundan dolayı dava konusu taşınmaz cebri icra yolu ile satılması halinde de davalı 3. kişi elinde bir bedel kalır ise bu bedel ile sorumlu tutulur.

Somut olayda, dava konusu 1998 ada 19 parsel 10 nolu bağımsız bölüm 20.04.2007 tarihinde borçlu tarafından davalı Murat'a o da 18.05.2007 tarihinde davalı Hasan'a onun tarafından da 19.06.2007 tarihinde davalı Serpil'e satılmıştır. Davalı Serpil'in kötü niyet kanıtlanmadığından onun hakkındaki davanın reddi yerinde ise de bu taşınmazla ilgili olarak hüküm kurulmamış olması usul ve yasaya aykırı olmuştur.

4-Dava konusu 787 ada 5 nolu bağımsız bölüm ile ilgili olarak tüm tarafları yönününden dava kabul edildiğine göre taşınmaz satışının takip konusu alacak ve ferileri ile sınırlı olarak iptaline karar verilmesi gerekirken, tazminata hükmedilmesi ve bu tazminattan davalı Adnan'ın da sorumlu tutulması hatalı olmuştur.

5-Kabule göre,

a. Davanın bedele dönüşmesi halinde, davalıların taşınmazları ellerinden çıkardıkları tarihteki taşınmaz bedeli kadar tazminattan sorumlu tutulmaları gerekirken, tazminat miktarı belirtilmeden kararın infaz kabiliyeti olmayacak şekilde hüküm tesisi de isabetsizdir.

b. Mahkemece bedele karar verilirken, bu bedelden borçlunun sorumluluğu söz konusu olmaz, davanın amacı zaten borçludan tahsil edilemeyen alacağın tahsiline yönelik olduğundan borçluyu tazminatla sorumlu tutarak alacağın ikinci kez tahsiline olanak sağlayacak şekilde karar verilmesi de usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ:

Yukarıda 1 nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı borçlu Metin vekilinin temyiz dilekçesinin reddine ilişkin 12.08.2014 tarihli Ek kararın ONANMASINA, 2 nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı Adnan vekilinin ve davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının reddine, 3 nolu bentlerde açıklanan nedenlerle davacı alacaklı vekilinin 4 nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı Adnan vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, 1.480,00 TL vekalet ücretinin davalı Adnan Topuz'dan alınarak duruşmada vekille temsil olunan davacılara verilmesine, 1.480,00 TL vekalet ücretinin davacılardan alınarak duruşmada vekille temsil olunan davalı Adnan Topuz'a verilmesine, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacı ve davalı Adnan Topuz'a geri verilmesine, aşağıda dökümü yazılı 10,70 TL kalan harcın temyiz eden davalı Metin Şenocak'dan alınmasına 06.02.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Başkan Üye Üye Üye Üye

A.Ş.Sertkaya B.Demirel H.Tuztaş R.Eğri B.Aydın